4 Nisan 2020 Cumartesi

İslâm dinini doğru olarak öğrenmeli
Sual: İslâm dinini doğru olarak öğrenmek ve kelâm-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi anlamak isteyenin, ne yapması lâzımdır?

Cevap: İslâmiyetin aslında felsefe yoktur. Yetmişiki bid'at fırkası, felsefeyi İslâm dinine karıştırmış, İslâmiyeti yaralamışlardır. Bir taraftan, eski yunan felsefesini din bilgilerine karıştırmışlar, bir yandan da, kendi görüşlerine, düşünüşlerine göre din bilgilerini değiştirmişlerdir. Muhammed aleyhisselâmın Cennete gideceklerini müjdelediği (Ehl-i sünnet vel cemâ'at) fırkası ise, din bilgilerini, Eshâb-ı kiramdan "radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în" işittikleri gibi almışlar, yunan felsefesini ve kendi düşüncelerini bu bilgilere hiç karıştırmamışlardır. Bu bilgileri, başka dinlerin bilgilerinden ve felsefeden ve kendi akıllarından üstün tutmuşlardır. Çünkü İslâmiyet, akl-ı selîmin kabul edeceği bilgilerdir. İ

slâm bilgilerinden birinin bile, doğru olduğunda şüphe eden bir aklın, selîm olmadığı, sakîm, bozuk olduğu anlaşılır. İslâm dinini noksan sanıp, felsefe ile tamamlamağa kalkışan bir aklın noksan olduğu anlaşılır. Bir kâfir, akl-ı selîmi ile hareket ederse, ahlâkı ve işleri, Allahü teâlânın emirlerine uygun olur. Allahü teâlânın ona iman ihsan edeceği, İsmâ'îl Hakkı Bursevînin (Rûh-ul-beyân) tefsîri altıncı cüz sonunda yazılıdır. Ehl-i sünnet âlimleri "rahime-hümullahü teâlâ", yunan felsefesine, ancak onları red etmek için, kendi kitaplarında yer vermişlerdir. Bid'at ve dalâlet fırkaları, yunan felsefesini din bilgilerine karıştırmak için, Ehl-i sünnet fırkası ise, onları din bilgilerinden ayırmak ve uzaklaştırmak için çalışmışlardır. O hâlde, İslâm dinini doğru olarak öğrenmek ve kelâm-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi anlamak isteyenin, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuması lâzımdır.

Yûnüs sûresi 44. cü âyetinde mealen, (Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şeyle zulüm etmez. İnsanlar nefislerine zulüm ediyorlar) buyurulmuştur.

Ra'd sûresinin 12. âyetinde mealen, (Bir millet, kendini bozmadıkça, Allah onların hâllerini değiştirmez) buyurulmuştur.

Yûnüs sûresi 108.ci âyetinde mealen, (Doğru yola giren, kendisi için girmiş, sapıtan kendi zararına sapıtmıştır) buyurulmuştur. (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 459)

***

Sual: İngilizlerin Arabistan'da kurmuş oldukları bozuk fırkadaki vehhabiler ve onların kitaplarını okuyanlar; "Mezhepler ikinci asırda meydana çıktı. Eshâb ve Tâbiin, hangi mezhepte idi?" diyorlar. Gerçekten böyle midir ve bunlara nasıl bir cevap vermelidir?

Cevap: Mezhep, gidilen yol demektir. Mezhep imamı demek ise, Kur'ân-ı kerim ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, Eshâb-ı kiramdan işiterek toplayan, kitaba geçiren büyük alim demektir. Açıkça bildirilmemiş olan bilgileri de, açık bildirilmiş olanlara benzeterek meydana çıkarmışlardır. Hadîkada deniyor ki:

"Bilinen dört mezhep imamı zamanında, başka mezhep imamları da vardı. Bunların da mezhepleri vardı. Fakat, bunların mezheplerinde olanlar azala azala bugün hiç kalmadı."

Eshâb-ı kiramın her biri müctehid, derin alim, mezhep imamı idi. Her biri kendi mezhebinde idi. Hepsi de, mezhep imamlarımızdan daha üstün, daha çok bilgili idi. Mezhepleri daha doğru, daha kıymetli idi. Fakat, bunların kitapları olmadığı için, mezhepleri unutuldu. Dört mezhepten başkasına uymak imkanı kalmadı. Eshâb-ı kiram hangi mezhepte idi demek, alay komutanı, hangi bölüktendir? Yahut, fizik öğretmeni, okulun hangi sınıfı öğrencisidir demeye benzemektedir.

Hicretten dörtyüz sene geçtikten sonra, mutlak ictihat yapabilecek kadar derin alim kalmadığı, kitaplarda yazılıdır. Hadîka'da bildirilen hadis-i şerifde, yalancı, sapık din adamlarının çoğalacakları bildirilmektedir. Bunun için, Ehl-i sünnet olan her Müslümanın, bilinen dört mezhepten birini seçerek ona uyması lazımdır. Seçtiği mezhebin İlmihâl kitabını okuyup öğrenmesi, imanını ve bütün işlerini buna uydurması lazımdır. Dört mezhepten birine uymayan kimse, Ehl-i sünnet olamaz. Buna Mezhepsiz ve Zındık denir. Mezhepsiz kimse, ya yetmişiki bozuk fırkadan birindedir, yahut da kafir olmuştur. Böyle olduğu, Bahrda, Hindiyyede, Tahtâvîde, İbn-i Abidînde, El-besâirde ve Ahmed Sâvî tefsîrinde yazılıdır.

***

Sual: Adakta bulunan kimse, adağını yerine getirmezse günaha girmiş olur mu?

Cevap: Nezir, adak, bir ibadettir. Çünkü namaz, oruç, hacca gitmek ve başka ibadetler nezir olunur. Nezrin, adağın, yerine getirilmesini İslâmiyet emir etmektedir. Yerine getirilmezse, günah olur.

Kimseye suizan etmemek!
Sual: "Kimseye suizan etmemeli, kötü gözle bakmamalı, kâfir olduğunu gösteren işine, sözüne değil, imanı olduğunu gösteren işine ve sözüne bakmalıdır. Kalpde iman olduğunu Allah bilir, başkası bilemez. Müslümanlığı açıkça kötülemeyen herkese Müslüman gözü ile bakmak, onu sevmek lazımdır" deniliyor. Bu söz doğru mudur?

Cevap: Kimseye suizan etmemeli sözü yanlıştır. Bunun doğrusu Müslümana suizan etmemelidir. Yani, Müslüman olduğunu söyleyen ve küfre sebep olan bir sözde ve işte bulunmayan kimsenin bir sözünden veya işinden hem imanı olduğu, hem de imansız olduğu anlaşılırsa, imanı olduğunu anlamalı, dinden çıktı dememelidir. Fakat bir kimse, dini yıkmaya, gençleri kâfir yapmaya uğraşır veya haramlardan birinin iyi olduğunu söyleyerek bunun yayılması, herkesin yapması için uğraşırsa, yahut Allahü teâlânın emirlerinden birinin gericilik, zararlı olduğunu söylerse, buna kâfir denir. Müslüman olduğunu söyler, namaz kılar, hacca giderse, zındık denir. Müslümanları aldatan böyle iki yüzlüleri Müslüman sanmak, ahmaklık olur.

***

Sual: Din kitaplarında dünya kötülenmektedir. Kötülenen dünyadan maksat, bu içinde yaşadığımız dünya mıdır yoksa başka bir şey midir?

Cevap: Dünya, ednâ kelimesinin müennesidir. Yani, ism-i tafdîldir. Mastarı, dünüv veya denâettir. Birinci mastardan gelince, çok yakın demektir.

(Biz en yakın olan göğü, çırağlarla süsledik) âyet-i kerimesindeki dünya kelimesi böyledir. Bazı yerde de, ikinci mana ile kullanılmıştır. Mesela;

(Deni, alçak şeyler melundur) hadis-i şerifinde böyledir. Yani (Dünya melundur) demektir. Alçak şeyler, Cenab-ı Hakkın yasak ettiği şeylerdir ki bunlar haramlar ve mekruhlardır. Şu hâlde, Kur'ân-ı kerimde, kötü denilen dünya, haramlar ve mekruhlardır. Mal kötülenmemiştir. Çünkü, Cenâb-ı Hak mala 'hayır' adını vermektedir. Bunu ispat eden vesika, bütün mahlukların ve insanlığın üstünlükte ikincisi olan İbrahim alehisselamın malıdır. Yalnız yarım milyonu sığır olmak üzere, davarları, ova ve vadileri dolduruyordu. Görülüyor ki, İslamiyet dünya malını kötülememektedir. İbrahim aleyhisselamın bu kadar zengin olması, bu sözü ispat etmektedir.

***

Sual: Akmakta olan su, her zaman temiz mi demektir?

Cevap: Necaset eseri görülünceye kadar, akan su temiz olur.

***

Sual: Allahü teâlânın yani bir yaratıcının var olduğunu kısaca nasıl anlayabiliriz?

Cevap: Ulemâ-i meşhûreden şeyh Muhammed Rebhâmî, (Riyâd-ün-nâsıhîn) sahife 15.de diyor ki: (Zâd-ül-mukvîn) kitabında diyor ki, Rûm kayseri, yedinci Abbâsî halifesi Me'mûn bin Hârûna bir haberci gönderdi. Bunun yanında, heybetli, kendini beğenmiş biri vardı. Haberci, halifeye, (Bu adam dinsiz, kâfirdir. Bir yaratıcı olduğuna inanmıyor. Rum papazları buna cevap veremedi. İslâm âlimleri bunu susturursa, milyonlarca Hristiyanı ve Müslümanı sevindirecektir) dedi. Bağdat âlimleri, buna ancak Ahmed Nîşâpûrî cevap verir, dediler. Halife sarayda, belli gün ve saatte âlimlerin toplanmasını emir etti. Nîşâpûrî meclise geç geldi ve (yolda, acayip, şaşılacak bir şey gördüm. Onu seyredince, buraya geç kaldım. Dicle kenarında gemi bekliyordum. Yerden büyük bir ağaç çıktı. Sonra yıkıldı, parçalandı. Tahtalar hâsıl oldu. Sonra tahtalar birleşerek, bir gemi oldu. Gemici olmadan, suda hareket etti) dedi. Rum kâfiri bu sözleri işitince, yerinden fırladı ve (bu adam deli olmuş. Hiç böyle şey olur mu? Böyle söyleyen, yalancıdır ve buna aklı olmayanlar inanır) dedi.

Nîşâpûrî, söze karışarak, (Bunlar, kendi kendine olamayınca, yer yüzündeki şaşılacak şeyler, kendi kendilerine nasıl var olur? Bunları yaratan biri olmadığını söyleyen daha ahmak ve alçak olmaz mı?) dedi. Kâfir, (Her şeyin bir yaratıcısı olduğunu şimdi anladım ve buna inandım) diyerek LÂ İLÂHE İLLALLAH diyerek Müslüman oldu. Böyle bir hâdisenin, imâm-ı Gazâlî zamanında da vaki olduğu rivayet edilmektedir. Halife Me'mûn, hicretin 218.ci senesinde vefat etti. (Tam İlmihal s. 1058)

Aklı olan kimse, Peygamber efendimizi inkâr etmez
Sual: Ananeye, modaya uymak faydalı mıdır, yoksa nefisimizin tuzaklarından biri midir? İnsanların Müslüman olmalarına neler engel olmaktadır?

Cevap: Aklı olan kimse, Peygamberi "aleyhissalevâtü vetteslîmât" inkâr etmez. Hemen iman eder. Aklına uymayıp, nefsine, şehvetlerine uyar, başkasına aldanır ise, inkâr eder. Muhammed aleyhisselâmın amcası olan Ebû Tâlib, Onu, kendi öz çocuklarından daha çok sevdiğini, her vesile ile izhar etmiş ve Onu medh için kasideler yazmıştır. Muhammed aleyhisselâmın, onun ölüm döşeği yanına gelip, iman etmesi için, çok yalvardığı hâlde, ananesinden ayrılmamak için, iman etmekten mahrum kaldığı, tarihlerde uzun yazılıdır. Ananeye, modaya uymak hastalığı, nefislerimizin tuzaklarından biridir. Çok kimse, kendi nefslerinin bu tuzaklarına düşerek, büyük saadetlerden, kazançlardan mahrum kalmışlardır.

Bunun içindir ki, bir hadîs-i kutside, Allahü teâlâ, (Nefislerinizi, kendinize düşman biliniz! Çünkü, nefisleriniz, bana düşmandırlar!) buyurdu. Hristiyan doğmuş, Hristiyan terbiyesi almış [daha doğrusu, beyni yıkanarak aşırı aldatılmış] bir kimse, kolay kolay bu tesirden kurtulamaz. Sonra, arkadaşlarının kendisini, eğer dinini değiştirecek olursa, hor görmesi, ailesinin kendisinden uzaklaşması bahis konusu olabilir. Fakat, bütün bunlar, birer sebep olmakla beraber, en büyük noksanlardan birinin de, son zamanlarda Müslümanların kendi temiz, mantıkî dinlerini bilmemeleridir.

Bazı din cahillerinin ve yetmişiki bid'at fırkasından birine kaymış olan sapıkların, İslâmiyet hakkında yanlış verdiği bilgiler, bozuk tefsirler ve fen yobazlarının, fen perdesi altındaki, inkârcı yazıları ve iftiraları, Müslüman olmayanlar üzerinde çok fena tesir yapmakta, onları bu tertemiz, berrak, mantıkî ve insani hak dinden soğutmaktadır. Hakiki Müslümanlar arasına karışmış olan yetmişiki bid'at ehlini bir yana bırakırsak, bundan bir asır evvel, İslâmiyet ile Hristiyanlığı tam tarafsız ve ilmî vesikalara bağlı bir tarzda karşılaştırmış olan Harputlu İshak efendi gibi Ehl-i sünnet âlimleri "rahime-hümullahü teâlâ" çok zuhur etmiştir. Ne yazık ki, bunların eserleri, yabancı dillere çevrilmemiş, başka din mensupları, onların kitaplarını okuyamamıştır. Harputlu İshak Efendinin yazmış olduğu (Diyâ-ul kulûb) kitabının Türkçe ve İngilizce tercümesi, Hakîkat Kitâbevi tarafından bastırılmıştır. Bugünkü İncillerin tahrif edildiğini ve Hristiyanlığın nesh edildiğini ispat etmektedir. (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 465)

***

Sual: Cehennem ateşinde sonsuz olarak yanmamak için ne yapmak gerekir?

Cevap: İmanı olmayan kimsenin, sonsuz olarak Cehennem ateşinde yanacağını Peygamber efendimiz "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" haber verdi. Bu haber elbette doğrudur. Buna inanmak, Allahü teâlânın var olduğuna, bir olduğuna inanmak gibi lâzımdır. Sonsuz olarak ateşte yanmak ne demektir? Herhangi bir insan, sonsuz olarak ateşte yanmak felâketini düşünürse, korkudan aklını kaçırması lâzım gelir. Bu korkunç felaketten kurtulmak çaresini arar. Bunun çaresi ise çok kolaydır. (Allahü teâlânın var ve bir olduğuna ve Muhammed aleyhisselâmın Onun son Peygamberi olduğuna ve Onun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak) insanı bu sonsuz felaketten kurtarmaktadır.

Bir kimse, ben bu sonsuz yanmaya inanmıyorum, bunun için böyle bir felaketten korkmuyorum, bu felaketten kurtulmak çaresini aramıyorum derse, buna deriz ki, (İnanmamak için elinde senedin vesikan var mı? Hangi ilim, hangi fen inanmana mâni' oluyor?) Elbet vesika gösteremeyecektir. Senedi, vesikası olmayan söze ilim, fen denir mi? Buna zan ve ihtimâl denir. Milyonda, milyarda bir ihtimâli olsa da, (sonsuz olarak ateşte yanmak) korkunç felâketinden sakınmak lâzım olmaz mı? Az bir aklı olan kimse bile, böyle felaketten sakınmaz mı? Sonsuz ateşte yanmak ihtimâlinden kurtulmak çaresini aramaz mı? Görülüyor ki, her akıl sâhibinin iman etmesi lâzımdır. İman etmek için vergi vermek, mal ödemek, yük taşımak, ibadet zahmeti çekmek, zevkli, tatlı şeylerden kaçınmak gibi sıkıntılara katlanmak lâzım değildir. Yalnız kalp ile, ihlâs ile, samimi olarak inanmak kâfidir. Bu inancını inanmayanlara bildirmek de şart değildir.

Sonsuz ateşte yanmaya inanmayanın buna çok az da bir ihtimâl vermesi, zan etmesi akıl icabıdır, insanlık icabıdır. Sonsuz olarak ateşte yanmak ihtimâli karşısında, bunun yegâne ve katî çaresi olan (ÎMÂN) nimetinden kaçınmak, ahmaklık, hem de çok büyük şaşkınlık olmaz mı? (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 467)

13 Ocak 2020 Pazartesi

Dünyaya gönül bağlamak
Sual: İhtiyaçlarımızı zaruret miktarı kullanmak ve temin etmek için çalışmak, dünyaya gönül bağlamak sayılır mı?
Cevap:
İnsanın muhtaç olduğu şeyleri zaruret miktarı kullanmak ve bunları elde etmek için çalışmak, dünyaya gönül bağlamak olmaz. (Fudûl), yani ihtiyaçtan fazla ve faydasız şeyler, dünyadır. [Bunların da, Allahü teâlânın rızasına uygun olarak elde edilmeleri ve sarf edilmeleri dünya olmaz.] Riyazet çekmenin ve mubahları zaruret miktarı kullanmanın, büyük bir faydası da, Kıyamet günü hesabın kısa ve kolay olmasıdır.

Ahiretteki derecelerin yükselmesine de sebep olur. Dünyada ne kadar sıkıntı çekilirse, ahirette o kadar çok rahatlık olacaktır. Peygamberler "aleyhimüssalevâtü vetteslîmât", bu bakımdan da, riyâzât ve mücâhedât çekmişlerdir. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, riyazet çekmek ve mubahları zaruret olduğu kadar kazanıp kullanmak, şart olmamakla beraber, bunlar iyi ve faydalı şeylerdir. Faydalarının çokluğu düşünülünce zaruri ve lâzım da diyebiliriz. (Tam İlmihal s. 748)

***

Allahü teâlânın sebeple yaratması

Sual: Allahü teâlâ, sebepsiz olarak, hemen yaratsaydı, daha iyi olmaz mıydı?
Cevap: 
Allahü teâlâ, birçok düzenler ve faydalar olması için, her şeyi sebeple yaratmaktadır. İyiliğe sebep olanlara iyi, kötülüğe vasıta olanlara kötü demiştir. Allahü teâlâ, her şeyi sebepsiz olarak, hemen yaratsaydı, âlemde nizam, düzen kalmaz, karmakarışık olurdu. (Tam İlmihal s. 746)

Allahü teâlânın sebeplere, sebeplerin tesir etmelerine ihtiyacı yoktur. Hiç sebep olmadan da yaratabilir. Fakat, sebepleri, vasıtaları araya koyarak yaratmaktadır. Sebepler ile yaratmasında hikmetler, kullarına faydalar vardır. Bu faydalardan biri, insan oğlu, bu sebeplere verilmiş olan tesirleri, özellikleri görerek, başka kimselerden işiterek öğrenip, maddi ve manevi sebepleri kullanır. Bir yandan, yeni sentezler, analizler yaparak, yeni maddelerin, cisimlerin yaratılmasına sebep olur.

Çeşitli sanayi tesisleri, fabrikalar yapılır. Bir yandan da, kalp, ahlâk temizlenerek, insan melek gibi olur. Allahın Velisi olur. Marifet-ullaha kavuşur. İnsan, istediği şeyin sebebine yapışarak, ona kavuşur.(Tam İlmihal s. 760)

Vekil yerine geçirilen başka kimseye denir
Sual: Vekalet nedir, birisine nasıl vekalet verilir, nasıl vekil yapılır ve haberci diye kime denir?
Cevap: 
Vekalet, bir kimsenin, bir işi yapmak için, başkasını kendi yerine koyması, başkasına iş havalesi demektir. Yerine geçirilen başka kimseye Vekil denir. Vekil edene Sahip denir. Bir kimsenin sözünü başkasına götürene Resül veya Haberci denir.

Birini vekil yapmak, icap ve kabul ile olur. Yani "Seni vekil yaptım" ve "Kabul ettim" sözleri veya yazıları ile olur. Vekil, cevap vermeden, işi yapmaya başlasa, kabul etmiş olur. İş habersiz yapıldıktan sonra, sahibinin, izin verdim demesi ile de, vekil etmiş olur. Kiracı kira ile, kiradaki malı tamir etmeye vekil yapılabilir.

***
Sual: Kur'ân-ı kerimde bildirilenleri anlamak ve öğrenmek için ne yapmalıdır?
Cevap: 
Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerimi, sevgili Peygamberine, Cebrâil ismindeki melek ile, yirmiüç senede gönderdi. Vefatından sonra, hazret-i Ebu Bekir'in emri ile, bir araya toplandı ve bu kitaba Kur'ân-ı kerim ve Mushaf denildi. Kur'ân-ı kerimin hepsi, Arabi'dir. Manasını herkes anlayamaz. Kelam-ı ilâhiden, murâd-ı ilâhiyi, yalnız Muhammed aleyhisselam anlamış, Eshâbına bildirmiştir. Muhammed aleyhisselamı gören Müslümana Sahâbi, hepisine Eshâb denir. Eshâb-ı kiram, Resûlullah Efendimizden öğrendiklerinin hepsini, talebelerine bildirdi. Bunlar da, açıklayarak, binlerce kitaplarında yazdılar. Bunlara Ehl-i sünnet âlimleri denir. Dört mezhep imamları ve imam-ı Ahmet Rabbânî, Muhammed Masûm hazretleri, Ehl-i sünnet âlimleridirler. Görülüyor ki, Kur'ân-ı kerimin manasını doğru olarak öğrenmek isteyenin, Ehl-i sünnet âlimlerinin Fıkıh ve İman kitaplarını ve imam-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât kitaplarını okuması lazımdır. İman kitaplarında, kalp ile inanılacak bilgiler yazılıdır. Fıkıh kitaplarında, beden ile yapılacak işler, ibadet, muamelat bilgileri yazılıdır.

***
Sual: Bir konuda vekil olan kimse, bir başkasını aynı konuda vekil edebilir mi?
Cevap: 
Vekil, sahibinden ayrıca izin almadıkça veya "istediğini yap" diyerek "Umûmî vekil" edilmedikçe, başkasını kendine vekil yapamaz. Yalnız, zekât vermek için olan vekil, izinsiz olarak başkasını, o da başkasını vekil yapabilirler. İkinci vekil, doğrudan doğruya sahibin vekili olur.

***
Sual: Sünnete uygun okunan ezanı tekrar etmeli midir?
Cevap:
Sünnete uygun olarak okunan ezanı duyan kimse, cünüp olsa da, cami haricinde Kur'ân-ı kerim okuyor ise de, işittiğini yavaşça söylemesi sünnettir. Başka bir şey söylemez. Selama cevap vermez. Bir iş yapmaz. Ezanı işiten erkeklerin işini bırakıp, cemaate gitmesi vacibtir. Evinde ehli ile de cemaat yapabilir. Fakat, [Cami'de salih imam varsa] camiye gitmek efdaldir.
Hutbe dinlerken, avret yeri açık iken, yemekte, din dersi okumakta iken ve cami içinde Kur'ân-ı kerim okurken ezan tekrar edilmez. Fakat, ezan sünnete uygun okunmuyorsa, mesela bazı kelimeleri değiştirilmiş, tercüme edilmiş ise ve bazı yerinde teganni ederek okuyorsa [veya ezan sesi, hoparlör denilen aletten geliyorsa] bunu işiten, hiçbir parçasını tekrar etmez. Fakat, bunları da hürmet ile dinlemelidir. (Tam İlmihal s. 206)

Namaz, kalbi hasta olmaktan korur
Sual: Bazı kimseler, Müslüman olduklarını söyledikleri hâlde namaz kılmak kendilerine ağır gelmektedir. Bunun sebebi ne olabilir?
Cevap: 
İnsanda iki türlü kalp vardır. Birisi, herkes tarafından bilinen göğsümüzdeki et parçasıdır ki buna yürek denir. İkincisi ise, bu et parçasında bulunan bir kuvvettir ki buna gönül denir. Din kitaplarında bildirilen kalp, bu gönüldür. İnanmak ve inanmamak, muhabbet yani sevgi ve düşmanlık bu kalpte yani gönülde olur. İnsanın azaları, organları bu kalbin emrindedir. Temiz kalbin sahibi akla uyar, hep iyi işler yapar. Kalbi bozuk, hasta olan, nefse uyar, hep zararlı işler yapar. İhlas ile yapılan ibadetler, bilhassa namaz kılmak ise, kalbi temizler. Allahü teâlâ, kalbi bozan, hasta yapan şeyleri haram etmiştir. Günah işleyenin kalbi hasta olur. Günahın büyüklüğüne göre, hastalık hafif veya ağır olur. Kalp hasta olunca, ibadet yapmak güç olur. Kalp hastalığının birinci ilacı, tövbe ve istiğfardır. Tövbenin kabul olması için, günahı terk etmek ve ibadet yapmak lazımdır.

Kalp hastalığının ilacı olan tövbenin kabul olması için, en faydalı ibadet, namaz kılmaktır. Her gün bir kere namaz kılmak, çok kolaydır. Her gün beş kere namaz kılmak, kalbi hasta olanlara güç gelir. Halbuki, namaz çok kılınırsa, kalpte Allah sevgisi hasıl olur. Allah sevgisi zamanla kalbi doldurur. Saadetlerin en büyüğü, kalbe Allah sevgisini yerleştirmektir. Dünya işleri ile uğraşanların ve geçici olan dünya nimetlerine ve lezzetlerine kavuşmayı düşünenlerin kalplerinde Allah sevgisi kalmaz. İnsanı bu felaketten kurtaran en kuvvetli ilaç, kelime-i tevhid okumaktır. Bunun için, Allahü teâlâ, sonsuz merhametinden dolayı, her gün bir vakit değil, beş vakit namaz kılmayı emir buyurmuştur. Allahü teâlânın bu emri, insanlara sıkıntı vermek için değil, onları kalp hastalığından kurtarmak içindir.

***
Sual: Ölmüş tavuktan çıkan yumurtayı yemekte ve ölmüş olan koyundan alınan sütü içmekte, dinen bir mahzur var mıdır?
Cevap: 
Ölü tavuktan çıkan yumurta temizdir ve yenir. Şafiide, kabuğu sertleşmemiş ise, necistir, yenmez. Ölü koyundan gelen süt de temizdir, içilir. Şafiide ise necistir. Ölü koyundan çıkan ölü kuzu necistir. Bunun işkembesinden yapılan peynir mayası temizdir.

***
Sual: Allahü teâlâdan ayrı, başka sıfatları olan, ibadet edilmeye hakkı olan ikinci bir ma'bûd olamaz mı?
Cevap: 
İmam-ı Rabbani hazretleri Mektûbât kitabının üçüncü cild 3. mektupta buyuruyor ki: O bilmediğimiz sıfatları da, ya kâmil sıfatlardır veya noksan sıfatlardır. Her iki şekilde de, yine aynı mâni mevcuttur. O yine noksan olmuş olur. Allahü teâlâdan başkasının ibadete hakkı olmadığını göstermek için, şunu da söyleyelim ki, Allahü teâlâ, her şeyin varlığı için, bütün ihtiyaçlarına kâfi olunca ve her şeye fayda ve zarar Ondan gelince, başka bir ma'bûd işsiz kalır. Hiçbir şey, Ona muhtaç olmaz. O hâlde, Onun ibadet edilmeğe niçin hakkı olur. Yani, Ona karşı zillete ve alçak görünmeğe ne lüzum olur? Kâfirler, Allahü teâlâdan başkasına ibadet ediyor, yalvarıyor, ihtiyaçlarını ondan umuyor. Kendi yaptıkları putlara, heykellere tapınıyor. Bunlar, kıyamette bize şefaat, yardım edecek diyorlar. Ne kadar aldanıyorlar. Bunların şefaat edebileceğini nereden anlıyorlar? Yalnız zan ile veya başkasına aldanmakla, birini, ibadette, Allahü teâlâya şerik yapmak, ne büyük şaşkınlık, ne büyük zarardır. İbadet, kolay ve ehemmiyetsiz bir şey değildir ki, ölüp giden bir insana, taşa, heykele kulluk edilsin. Elinden bir şey gelmeyene, hatta kendinden daha zavallı olana, ibadet olunmak hakkı verilsin.

Ülûhiyyet olmadıkça, ibadete edilmeğe hak olmaz. (Ülûhiyyet sıfatları) bulunana ibadet edilir. Bu sıfatları bulunmayanın ibadet olunmağa hakkı yoktur. Ülûhiyyetin birinci şartı ise, vücûb-i vücûddur. Yani varlığı lâzım olmak, elbette var olması lâzım olmaktır. Varlığı lâzım olmayan, ilâh olamaz ve ibadete müstahak olamaz. Ne kadar ahmaklıktır, şaşkınlıktır ki, varlığı lâzım olan, Allahü teâlâdan başka hiçbir şey yoktur, dedikleri hâlde, başkalarına tapınıyorlar. Bilmiyorlar ki, ma'bûd olmak için, ibadet olunmak için, varlığın lâzım olması şarttır. Allahü teâlâdan başka, varlığı lâzım kimse olmayınca, ibadete lâyık da, Ondan başkası bulunmaması icab eder. Ondan başkasına ibadet etmek, başkasının vücûdünü de lâzım bilmek olur. (Tam İlmihal s. 906)

Ölenin ruhunu görmek
Sual: Bir kimse, vefat ettiği zaman, bu vefat eden kimsenin ruhunu, hayatta olanlardan bazı görenler oluyormuş, böyle bir şey olabilir mi ve bu bilgiler doğru mudur?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin Dürret-ül fâhıre kitabında deniyor ki:
"Vefat eden kimsenin ruhu, cesede geri döndürüldüğü zaman kendi cesedini yıkanırken bulur ve başı ucunda gasli, yıkanması bitinceye kadar durur. Allahü teâlâ iyiliğini istediği kimsenin gözünden perdeyi kaldırır ve o kimse, ölünün ruhunu dünyadaki insan suretinde görür.

Bir zat oğlunu yıkarken başı ucunda olduğunu gördü. Kendisine korku gelip gördüğü taraftan diğer tarafa geçti. Kefenine sarılıncaya kadar bu hâli gördü. Kefene sarılınca, o şahsın şeklindeki ruh kefene geri döndü. Yıkanıp, kefenlenip tabut içine koyunca da ölenin ruhunu görenler oldu. Rebî bin Heysem hazretlerinden rivayet edildi ki; bir zat, yıkayan kimsenin elinde hareket etmiştir. Yine hazret-i Ebu Bekir zamanında bir ölünün tabut üzerinde iken konuştuğu görüldü ki, hazret-i Ebu Bekir ve hazret-i Ömer'in faziletlerini zikir etti.

Ölenin bu hâllerini görenler, melekler âlemini seyreden evliya yani velilerdir. Allahü teâlâ dilediği kimsenin gözünden ve kulağından perdeyi kaldırır, o da bu hâli görür ve bilir.

Ölü kefene sarıldığı zaman ruh hariçte, dışarıda olarak göğse yakın gelir. Bu sırada onun bağırması ve inlemesi vardır. Der ki; beni Rabbimin rahmetine acele götürünüz. Eğer bana ihsan olunan nimetleri bilseydiniz, beni götürmekte acele ederdiniz.

Eğer şekâvet, Cehennem azabı ile korkutulmuş ise, der ki; aman bana azâb-ı ilâhiden bir müddet mühlet, zaman verip, ağır götürünüz. Eğer bilseydiniz, elbette beni omuzunuzda taşımazdınız. Bunun için, Resûlullah efendimiz, bir cenaze görünce, hemen ayağa kalkarlar, kırk adım kadar o cenaze ile beraber giderlerdi."

***
Sual: İbadet, sadece namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek midir?
Cevap: Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmak ve sevap kazanmak niyeti ile, farzları, sünnetleri yapmaya, haramlardan, mekruhlardan kaçınmaya, yani İslâmın hükümlerini yerine getirmeye İbadet etmek denir. Niyetsiz, ibadet olamaz. Resûlullah efendimize tabi olmak için, önce iman etmek, sonra İslâmiyetin hükümlerini öğrenmek ve yapmak lazımdır.

***
Sual: Felsefecilerin dini konulardaki sözlerine güvenilir mi?
Cevap: Beşinci Abbâsî halîfesi Hârûnürreşîd zamanında, Bağdat'ta (Dâr-ül-hikmet) isminde bir müessese kurulmuştu. Bu müessese büyük bir tercüme bürosu idi. Yalnız Bağdat'ta değil, Şam'da, Harrân'da, Antakya'da da, böyle ilim merkezleri kurulmuştu. Buralarda Yunancadan ve latinceden eserler tercüme edildi. Hint, Fars kitapları da bunlara eklendi. Yani hakiki (Rönesans) [Eski kıymetli eserlere dönüş] ilk defa Bağdat'ta başladı. İlk olarak Eflâtûnun, Porphyriosun, Aristotelesin [Aristonun] eserleri arabîye tercüme edildi. İslâm âlimleri "rahime-hümullahü teâlâ" bunları dikkat ile tetkik ettiler. Yunan ve Latin filozoflarının bazı fikirlerinin doğru, ekserisinin de hatalı, bozuk olduğunu ispat ettiler. Bunların, (Muhkem) olan âyet-i kerime ve hadîs-i şerifler, akıllarına ve mantıklarına ters düşüyordu. Onların, fen ve din bilgilerinin çoğunda cahil oldukları, aklın, fikrin anlayamadığı bilgilerde, daha çok yanıldıkları görüldü. Hakiki âlimler, meselâ imâm-ı Gazâlî, imâm-ı Rabbânî "rahime-hümallahü teâlâ", bu felsefecilerin en mühim iman bilgilerine inanmadıklarını görmüşler, küfürlerine sebep olan yanlış inanışlarını uzun uzun bildirmişlerdir. İmâm-ı Gazâlînin (El-münkizü aniddalâl) kitabında bu hususta geniş bilgi vardır. (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 451)

İmâm-ı Gazâlî "rahime-hullahü teâlâ" rumca öğrenerek eski yunan felsefesini incelemiş, doğru bulmadığı yerlerini ret etmiştir. Hârûnürreşîd "rahime-hullahü teâlâ" zamanında İslâm ilimlerine karıştırılan felsefe, Montesquieu, Spinoza gibi filozoflara rehberlik etmiş, bunlar "Farabius" adını verdikleri Fârâbînin tesiri altında kaldıklarını açıkça itiraf etmişlerdir.

İmâm-ı Muhammed Gazâlî "rahime-hullahü teâlâ" yetmişiki fırkadan ilk zuhur eden şî'î fırkasının Dâî'leri ile savaştı. Dâî'ler, Kur'ân-ı kerimin bir iç yüzü (bâtını), bir de dış yüzü (zahiri) olduğunu iddia ettiler. Bunlara (Bâtınî fırkası) ismi verilmiştir. İmâm-ı Gazâlî "rahime-hullahü teâlâ" bunların felsefelerini kolayca yıktı. Bâtınîler bu mağlubiyetten sonra, İslâmiyetten daha ziyade ayrıldılar. Manaları açık olmayan âyet-i kerimelere ve hadîs-i şeriflere yanlış manalar vererek (Mülhid) oldular. Siyasi maksatları sebebi ile işi azıtarak, hak yoldaki (Ehl-i sünnet) Müslümanlarının başına belâ oldular. (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 452)

2 Ocak 2020 Perşembe

Müminin kafiri sevmesi üç türlü olur
Sual: Kafirleri sevmeden onlarla arkadaşlık yapmak caiz olur mu?

Cevap: Muhammed Masum Farukî hazretleri, 3. cildin 55. mektubunda buyuruyor ki:

"Âl-i İmran suresinin 28. âyetinde mealen, (Müminler müminlerden başkalarını, kâfirleri sevmesinler. Onları seven, Allahü teâlâyı sevmiş olmaz. Darülharbde zaruret olunca onlara dostluk göstermek caiz olur) buyuruldu. Tefsir-i kebir sahibi bu âyet-i kerimeyi güzel açıklamışdır. (Bu âyet, kafirleri sevmeği haram etdi) demişdir.

Al-i İmran suresinin 118. âyet-i kerimesi mealen, (Ey mü'minler! Mü'min olmıyan kafirlerle dost, arkadaş olmayınız!) ve Mücadele suresinin 22. âyet-i kerimesi mealen, (Allahü teâlâya ve âhiret gününe inanan, Allah'ın ve Resulünün düşmanlarını sevmez) ve Maide suresinin 51. âyet-i kerimesi mealen, (Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları sevmeyiniz!) ve Mümtehine suresinin 1. âyet-i mealen, (Ey iman edenler! Benim ve sizin düşmanlarımızı sevmeyiniz) ve Tevbe suresinin 71. âyeti mealen, (Mü'minlerin erkekleri ve kadınları birbirlerini severler)dir. Bu âyet-i kerimeler de kâfirleri sevmeyi haram etmektedir.

Müminin kâfiri sevmesi üç türlü olur: Birincisi onun küfrünü beğenir. Bunun için sever. Bu muhabbet, sevgi yasaktır. Çünkü onun dininden razı olmuştur. Küfrü beğenen kâfir olur. Böyle muhabbet, imanı giderir. İkincisi herkesle iyi geçinmek için kâfire dost görünmektedir. Bu muhabbet yasak değildir. Üçüncüsü ikisi ortasıdır. Onlara meyleder, yardım eder. Dininin batıl olduğunu bilerek, akrabalık, iş arkadaşlığı sebebi ile dostluk yapar.

Bu muhabbet küfre sebep olmaz ise de caiz değildir. Çünkü bu muhabbet zamanla dinini beğenmeye sebep olur. Yukarıdaki âyet-i kerime, bu muhabbeti men etmektedir." (Hak Sözün Vesikaları s.348-349)

Mezhep taklidini bilmemek
Sual: Tam İlmihâl'i esas aldığını söyleyen biri, (Her konuda mezhep taklidi olmaz. Mesela oruçta taklit edileceği Tam İlmihâl'de yazmıyor. O hâlde oruçta mezhep taklidi yapılmaz) dedi. Her konuda taklit olurken oruç niye istisna ediliyor?
CEVAP
Hayır, istisna yok. Tam İlmihâl'de (Oruçta taklit edilmez) denmiyor. (Oruçta taklit edilmez) diyen kişi, dindeki usûlü bilmiyor. Haram olmayan, caiz olan şeyler pek çoktur. Bunlar kitaplarda yazmaz. Kitaplarda haram olan, caiz olmayan şeyler yazılıdır. Mesela, (Kivi yemek, Tam İlmihâl'de yazmıyor, o hâlde kivi yemek haramdır) denir mi? Bu kural bilinmeyince, kafadan fetva verilir. Peygamber efendimiz, (Bilmeden yanlış fetva verene, yerdeki ve gökteki melekler lânet eder) buyurmuştur. (İbni Lal, İbni Asakir)

O hâlde lânetlik olmamak için, akla değil, nakle itibar edilmelidir.

Seadet-i Ebediyye'de, nikâhta, talakta, namazda, zekâtta, hacda, alışverişte, istisnasız her konuda, her ibadette taklidin caiz olduğu açıkça bildiriliyor. (Her ibadet) denilmiştir, oruç ibadeti istisna edilmemiştir. Birkaç örnek verelim:

İbadet yapmakta veya haramdan sakınmakta, harac olunca, harac bulunmayan başka mezhebi taklit etmek lazım olduğu, birçok kitapta, mesela İbni Âbidin, Mizan, Hadîka, Berika, Fetava-yı Hadisiyye, Fetava-yı Hayriyye'de ve İmam-ı Rabbânî hazretlerinin Mektubat'ında 3. cildinin 22. mektubunda yazılıdır. (S. Ebediyye, Gusül Bahsi)

Görüldüğü gibi, harac olunca, ibadette ve haramdan sakınmakta başka mezhebi taklit lazım olduğu bildiriliyor. Sadece caiz denmiyor, lazımdır deniyor. Oruç ibadet değil mi? Oruç ibadetini kurtarmak için elbette taklit lazımdır.

Bir kimse, bir ibadeti, bir işi, bir mezhebin bütün şartlarına uyarak yapıp bitirdikten sonra, bunu tekrar yaparken veya başka bir ibadeti, başka bir işi yaparken, başka mezhebin şartlarına uyarak yapması, âlimlerin çoğuna göre sahih olur. İhtiyaç olduğu zaman yapmak ise, sözbirliği ile sahih olur. Hattâ bir mezhebin şartlarına uyarak yapılan bir işin, bir ibadetin bu mezhebe göre sahih olmadığı, başka bir mezhebe göre sahih olduğu sonradan anlaşılsa, o mezhebe göre sahih olduğunu düşününce, o mezhebi taklit etmiş olur. O işi sahih olur. Çünkü o ibadeti kurtarmak için, mezhep taklidine ihtiyaç hâsıl olmuştur. (S. Ebediyye, Tazir Bahsi)

Burada da, ihtiyaç olunca herhangi bir ibadeti başka mezhebin şartlarına uyarak yapmanın, söz birliği ile caiz olduğu yazılıdır. Son iki cümlede ise, ibadeti kurtarmak için, başka mezhebi taklide ihtiyaç olduğu bildirilmektedir. Mesela, abdest alırken ağzına su kaçan kimsenin orucu Hanefî'de bozulur. Bu ibadeti kurtarmak için, başka mezhebe bakılır. Hanbelî mezhebinde elde olmayan böyle şeyler orucu bozmadığı için, bu mezhep taklit edilir. Orucu sahih olur. Şâfiî mezhebi de taklit edilebilir.
(Dürr-ül-muhtar)'da, namaz vakitlerinin sonunda, (Zaruret zamanında, başka mezhep taklit edilir) diyor. İbni Âbidin, bunu açıklarken diyor ki: (Burada, iki kavilden biri bildirilmiştir. İkinci kavle göre, zaruret olsa da, olmasa da, haraç, güçlük olduğu zaman, diğer üç mezhepten biri taklit edilir. (S. Ebediyye, 3. Cild, Mektup 22)

Su kaçırılarak bozulan orucu kurtarmak için, zaruret hâsıl olmuştur. İhtiyaç olsa da, yine başka mezhebi taklit edip orucu kurtarmak gerekir.

İbni Abidin buyuruyor ki, (Büyük âlim İbni Emir Hac, Tahrir şerhinde: Şer'i delil gösteriyor ki, bir müctehidin sözü ile amel etmek ve ihtiyaç olunca, başka bir müctehidi taklit etmek lazımdır. Bu iş hakkında, bir müctehidin sözü biliniyorsa, o işi bu söze uyarak yapmak vacib olur demektedir) Görülüyor ki, başka mezhebi taklit etmesi vacib olmaktadır. (S. Ebediyye, Gusül Bahsi)
Demek ki, bozulan orucumuzu kurtarmak için, başka mezhebi taklit etmek vacib oluyor.
Bir erkeğin, zevcesi ile sütkardeş oldukları, fakat birinin veya her ikisinin bir kere emmiş olduğu anlaşılsa, Hanefî mezhebine göre nikâhları bozulur. Ya ayrılırlar yahut Şâfiî'yi taklit ederler. (S. Ebediyye, Gusül Bahsi)

Her konuda olduğu gibi, evliliği kurtarmak için de mezhep taklit edilebiliyor. Zekât için de bir örnek verelim:

Şâfiî'de, bir malın zekâtı, başka cins maldan verilemez. Mesela altın yerine gümüş ve buğday yerine arpa verilemez. Şâfiîlerin Hanefî mezhebini taklit ederek, mal yerine nakit [altın veya gümüş] vermelerinin ve yedi sınıfın hepsine değil de, diledikleri bir veya birkaç sınıfa vermelerinin caiz olacağı, (Kimya-i seadet) ve (Fetava-i fıkhiyye) kitaplarında yazılıdır. (S. Ebediyye, Zekât bahsi)
Zekâtta da başka mezhep taklit edilebiliyor. Nikâh ve talak için bir örnek:

İbni Âbidin'de deniyor ki: (Hulle lazım olması için, dört mezhepte de, zevc ile zevce arasındaki nikâhın kendi mezhebine göre sahih olması lazımdır. Fâsid olan nikâhta, üç kere boşayınca, dört mezhepte de, hulle lazım olmaz. Mesela, nikâh yapılırken, kızın velisi bulunmayıp yalnız kız kabul etmişse yahut nikâh kelimesi söylenmeyip, mesela hibe ettim denilmiş ise, yahut iki şahit fâsık iseler, yani fâsık oldukları biliniyorsa, Şâfiî mezhebi taklit edilir. Şâfiî mezhebine göre, bunların mevcut nikâhları fâsid olduğu için, talakları da sahih olmaz. Hulleye lüzum olmadan, Şâfiî mezhebine uygun olarak yeniden nikâh yapmaları caiz olur. Şâfiî mezhebini taklide başladıkları anda eski nikâhları bâtıl olur. Şâfiî mezhebini taklide başlamadan önce nikâhları bâtıl olmaz. Önceki evliliklerinin haram olmadığı ve mevcut çocuklarının habis olmadıkları (Bezzaziyye) fetvasında da yazılıdır. Nitekim niyet etmeden aldığı abdestle öğleyi kılan Hanefî'nin namazı sahih olur. İkindiden sonra, Şâfiî mezhebini taklide başlarsa, niyet ederek yeniden abdest alması lazım olursa da, öğle namazını kaza etmesi lazım olmaz.) [S. Ebediyye İslamiyet'te talak bahsi]

Talakta da başka mezhep taklit edilebiliyor. Kira için bir örnek:
Vakfın, yetimin, Beyt-ül-malın olan tarla, üç seneden; ev, dükkân ise, bir seneden fazla kiraya verilemez. Uzun zaman kiraya verilmeleri için, Hanbelî mezhebi taklit edilmelidir. Fakat kira şartlarının hepsinin Hanbelî mezhebine uygun olması lazım olur. (S. Ebediyye Kira - ücret bahsi)
Kiraya vermekte de başka mezhep taklit edilebiliyor. Alışveriş için bir örnek:

İmam-ı Şâfiî'ye göre parası yerine, borçlusunun eline geçireceği, aynı kıymetteki malını alabilir. Zaruret hâlinde Şâfiî mezhebini taklit etmek caiz olur. (S. Ebediyye, Ukubat bahsi)
Alışverişte de, başka mezhep taklit edilebiliyor.

Bir işin yapılmasında harac (güçlük) bulunursa, yani kendi mezhebine göre yapmasına imkân yoksa, o işi başka mezhebe uyarak yapmak caiz olur. Fakat ikinci mezhebin o işe bağlı olan şartlarını, yani farzlarını ve müfsidlerini gözetmesi de lazımdır. (Faideli Bilgiler)

Kendi mezhebine göre orucunu devam ettiremeyen kimse, başka mezhebe göre devam ettirme imkânı varsa, o mezhebi taklit ederek yapabiliyor. Ancak o mezhebe göre orucu bozan şartlara da riayet etmesinin lazım olduğu bildiriliyor.

Bir kimse, sıkışınca, kendi mezhebinin kolay tarafına kayar. Daha da sıkışınca, başka mezhebi taklit ederek, o işi kolayca yapar. Tek mezhep yapılırsa, böyle kolaylık olmaz. Mezhepsizler, kolaylıkları topladık sananlar, farkına varmadan, Müslümanların işlerini güçleştirmiş olurlar. (Faideli Bilgiler)Görüldüğü gibi, sıkışınca başka mezhep taklit ediliyor. Dinimizin emirlerinde maksadın, güçleştirmek değil kolaylaştırmak olduğu bildiriliyor.

Kendi mezhebine uyarken, harac, meşakkat hâsıl olursa, başka mezhebi taklit edebilir. (Faideli Bilgiler)

Bozulan orucunu kurtarmak için, başka mezhebi taklit edebileceği burada da bildiriliyor.
Ehl-i sünnet âlimleri, câhillerin ibadetlerini fesaddan korumak için, haraç, yani meşakkat olmadıkça, mezhep taklit etmelerine izin vermemişlerdir. (Faideli Bilgiler)

Bir harac olmadan mezhep taklidi yapılamıyor. Ancak harac olunca, ibadeti, mesela orucumuzu bozulmaktan kurtarmak gibi bir ihtiyaç hâsıl olunca, taklide izin veriliyor.

Bir mezhepteki Müslüman, bir işi yaparken sıkışık hâle düşerse, bu işi öteki üç mezhepten birine uyarak yapıp sıkıntıdan kurtulur. (Faideli Bilgiler)

Şu hâlde, bir konuda sıkışık hâle düşen, mesela mezhebine muhalif bir iş yaparak orucunu bozan kimse, diğer üç mezhepten hangisine göre kurtuluş varsa onu taklit ederek sıkıntıdan kurtuluyor.

Bebekler niçin sevimli olur?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Küçük çocuklar, bebekler niçin çok sevimli olur, onları koklayınca ruhumuz neden ferahlar? Çünkü onlar günahsızdır. O günahsızlığın verdiği temizlikten dolayı onların Cennet kokusuna doyulmaz. Peki, bu büyüklerin, evliya zatların yanına gidildiği zaman niçin hiç ayrılmak istemeyiz? Onların yüzüne baktığımız zaman niçin içimiz ferahlar? Çünkü onlar da günahsızdır. Yani günahsızlar seviliyor.

Tevekkül etmek çok önemlidir. Çünkü tevekkül imanın bir parçasıdır. Mesela çocuğumuz doğacağı, dünyaya geleceği zaman, eli ayağı düzgün mü, aklı yerinde mi, sıhhatli mi diye düşünülüyor. Bunlarla alakalı herhangi bir tercih hakkımız var mı? (Ben bunu beğenmedim, geri gönderiyorum) diyebilir miyiz? O anda Allahü teâlâya teslim olmaktan başka çaremiz yoktur. (Yâ Rabbî, sıhhatle, aklıselim sahibi, iyi huylu, hayırlı bir evlat ihsan et!) diye dua etmekten başka yapacak hiçbir şeyimiz yok. Cenab-ı Hak, ne gönderdiyse ona razıyız. Biz orada bir hiçiz. O hiç olma hissini duymak da bir nimettir. Çünkü bu nefs, şeytanla beraber, her dakika, her saniye, (Sen çok önemli adamsın, her şeye sen karar verirsin) diyor. Kibre, ben dedirtmeye uğraşıyor. Bütün gayesi o. Bebek doğacağı zaman, insan âcizliğini zerrelerine kadar yaşıyor, bize bir ders oluyor.

Allah'ın merhameti

Allahü teâlâ, (Ben, kulumun kaldıramayacağı yükü ona yüklemem) buyuruyor. Cenab-ı Hakk'a şükürler olsun ki, kaldıramayacağımız yükleri bize, ailelerimize, hiçbirimize vermiyor. Çok büyük bir merhamet bu. Bebeğine şefkatle sarılan, emziren annenin hâlini görünce, çok ümitlenip, seviniyoruz. Peygamber efendimiz, (Allahü teâlâ, yüz merhametinden birini mahlûklarına verdi. Bu sebeple anne evladına şefkat eder, hayvanlar yavrularını sever ve bütün mahlûklar birbirine merhamet eder) buyuruyor.

Allahü teâlâ merhametinin yüzde doksan dokuzunu âhirette mümin kulları için ayırdı. İnsan ve hayvanlardaki merhamet de, hepsi o yüzde bir merhamettendir. Annenin o anki o merhamet ve o şefkat hâlini görünce, kurtuluş ümidimiz artıyor. Çünkü o zerre merhameti, o şefkati görünce, Cenab-ı Hakk'ın âhirette mümin kullarına ayırdığı o muazzam merhametten biz de faydalanırız diye seviniyoruz. Ondan başka da tutunacak bir şeyimiz yok.

Kur'ân-ı kerim ve hadîs-i şeriflerden din öğrenmek
Sual: Âlimlere lüzum var mı? İnsan, iyi bir Müslüman olmak için İslam dininin kitabı olan Kur'ân-ı kerimi okuyarak ve hadîs-i şerifleri inceleyerek doğru yolu bulamaz mı?
Cevap: 
Bu, çok yanlıştır. Zira, din esasları hakkında hiç bir malumatı olmayan bir insan, bir rehber olmadan Kur'ân-ı kerimin ve hadîs-i şeriflerin derin manasını anlayamaz. Kur'ân-ı kerim ve hadîs-i şerifleri bize açıklayan büyük din âlimleri vardır.

En mükemmel bir sporcu bile, yüksek bir dağa çıkarken kendisine bir rehber arar. Bir büyük fabrikada mühendislerin yanında ustabaşılar ve ustalar vardır. Böyle bir fabrikaya ilk giren işçi, evvelâ ustalarından, sonra ustabaşılarından işinin inceliğini öğrenir. Bunları öğrenmeden önce, yükse
k mühendis ile temas ederse, onun sözlerinden, hesaplarından hiç bir şey anlamaz. Çok iyi silâh kullanan bir kimse bile, kendisine verilen yeni bir silâhın nasıl kullanılacağı kendine öğretilmeden, onu doğru kullanamaz.

Bunun içindir ki, din ve iman işlerinde, Kur'ân-ı kerimin ve hadîs-i şeriflerin manalarını anlayabilmek için, kendilerine (Mürşid-i kâmil) ismini verdiğimiz büyük din âlimlerinin eserlerinden faydalanmamız gerekmektedir. İslam dinindeki Mürşid-i kâmillerin en üstünleri, dört mezhep imamlarıdır. Bunlar, imâm-ı a'zam Ebû Hanife, imâm-ı Şâfiî, imâm-ı Mâlik ve imâm-ı Ahmed bin Hanbeldir "rahmetullahi aleyhim ecma'în". Bu dört imam, İslam dininin dört temel direkleridir.

Kur'ân-ı kerimin ve hadîs-i şeriflerin manalarını doğru olarak öğrenmek için, bunlardan birinin kitaplarını okumak lâzımdır. Bunların her birinin kitaplarını açıklayan binlerce âlim gelmiştir. Bu açıklamaları okuyan, İslam dinini doğru olarak öğrenir. Bu kitapların hepsindeki iman bilgileri aynıdır. Bu doğru imana (Ehl-i Sünnet) itikadı [inancı] denir. Sonradan uydurulan, bunlara uymayan bozuk, sapık inanç yollarına (Bid'at) ve (Dalâlet) yolları denir. (Herkese Lazım Olan İman s. 89)

Dünyada olan her şey en iyi şekilde yaratılmıştır
Sual: Çirkinlik olmasa, kusurlu şeyler olmasaydı dünya daha güzel veya daha iyi yaşanır bir yer olmaz mıydı?
Cevap: 
Allahü teâlânın rahîm, hakîm, latif olduğuna inanmalıdır. Onun inayeti, şefkati, karıncadan insana kadar, her mahlûka yetişir. Kullarına olan merhameti, iyiliği, bir ananın, yavrusuna olan merhametinden daha çoktur.

Böyle olduğu hadîs-i şerifte bildirilmiştir. Lütfu, merhameti o kadar çoktur ki, dünyayı ve dünyada olan her şeyi en iyi şekilde yaratmıştır. Bundan daha iyisi mümkün değildir. Rahmetinden, lütfundan hiçbir mahlûku mahrum bırakmamıştır.

Yer yüzündeki akıl sahiplerinin hepsi bir araya gelip araştırsa, Onun yarattığı herhangi bir şeyin, daha uygun, daha iyi bir şeklini bulamaz. Her şeyin, olması gerektiği gibi yaratılmış olduğunu anlarlar. Çirkin yaratılan bir şeyin, en uygun, en kâmil şekli, çirkin olmasıdır. Çirkin olmasa noksanlık olur, yersiz olurdu. Çünkü, çirkinlik olmasaydı, meselâ güzelliğin kıymetini kimse bilemez, güzellik tatlı olmazdı.

Kusurlu şeyler olmasaydı, kusursuz şeylerin kıymeti bilinmez, kusursuzluk tatlı olmazdı. Çünkü, kâmil ve nâkıs, birbiri ile ölçerek anlaşılır. Meselâ, baba olmasa, çocuk olmaz. Çocuğu olmayan, baba olmaz. Böyle şeylerden, birinin var olması, ötekinin varlığı ile belli olur. Ölçmek, iki şey arasında olur. İkilik olmazsa, ölçü ve ölçmenin sonu elde edilemez.

Allahü teâlânın işlerinin faydasını, insanlar anlayamayabilir. Fakat, en faydalı, en iyi şeklin, Onun yarattığı şekil olduğuna inanmak lâzımdır. Sözün kısası, dünyada bulunan her şey, hastalık, kuvvetsizlik, hatta günahlar ve küfür, yok olmak, kusur, dert ve elem, hikmetsiz, faydasız, yersiz değildir. Hepsi, en uygun, en faydalı şekilde yaratılmıştır. Fakir yarattığı bir kimseye, en uygun şey, fakir olmaktır. Bu kimse zengin olsaydı, felâkete düşerdi.

Zengin yarattığı da, bunun gibidir. Bu da, tevhit kısmı gibi, engin bir denize benzer. Çok kimse, bu deryada boğulmuştur. Bu da, kader meselesi gibi anlaşılmaz. Fakat, buna, söylediğimiz kadar iman etmek yetişir. (Tam İlmihâl s. 682)