15 Ekim 2019 Salı

'Biz ona son verdik, ya Rabbi'
Sual: Alkollü içkilerin yasak, haram edilmesinin hazret-i Ömer ile bir alakası, ilgisi var mıdır?
Cevap: Bu konu, Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn kitabında şöyle anlatılmaktadır:

"İçkinin haram olduğunu bildiren âyet-i kerimeler nazil olmadan önce Abbâd bin Sâmit bir ziyafet verir. Müslümanlardan birkaç kişiyi de davet eder. Yemekleri yerler ve içki de içerler. Sonra kendi soylarını öven şiirler söylemeye başlarlar ve aralarında tartışma çıkar. Bu durumu Peygamber efendimize bildirirler. O anda Resûlullah efendimizin yanında bulunan hazret-i Ömer;
-Ya Rabbi, bize içki hakkında kesin emrini bildir, diye niyazda bulunur. Bunun üzerine Mâide sûresinin 90. ve 91. âyet-i kerimeleri nazil olur. Bu âyet-i kerimelerde mealen;

(Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar, kumar okları, pistir, şeytan işidir. Bunlardan sakınınız ki, felah bulasınız. Şeytan içki ve kumar ile aranızda düşmanlık, buğuz meydana getirmek ister. Böylece Allaha ibadetten ve bilhassa namazdan alıkoyar. O hâlde onlara artık son vermez misiniz!) buyurulur. Bu âyet-i kerimeleri dinleyen hazret-i Ömer;

'Biz ona son verdik, ya Rabbi' der..."
Abdülazîz Revvâd hazretleri başından geçen ibret verici bir hadiseyi şöyle anlatmıştır:
"Medine-i münevverede idim. Bir gece Mescid-i Nebiye gidiyordum. Bir kadın telaşla bana yaklaşıp;
-Ey efendi, şurada bir hasta var, can çekişiyor, ölmek üzere. Yanında bir erkek yok ki, ona Kelime-i şehadeti telkin etsin, söyletsin! dedi.

Ben de hemen oraya gittim. Ölmek üzere olan adama, Kelime-i şehadeti söyletmek için uğraştıysam da o, bir türlü söyleyemedi. Bir ara gözlerini açıp;

-Kaç defadır bunu söyle diyorsun. Fakat ben söyleyemiyorum. Ben İslâm dininden yüzümü çevirmişim, dedi ve sonra öldü... Daha sonra bu adamın kim olduğunu ve hâlini araştırdım ve bana;
-Bu adam devamlı içki içerdi dediler. Kendi kendime, Peygamber efendimizin;

(Şarap içmeyi âdet eden, vesene, puta tapan gibidir) buyurması elbette doğrudur, dedim..."

Allahü teâlâ, yiyecek ve içeceklerden bazılarını helal ettiği gibi, bazılarını da haram, yasak etmiştir. Haram edilen şeylerin yenilip, içildiği yerlere, fıkıh kitaplarında, Fısk meclisi denmektedir. Dinimiz, haram işlemekten ve haram, günah işlenen yerlerden uzak durmayı emretmektedir.

***
Sual: Bâtıniye denilen kimseleri övenler, bunlar için ilmin yıldızları ve âlimlerin güneşleri ve zamanımızın büyük âlimi ve asrımızın önderi gibi sözlerle övenler ve bu sözlere inananlar için ne denir?
Cevap: Hindistan'ın büyük âlimlerinden Ahmed Rızâ hân Berilevî "rahmetullahi teâlâ aleyh", (Fetâvel-Haremeyn) ismindeki fetva kitabında buyuruyor ki:
Bu övülenler, mürted oldukları bildirilenlerden ise ve övenleri böyle olduğunu biliyorlarsa, bunlar da, mürted olur. Övülenler mürted değil iseler, bunları da övmenin çok çirkin, çok kötü olduğu meydandadır. İbni Ebiddünyâ ve Ebû Ya'lâ ve Beyhekînin Enes bin Malikten ve İbni Adinin Ebû Hüreyreden haber verdikleri hadîs-i şerifte, (Fasık metih olunduğu zaman, Rabbimiz gadaba gelir) buyuruldu. Böyle metihlere izin vermek, neşretmek, reklamını yapmak, bunlardan razı olmağı gösterir. Kötülükten razı olmak da kötüdür. [Eshâb-ı kiramın ve bütün Ehl-i sünnetin düşmanı olduğu anlaşılan ahund Humeyni'yi methedenleri, onun dini ve siyasi yolunu beğenenleri işitiyoruz. Bunların, bu hadîs-i şerifi ve fetvayı dikkat ile okumaları ve ibret almaları, gafletten uyanmaları lâzımdır.] (Fâideli Bilgiler s. 422)

***
Sual: "Allahü teâlâ ve Peygamber "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" yalan söyleyebilir" diyenlere ne denir?
Cevap: Hindistan'ın büyük âlimlerinden Ahmed Rızâ hân Berilevî "rahmetullahi teâlâ aleyh", (Fetâvel-Haremeyn) ismindeki fetva kitabında buyuruyor ki:
Yalan söylemek, noksanlıktır, çirkindir. Allahü teâlâda ve Resûlünde çirkin şeylerin bulunmadığı sözbirliği ile bildirilmiştir. (Sübhânessübbûhan ayb-i kezbin makbûh) kitabımda bunu uzun bildirdim. Kelâm ve tefsir âlimlerinden vesikalar yazdım. Böyle söyleyenlerin doğru yoldan sapmış, bozuk kimseler olduklarını arab ve acem âlimleri çeşitli kitaplarında bildirmişlerdir. Hadîste üstadımdan allâme Ahmed bin Zeyn bin Dahlân-i Mekkînin "rahmetullahi teâlâ aleyh" (Ed-Dürer-üs-seniyye) kitabında bunların dalâletleri geniş anlatılmış ve Medine-i münevvere müftüsü mevlânâ Ebüssü'ûdun "rahmetullahi teâlâ aleyh" bunları red eden yazıları bildirilmiştir. Bunlar şeytanın yoluna kapılmışlar, şeytan askeri olmuşlardır. Şeytanın askerleri, elbette perişan olacaklardır demektedir. (Fâideli Bilgiler s. 423)

Herkese merhamet etmelidir
Sual: Bir Müslümanın, herkese ve her mahluka karşı, merhametli, şefkatli mi olması gerekir?
Cevap: 
Müminlerin birbirlerine öfkelenmemesi, birbirlerine iyilik ve ihsan yapmaları, birbirlerini affetmeleri, merhametli olmaları emrolunmaktadır. Nitekim Âl-i İmrân suresinin 133. âyetinde mealen;
(Rabbinizden mağfiret istemeye ve Cennete girmeye koşunuz. Bunun için çalışınız! Cennetin büyüklüğü gökler ve yer küresi kadardır. Cennet, Allahü teâlâdan korkanlar için hazırlandı. Bunlar, az bulunsa da, çok bulunsa da, mallarını Allah yolunda verirler. Öfkelerini belli etmezler. Herkesi affederler. Allahü teâlâ, ihsan edenleri sever) ve Hucurât suresinin 10. âyetinde de mealen;
(Müminler, birbirleri ile kardeştir. Kardeşleriniz arasında sulh yapınız!) buyuruldu. Peygamber efendimiz de bir hadis-i şeriflerinde;

(Birbirlerine merhamet edenlere, Allahü teâlâ merhamet eder. O, merhamet edicidir. Yeryüzünde olanlara merhamet ediniz ki, gökte olan melekler de, size merhamet etsin) buyuruldu. Bunlara benzer daha birçok âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerde, öfkeyi yenmek, iyilik ve ihsan etmek emredilmekte, insanlık vazifeleri öğretilmektedir. Müslümanlara, hatta yeryüzündeki bütün mahluklara karşı, şefkat edilmesini ve merhamet olunmasını emreden nice âyet-i kerime ve hadis-i şerifler de vardır. Peygamber efendimiz Mu'âz bin Cebel hazretlerine hitaben buyururlar ki:

(Ya Mu'âz! Takva üzere ol. Hep doğru söyle. Ahdine sadık ol, emanete hıyanet etme. Yetimlere merhamet et, komşunun hakkını gözet. Kimseye kızma, hep tatlı konuş. Her Müslümana selam ver. Kur'ân-ı kerimin yolu olan fıkıh bilgilerini öğren ve bu bilgilerden ayrılma. Her işinde ahireti düşün, hesap gününe hazırlan. Dünyaya gönül bağlama. Hep güzel, faydalı işler yap! Hiçbir Müslümanı kötüleme. Yalancı şahitlik yapma. Doğru sözü kabul eyle. İmâm-ı âdile yani devlete, isyan etme. Yeryüzünde fesat çıkarma. Her zaman Allahı zikret, hatırla. Gizli günahlara gizli tövbe et. Aşikâr günahlara aşikâr tövbe et!)

***
Sual: Oruç tutulması haram olan günler var mıdır?
Cevap: 
Fıtır yani Ramazan Bayramının birinci günü ve Kurban Bayramının her dört günü oruç tutmak haramdır. Senenin bu beş gününde oruç tutmak, haramdır, günahtır.

Pişman olup, tevbe etmelidir
Sual: Kul ve hayvan hakları dahil her işlenen günah için mutlaka tevbe etmeli, kul hakları için helalleşmeli midir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
"Kıymetli ömrümüz, günah işlemekle, kusur, kabahat yapmakla, yanılmakla, faydasız, lüzumsuz konuşmakla geçip gidiyor. Bunun için; tevbeden, Allahü teâlâya boyun bükmekten söyleşmemiz, vera ve takvadan konuşmamız hoş olur. Nûr sûresi, 31. âyet-i kerimesinde mealen; (Ey müminler! Hepiniz, Allahü teâlâya tevbe ediniz! Tevbe etmekle kurtulabilirsiniz) buyurmuştur. Tahrîm sûresi, 8. âyet-i kerimesinde mealen; (Ey iman eden seçilmişler! Allahü teâlâya dönünüz! Halis tevbe edin! Yani tevbenizi bozmayın! Böyle tevbe edince, Rabbiniz, sizi belki affeder ve ağaçlarının, köşklerinin altından, önünden sular akan Cennetlere sokar) buyurmuştur. En'âm sûresi, 120. âyet-i kerimesinde mealen; (Açık olsun, gizli olsun günahlardan sakınınız!) buyurmuştur.

Günahlarına tevbe etmek, herkese farz-ı ayındır. Hiç kimse tevbeden kurtulamaz. Nasıl kurtulur ki, Peygamberlerin hepsi tevbe ederdi. Peygamberlerin sonuncusu ve en yükseği olan Muhammed aleyhisselâm buyuruyor ki; (Kalbimde envâr-ı ilâhiyyenin gelmesine engel olan perde hasıl oluyor. Bunun için her gün, yetmiş kere istiğfar ediyorum.)

Yapılan günahta, kul hakkı bulunmayıp, zina yapmak, alkollü içki içmek, çalgı dinlemek, yabancı kadınlara bakmak, Kur'ân-ı kerimi abdestsiz tutmak ve yanlış inanışlara saplanmak gibi, yalnız Allahü teâlâ ile kendi arasında olursa, böyle günahlara tevbe etmek, pişman olmakla, istiğfar okumakla, Allahü teâlâdan utanıp, sıkılıp, Ondan af dilemekle olur. Farzlardan birini özürsüz terk etti ise, tevbe için, bunlarla birlikte, o farzı da yapmak lazımdır. Çünkü bir namazı vaktinde kılmayanın bunu kaza etmesi de farzdır.

Günahta kul hakkı da varsa, buna tevbe için, kul hakkını hemen ödemek, onunla helalleşmek, ona iyilik ve dua etmek de lazımdır. Mal sahibi, hakkı olan ölmüş ise, ona dua, istiğfar edip çocuklarına, vârislerine verip ödemeli, bunlara iyilik yapmalıdır. Çocukları, vârisleri bilinmiyorsa, mal ve parayı fakirlere verip, sevabını hak sahibine ve eziyet yapılana niyet etmelidir."

***
Sual: Allahü teâlânın yani bir yaratıcının var olduğunu kısaca nasıl anlayabiliriz?
Cevap: Ulemâ-i meşhûreden şeyh Muhammed Rebhâmî, (Riyâd-ün-nâsıhîn) sahife 15.de diyor ki: (Zâd-ül-mukvîn) kitabında diyor ki, Rûm kayseri, yedinci Abbâsî halifesi Me'mûn bin Harun'a bir haberci gönderdi. Bunun yanında, heybetli, kendini beğenmiş biri vardı. Haberci, halifeye, (Bu adam dinsiz, kâfirdir.

Bir yaratıcı olduğuna inanmıyor. Rum papazları buna cevap veremedi. İslâm âlimleri bunu susturursa, milyonlarca Hristiyanı ve Müslümanı sevindirecektir) dedi. Bağdat âlimleri, buna ancak Ahmed Nîşâpûrî cevap verir, dediler. Halife sarayda, belli gün ve saatte âlimlerin toplanmasını emir etti. Nîşâpûrî meclise geç geldi ve (yolda, acayip, şaşılacak bir şey gördüm. Onu seyredince, buraya geç kaldım. Dicle kenarında gemi bekliyordum. Yerden büyük bir ağaç çıktı. Sonra yıkıldı, parçalandı.

Tahtalar hâsıl oldu. Sonra tahtalar birleşerek, bir gemi oldu. Gemici olmadan, suda hareket etti) dedi. Rum kâfiri bu sözleri işitince, yerinden fırladı ve (bu adam deli olmuş. Hiç böyle şey olur mu? Böyle söyleyen, yalancıdır ve buna aklı olmayanlar inanır) dedi. Nîşâpûrî, söze karışarak, (Bunlar, kendi kendine olamayınca, yer yüzündeki şaşılacak şeyler, kendi kendilerine nasıl var olur? Bunları yaratan biri olmadığını söyleyen daha ahmak ve alçak olmaz mı?) dedi. Kâfir, (Her şeyin bir yaratıcısı olduğunu şimdi anladım ve buna inandım) diyerek LÂ İLÂHE İLLALLAH diyerek Müslüman oldu. Böyle bir hâdisenin, imâm-ı Gazâlî zamanında da vaki olduğu rivayet edilmektedir. Halife Me'mûn, hicretin 218.ci senesinde vefat etti. (Tam İlmihal s. 1058)

14 Ekim 2019 Pazartesi

Fuhuş söyleyen, Cennete giremez
Sual: Bazı kimseler, açık, net olmalı diyerek, insanın edep yerlerinden, çocukların yanlarında bile açık olarak bahsetmekte, konuşmaktadır. Böyle konuşmak, yazmak, dinimizce uygun mudur?

Cevap: Fuhuş söyleyen kimse tazir olunur, cezalandırılır. Çünkü, fuhuş söylemek tahrimen mekruhtur. Hadîkada deniyor ki:

"Fuhuş, çirkin söz demektir. Haddi aşan her şeye fâhiş denir. Burada, çirkin olan işleri başkalarına açık kelimelerle anlatmak demektir. Cima ve abdest bozmak için kullanılan kelimeleri söylemek böyledir. Bu kelimeleri söylemek fuhuştur ve tahrimen mekruhtur. Çünkü bunları söylemek, mürüvvete ve diyanete uygun değildir, hayayı, utanmayı giderir ve başkalarını gücendirir. Mürüvvet, insanlık, erkeklik demektir. Cimayı ve abdest bozmayı anlatmak lazım olduğu zaman, açık olarak söylememeli, kinaye olarak söylemelidir. Kinaye, bir şeyi, açık manaları başka olan kelimelerle anlatmaktır. Edepli, salih olan, fuhuş söylemeye mecbur olunca, kinaye olarak söyler. Mesela, Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerimde, cima için dokunmak, lems kelimesini söylemiştir. İbni Ebiddünyâ ve Ebû Nu'aym hazretlerinin bildirdikleri hadîs-i şerifte;

(Fuhuş söyleyenlerin Cennete girmeleri haramdır) buyuruldu. Yani, bunun azabını çekmedikçe Cennete girmezler."

***

Sual: İmanı gideren bir şey kalbe gelse fakat bu şey söylenmese, yine de imana bir zararı olur mu?

Cevap: Kalbine, küfre sebep olan, imanı gideren bir şey gelen kimse, bunu söylemese ve üzülse, imanına zarar vermez. Bu hal, o kimsenin imanının kuvvetli olduğunu gösterir.

***

Sual: Aralarındaki bir meseleyi halletmek için, gel din kitaplarına bakalım, orada nasıl bildirilmiş ise öyle yapalım denilen kimse, benim İslâmiyetle alakam yok dese, imanına zarar gelir mi?

Cevap: İslâmiyete de müracaat edelim diyene, İslâmiyet ile işim yoktur diyenin, imanı gider, kafir olur. İmanını ve nikahını tecdid etmesi, yenilemesi lazım olur.

***

Sual: Bazı kimseler, bir işin veya bir sözün faydalı olup olmadığını, gayr-i müslimlerin yapıp yapmadığına göre değerlendiriyorlar. Böyle yapmak uygun mudur?

Cevap: Bir işin, bir sözün faydalı veya zararlı olduğunu anlamak için, gayr-i müslimlerin yapıp yapmadıklarına değil, o işi veya sözü, dinimizin emir veya yasak edip, etmediğine bakmalıdır.

***

Sual: İmanın devamlı olması ve hiç çıkmaması için ne yapmalı veya nasıl iman etmelidir?

Cevap: İmanın, bizde baki kalıp çıkmamasının şartı ve sebebi altıdır:

1- Biz gaibe iman eyledik. Bizim imanımız gaibedir, zahire değildir. Zira biz, Allahü azîm-üş-şânı, gözümüzle göremedik. Lâkin görmüş gibi inandık, iman ettik. Bundan asla şüphemiz yoktur.

2- Yerde ve gökte, insanda ve cinde ve meleklerde ve Peygamberlerde "aleyhimüssalevâtü vetteslimât", gaibi bilen yoktur. Gaibi ancak Allahü azîm-üş-şân bilir ve dilediklerini dilediklerine bildirir. [Gaib demek, duygu organları ile veya hesap, tecrübe ile anlaşılmayan demektir. Gaibi ancak Onun bildirdikleri bilir.]

3- Haramı haram bilip, itikat etmek.

4- Helalı helal bilip, böyle itikat etmek.

5- Allahü azîm-üş-şânın azabından emin olmayıp, daima korkmak.

6- Her ne kadar günahkâr olsa da, Allahü azîm-üş-şânın rahmetinden ümit kesmemek.

Bu altı şeyden birisi, bir kimsede bulunmasa da, beşi bulunsa, yahut birisi bulunsa da, beşi bulunmasa, o kimsenin imanı ve İslâmı sahih değildir. (İslâm Ahlâkı s.184)

Adaletten on iki huy doğmaktadır
Sual: Adaletten hangi huylar meydana çıkar?

Cevap: Adaletten on iki huy doğmaktadır:

1- Sadakattir. Arkadaşını sevmektir. Onun iyiliğini, rahatını istemektir. Onu zarardan korumaktır. Onu sevindirmeğe çalışmaktır.

2- Ülfettir. Bir topluluğun, din ve dünya düşüncelerinde, inançlarında birbirlerine uygun olmalarıdır.

3- Vefadır. İyi geçinmek, yardımlaşmaktır. Sözünde durmak, hakkını gözetmektir de dediler.

4- Şefkattir. Başkalarına dert, felâket gelmesinden üzülmektir. Herkesin sıkıntıdan kurtulmasına çalışmaktır.

5- Sıla-i rahimdir. Akrabayı, yakınlarını gözetmek, ziyaret etmek ve yardım etmektir. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" bir hadîs-i şerifte, (Putları, tapınılan heykelleri kırmak için ve akrabaya iyilik etmek için gönderildim) buyurdu.

6- Mükafattır. İyiliğe karşı iyilik etmektir.

7- Hüsn-i şirkettir. Hakkı gözetip adalet eylemektir.

8- Hüsn-i kazadır. Herkesin, her şeyde hakkını gözetip, başa kakmamak ve pişman olacak iş yapmamaktır.

9- Teveddüddür. Teveddüd, muhabbet demektir. Arkadaşlarını sevip, hediye vermek, kendini sevdirmektir.

10- Teslimdir. İslâmiyetin emirlerini ve yasaklarını ve İslâm ahlâkını, tatlı gelmese dahi, kabul edip razı olmaktır.

11- Tevekküldür. İnsan gücünün dışında olan ve değiştirilemeyecek olan üzücü hâdiseleri, olayları, ezelde takdir edilmiş, yazılmış bilip, üzülmemek, Allahü teâlâdan geldiğini düşünerek, seve seve karşılamaktır.

12- İbadettir. İbadet, her şeyi yoktan var eden ve her canlıyı, her an görünür görünmez kazalardan, belâlardan koruyan ve her an çeşitli nimetler, iyilikler vererek yetiştiren Allahü teâlânın emir ve yasaklarını yerine getirmektir. Ona hizmette kusur etmemeğe çalışmaktır. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmuş olan Resûllere, Nebîlere "aleyhimüssalevâtü vetteslîmât", Velîlere, Âlimlere "rahime-hümullahü teâlâ", benzemeğe özenmektir. (İslâm Ahlâkı s. 152)

***

Sual: Müslümanlara ilk önce neleri öğretmek gerekir? İman bilgileri mi yoksa ibadet bilgileri mi önceliklidir?

Cevap: Müslümanlar iki kısımdır: Havâs [alimler] ve avam [cahiller]. Türkçe (Dürr-i yektâ)da diyor ki, (Avam, sarf ve nahiv ve edebiyat ilimlerinin usullerini, kaidelerini bilmeyen kimselerdir. Bunlar fetva kitaplarını anlayamaz. Bunların, (iman) ve (ibadet) bilgilerini arayıp, sorup, öğrenmeleri farzdır. Âlimlerin de, sözleri, vaazları ve yazıları ile, önce iman, sonra dinin temeli olan beş ibadeti öğretmeleri farzdır. (Zahîre) ve (Tâtârhâniyye) kitaplarında, imanın şartlarını ve (Ehl-i sünnet itikadı)nı öğretmenin her şeyden evvel lâzım olduğu bildirilmektedir). Bunun içindir ki, büyük âlim, zahir ve bâtın ilimlerinin mütehassısı seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî "rahmetullahi aleyh", vefatına yakın, (İstanbul camilerinde, otuz sene, yalnız Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılı olan imanı, yani Ehl-i sünnet itikadını ve İslâmın güzel ahlâkını anlatmağa çalıştım. Ehl-i sünnet âlimleri, bu bilgileri, Eshâb-ı kiramdan, Onlar da, Resûlullahtan öğrendiler.) demiştir. İman bilgilerine (Akait) ve (İtikat) denir. Bunun için biz de, bütün kitaplarımızda, Ehl-i sünnet itikadını, İslâmın güzel ahlâkını, herkese iyilik ve hükûmete yardım etmek lâzım olduğunu bildiriyoruz. Seyyid kutb ve Mevdûdî gibi din cahillerinin ve (Teblîg-ı cemâ'atcı) gibi bid'at sahiplerinin, yani mezhepsizlerin hükûmete karşı kışkırtıcı, kardeşi kardeşe düşman yapıcı, bölücü yazılarını tasvip etmiyoruz. (İslâm Ahlâkı s. 153)

***
Sual: İbadetin en üstünü, en kıymetlisi nedir? Ehl-i sünnet olmayanın durumu nasıl olur?

Cevap: Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", (Din, kılıçların gölgeleri altındadır) buyurarak, Müslümanların hükûmet ve kanun himâyesinde rahat yaşayabileceklerini bildirdi. Hükûmet, kuvvetli oldukça, rahat, huzur artar. Avrupa, Amerika gibi kâfir memleketlerde rahat yaşayan, dinî vazifelerini serbestçe yapan Müslümanlar da, kendilerine hürriyet veren hükûmete, kanunlara karşı gelmemeli, fitneye, anarşiye âlet olmamalıdır. Ehl-i sünnet âlimleri "rahime-hümullahü teâlâ" böyle olmamızı emretmektedir. İbadetin en üstünü, en kıymetlisi, fitne fesat ateşi ile oynamamak ve isyan edenlere, fitne, anarşi çıkaranlara âlet olmamak, (Ehl-i sünnet itikadı)nı öğrenip, imanının buna uygun olmasına çalışmaktır. İmanını böyle düzelterek, (Bid'at ehli) denilen yetmişiki çeşit bölücü, bozuk inanıştan kurtulduktan sonra, ibadetlerde de bid'at işlemekten sakınmalıdır. İslâmiyetin emretmediği şeyleri ibadet zan ederek yapmağa (İbadette bid'at) denir.

Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına (Ahkâm-ı islâmiyye) denir. Ahkâm-ı islâmiyyeye uymağa (İbadet etmek) denir. İbadetlerin doğru olarak yapılmasını bildiren (Dört mezhep) vardır. Bunların dördü de haktır, doğrudur. Bu dört mezhep, Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli mezhebidir. Her Müslümanın bu dört mezhepten birisinin (İlm-i hâl) kitabını okuyup, ibadetlerini bu kitaba uygun yapması lâzımdır. Böylece, bu mezhebe girmiş olur. Bu dört mezhepten birine girmeyen kimseye (Mezhepsiz) denir. Mezhebiz olan, Ehl-i sünnet değildir. Ehl-i sünnet olmayan da, ya (Bid'at ehli)dir, yahut kâfirdir. (İslâm Ahlâkı s. 153)

Namazı özürsüz vaktinde kılmamak
Sual: Namazı özürsüz vaktinde kılmayanın ahirette cezası ne olacaktır? Ehl-i sünnet âlimlerinin yazmış olduğu doğru bir din kitabı verilince bütün günahların af olacağı bildiriliyor, bu nasıl oluyor, şartları var mıdır?

Cevap: (Tergîb-üs-salât)da diyor ki, Hadîs-i şerifte buyuruldu ki, (Bir namazı özürsüz, vaktinden sonra kılan, seksen hukbe Cehennemde yanacaktır. Bir hukbe seksen senedir. Her senesi üçyüzaltmış gündür. Her günü, seksen dünya senesidir). Kazaya kalan namazı kılacak kadar vakitlerin her biri geçtikçe, bu bir namazın günahı kat kat artar. Ya birkaç namaz olursa, çok çetin olur. Her ne bahasına olursa olsun, bir ân önce, kaza etmek ve affı için tevbe etmek, çok yalvarmak lâzımdır. Namaz kılmayanın, Allahü teâlânın büyüklüğü karşısında titremesi, erimesi lâzımdır.

Allahü teâlânın emirlerine (Farz), yasak ettiği şeylere (Haram) denir. Farzları yapmağa, haramdan sakınmağa (İbadet etmek) denir. Allahü teâlâ, ibadet yapanları sever. Bunları ahirette Cennete sokacağını, sonsuz nimetler vereceğini Kur'ân-ı kerimde bildiriyor. Kur'ân-ı kerim Allah kelâmıdır. İnsan sözü değildir. Haram işleyen, Cehennemde yanacaktır. Haramlar derece derecedir. Büyük haramın cezası çok olacaktır. Büyük haramlardan biri, beş vakit namazdan birini vaktinde kılmamaktır. Namazın farz olduğuna inanmayan (Kâfir) olur.

Kâfir, Müslüman değildir. Cehennemde sonsuz yanacaktır. İnanıp da, tembellikle kılmayan, kâfir olmaz. Buna (Fasık) denir. Fasık, yine Müslümandır. Haram işlediği için, bir müddet Cehennemde yanacaktır. Bir namazı vaktinde kılmayanın bunu kaza etmesi farzdır. Kaza etmezse, bir namaz için seksen hukbe yanacaktır. Hiç bir ibadeti, hiçbir iyiliği onu Cehennemden kurtarmaz. Yalnız, bir Müslümana, bir farzı öğretirse, bu azaptan kurtulur. Fakat, bunun hem kaza kılması, hem de haram işlemekle meşhur olmaması lâzımdır. Meselâ, kadınların başı, saçı, kolu, bacağı açık sokağa çıkması haramdır. Buna nasihat vererek veya Ehl-i sünnet âliminin yazmış olduğu doğru bir din kitabı vererek, haram işlemesine mâni olanın bütün günahları af olur. Fakat, kendisinin bir haram işlememesi lâzımdır. Ancak bunun kaza borçları af olur. Cehennemde yanmaktan kurtulur. (Hakikat Kitabevi)nin bütün kitapları doğrudur. (Tam İlmihal s. 98)

***

Sual: Abdest uzuvlarını başkasının yıkaması caiz midir? Hastalık ve dertler ahiret nimetlerinin artmasına sebep olur mu?

Cevap: İbni Âbidîn "rahmetullahi aleyh" diyor ki, (Sağlam insanın abdest uzuvlarını başkasının yıkaması, mesh etmesi mekruhtur. Buna başkasının abdest suyu getirmesi ve kendisi yıkarken başkasının su dökmesi câizdir. Hasta, elbisesini ve yatağını hep kirletiyorsa yahut bunları değiştirmek meşakkatli oluyorsa, necis oldukları hâlde kılar. Cebire denilen tahtalar, flasterler, merhemler, altlarındaki yara iyi olduktan sonra düşerlerse, abdest bozulur. Yara iyi olur, fakat üstündekiler düşmezse, zararsız kaldırılabilirlerse, abdest ve gusül yine bozulur.)

Allahü teâlâ, sevdiklerine, günahlarını af etmek için veya Cennetteki nimetlerini arttırmak için, dertler, hastalıklar veriyor. İbadetleri zahmetli, sıkıntılı oluyor. Buna karşılık, dünya işlerinde, rahatlık, kolaylık ve rızklarına bereket veriyor. İbadet yapmayanlara, rahatlık, bereket vermiyor. Bunlar, zahmet çekerek, hile ve hıyanet yaparak, çok kazanıp, zevk ve safa içinde yaşarlar ise de, bu zevkleri uzun sürmez. Az zaman sonra, hastanelerde, hapishanelerde sürünürler. Ahiretteki azapları da, çok şiddetli olur.] (İslâm Ahlâkı s. 239)

***

Sual: Yolculukta gusül için teyemmüm etmesi gereken nasıl hareket eder? Bayram namazını kaçırma korkusu olan teyemmümle bayram namazını kılabilir mi?

Cevap: Bir kimse, yolda ihtilam olsa, teyemmüm eder, sabah namazını kılar. Ve öğleye dek gider. İkindinin vakti yaklaşıp, öğlenin vakti çıkacak zamanda, teyemmüm ederek öğleyi kılar. Bu kimse, ikindiden sonra su bulsa, sabah ve öğle namazlarını iade eder mi? Bunda, ulema ihtilaf ettiler. Bir kavilde, iade eder, diğer kavle göre iade etmez. Bu mesele sâhib-i tertîbe göre olmak muhtemeldir.

Bir kimsenin merkebinde su olsa, merkebini gayb etse, teyemmüm eder ve namazını kılar. Namazını kılarken, merkebin sesini işitse, abdesti bozulur.

Bir kimse binekli olsa, inerse yoldaşları onu beklemese, atının üzerinde iken teyemmüm eder ve îmâ ile namazını kılar.

Yol korkulu veya hava soğuk olur ve gusül ederse, hasta olması muhtemel bulunursa, teyemmüm ile namazını kılar.

Yola gidenin heybesinde bir kiremit veya bir tuğla bulundurması lâzımdır. Zira, teyemmüm edecek olsa, ortalık yaş ise o zaman tuğla ile teyemmüm eder. Namazını kılar.

Bir kimse bayram namazına dursa, abdesti bozulsa, eğer tekrar abdest alırsa bayram namazına yetişemeyeceğini bilse, yahut fazla izdiham olmak korkusu olunca, teyemmüm eder, namaza durur. Bu kavil, İmâm-ı a'zama göredir. İmâmeyn kavline göre ise, abdest alır. (İslâm Ahlâkı s. 237)

Yoksulluğun manevi sebepleri
Sual: Yoksulluğun maddi sebepleri yanında manevi sebepleri de var mıdır, varsa nelerdir?

Cevap: Ve dahi, hadîs-i şerifte şöyle gelmiştir: (İnsana yoksulluk, yirmidört şeyden gelir:

1- Zaruret olmadan ayakta bevletmek.

2- Cünüp olarak taam yemek.

3- Ekmek ufağını, hor görüp basmak.

4- Soğan ve sarımsak kabuklarını ateşe atmak.

5- Büyüklerin önünde yürümek.

6- Babasını ve anasını adıyla çağırmak.

7- Ağaç ve süpürge çöpü ile dişini karıştırmak.

8- Elini balçıkla yıkamak.

9- Eşik üzerine oturmak.

10- Bevlettiği yerde, abdest almak.

11- Çanağı ve çömleği, yıkamadan taam koymak.

12- Esvabını üstünde dikmek.

13- Aç iken soğan yemek.

14- Yüzünü eteği ile silmek.

15- Evinde örümcek bırakmak.

16- Sabah namazını kılınca mescitten acele çıkmak.

17- Pazara, erken gidip, geç dönmek.

18- Yoksul kimseden ekmek satın almak.

19- Babaya ve anaya, kötü duada bulunmak.

20- Çıplak yatmak.

21- Kap kaçağı, örtüsüz bırakmak.

22- Çırağı, mumu üfleyerek söndürmek.

23- Her şeyi, bismillah demeden işlemek.

24- Şalvarını ayakta giymek.) (İslâm Ahlâkı s. 283)

***

Sual: Fakir veya zenginin hac yapmasının sevabı aynı mıdır? Nafile hacca gitmek mi, İslâma faydası olan yerlere vermek mi daha sevaptır?

Cevap: İbni Âbidîn, hac bahsinin sonunda buyuruyor ki, (Hacca giden fakir, Mekke'ye gidinceye kadar nafile ibadet yapmaktadır. Nafile sevap almaktadır. Mekke şehrine girince, hac etmesi farz olur. Zengin ise, memleketinden hac için çıktığı anda farz sevabı kazanmaktadır. Farzın sevabı, nafilenin sevabından daha çoktur. Fakir, memleketinde ihrama girerek yola çıkarsa, yolda da farz sevabı kazanarak, zenginin sevabına kavuşur. Anası veya babası kendisine muhtaç olmayan bir kimse, onlardan izinsiz farz olan hacca gidebilir. Fakat nafile olan hacca izinsiz gidemez. Cami, Kur'ân-ı kerim kursu ve benzeri, İslâma faydası olan şeyleri yapmak, nafile hacdan ve ömreden daha sevabdır.

Nafile hac ve ömre yaparken sarf edilen paralar, Müslümanların muhtaçlarına veriliyorsa, nafile hac ve ömre yapmak, kendi memleketinde sadaka vermekten daha efdal olur. Çünkü hem mal ile hem beden ile ibadet yapılmaktadır. (Makâmât-ı Mazheriyye)de, 26. cı mektupta diyor ki, (Hacda bir farzı veya vacibi özürsüz terk etmemek veya haram, mekruh işlememek lâzımdır. Aksi hâlde, nafile hac ve ömre yapmak sevap değil, günah olur). Asker olarak veya yazı ve propaganda ile İslâmiyete hizmet etmek, nafile hacdan ve ömreden daha sevaptır. Böyle cihad hizmeti olmayan için, memleketinde fakir, muhtaç ve salihlere yahut seyitlere ve Ehl-i sünnet bilgilerini yayanlara para yardımı etmek, nafile haclardan ve cami, Kur'ân-ı kerim kursu ve benzeri hizmetleri yapmaktan daha sevabdır). (Tam İlmihal s. 351)

27 Eylül 2019 Cuma

Zamana göre, dinde değişiklik yapmak
Sual: Bazıları; "Zamana göre, dinde yenilikler yapılmalıdır. Dinde bulunmayan çok şey, İslâmiyete karışmıştır. Bunları temizlemek, dinimizi ilk zamanındaki temiz hâline getirmek lazımdır" diyor. Dinde değişiklik yapılabilir mi?

Cevap: Müslümanlarda, birkaç asırdan beri bir duraklama, hatta gerileme olduğu meydandadır. Bu gerilemeyi görerek, İslâmiyetin bozulduğunu söylemek, çok yanlıştır. Geri kalmanın sebebi, Müslümanların dinin emirlerini yerine getirmekte gevşek davranmalarıdır. İslâm dinine, başka dinlerde olduğu gibi, hurafeler karışmamıştır. Cahillerin yanlış inanışları ve konuşmaları olabilir. Fakat bunlar, İslâmın temel kitaplarında bildirilenleri değiştirmez. Bu kitaplar, Resûlullah Efendimizin sözlerini ve Eshâb-ı kiramdan gelen haberleri bildirmektedirler. Hepsi, en salahiyetli, yüksek âlimler tarafından yazılmışlardır. Bütün İslâm âlimlerince söz birliği ile beğenilmiştir. Asırlar boyunca, hiçbirinde hiçbir değişiklik olmamıştır. Cahillerin sözlerinin, kitaplarının ve dergilerinin hatalı olması, İslâmiyetin temel kitaplarına kusur ve leke kondurmaya sebep olamaz.

Bu temel kitapları her asrın modasına, gidişine göre değiştirmeye kalkışmak, her zaman için yeni bir din yapmak demek olur. Böyle değişiklikleri, Kur'ân-ı kerime ve hadîs-i şeriflere dayanarak, bunlara uydurarak yapmaya kalkışmak, Kur'ân-ı kerimi ve hadîs-i şerifleri bilmemenin, İslâmiyeti anlamamanın bir alametidir. İslâmın emirlerinin, yasaklarının zamana göre değişeceğini sanmak, İslâm dininin hakikatine inanmamak olur. Bir ayet-i kerimede mealen;

(Müminler ma'ruf olan şeyleri emreder) buyuruldu. Kur'ân-ı kerime, İslâmiyete saygısızca saldıran aşırı reformculardan Ziya Gökalp ve benzerleri, bu âyet-i kerimedeki ma'ruf kelimesine, örf, âdet diyerek, İslâmiyeti âdete, modaya göre değiştirmeye, böylece mason üstatlarının gözüne girip sandalye, koltuk kapmaya kalkıştılar. Dünyalık için dinlerini sattılar. Ziya Gökalp, bu hizmetine karşılık, İttihatçıların genel merkez üyeliğine getirildi. Bunun dediği gibi, İslâmiyet âdetlere yer verseydi, daha kuruluşunda cahil Arapların kötü âdetlerini yasak etmez, o zamanın en kıymetli âdeti olan ve Kâbe'nin içine kadar girmiş bulunan putperestliği hoş görürdü.

***

Sual: Ağzın içinde kuru yer kalırsa yani diş kaplatınca ve doldurunca, gusül abdesti sahih olur mu? Dolgusu veya kaplaması olan ne yapmalıdır?

Cevap: Hanefî mezhebinde dişlerin arası ve diş çukuru ıslanmazsa gusül tamam olmaz. Bunun için, diş kaplatınca ve doldurunca, gusül abdesti sahih olmaz. İnsan cenabetlikten kurtulmaz. Evet, imâm-ı Muhammede göre sallanan dişleri altın tel ile bağlamak ve düşen, çıkarılan diş yerine altın diş takmak câizdir. İmâm-ı a'zam ise, altın câiz olmadığını ictihad buyurmuştur. İmâm-ı Ebû Yûsüf, bir rivayette, imâm-ı Muhammed gibi buyurmuştur. Eshâb-ı kiramdan Arfece bin Sa'da, altın burun takması için izin verilmesi, İmâm-ı a'zama göre, yalnız Arfeceye mahsustur denilmiştir. Nitekim Zübeyr ve Abdürrahmân "radıyallahü teâlâ anhümâ" için, ipek giymelerine izin verilmişti ve yalnız bunlara mahsustu, denilmiştir. Fakat, fetva, İmâm-ı Muhammed kavli ile olup, gusül abdesti alırken çıkarılabilen takma diş, kulak ve burunun, altından olmaları câiz görülmüştür. İmamlarımızın bu ayrılığı, takma dişin ve sallanan dişe sarılan tellerin altından olup olmamasındadır ve gusle mâni olmayacak şekilde çıkarılması mümkün olduğu hâldedir. Yoksa, gusül bahsinde, Hanefi mezhebinin bütün imamları, dişlerin ıslanması lâzım olduğunu söylemektedir. Yani, altın, gümüş ve necis olmayan başka maddelerden yapılan kaplama ve dolguların altlarına su geçmeyince, Hanefi mezhebi âlimlerinin hepsine göre, gusül abdesti câiz olmaz.

İbadet yapmakta veya haramdan sakınmakta, harac olunca, harac bulunmayan başka mezhebi taklid etmek lâzım olduğu, birçok kitaplarda, meselâ (İbni Âbidîn)de yazılıdır. Kaplama ve dolgusu olan Hanefiler, dört mezhep için söylenmiş olan (Ümmetimin müctehidleri arasındaki ayrılık, rahmet-i ilâhiyyedir) hadîs-i şerifindeki rahmete kavuşarak, Maliki veya Şâfiî mezhebine uymakla, cenabetlikten kurtuluyor. Çünkü, Şâfiî ve Maliki mezheplerinde gusül abdesti alırken, ağzı, burnu yıkamak farz değildir. Niyet etmek, farzdır. Hanefî mezhebindeki bir kimsenin, dişleri kaplama ve dolgulu iken gusül abdesti sahih olmadığından, namazları da sahih olmaz.

Maliki veya Şâfiî mezhebini taklid etmek için, gusülde, abdest almakta ve namazda niyet ederken, bu mezhebe de tâbi olduğunu hatırlamak yetişir. Yani, gusül abdesti almağa başlarken (Niyet ettim gusül abdesti almağa ve Maliki veya Şâfiî mezhebine uymağa) sözünü kalbinden geçiren bir kimsenin gusül abdesti sahih olur. Ağzında kaplama veya dolgu bulunan Hanefi mezhebindeki bir kimse, böyle niyet edince, boy abdesti sahih olur. Cünüplükten kurtulur, temiz olur. Böyle kimsenin, namaz kılacağı ve Kur'ân-ı kerimi tutacağı zaman, Maliki veya Şâfiî mezhebine göre de abdest alması lâzımdır. Şâfiî veya Maliki mezhebini taklide başlayıncaya kadar kılmış olduğu namazları kaza etmelidir. (Tam İlmihal s. 133)

İnsan nimetleri, Cennete kendi götürmektedir
Sual: İnsanın, Cennetteki nimetleri veya Cehennemdeki azapları bu dünyadan kendisinin götürdüğü bildirmektedir. Bu nasıl olmaktadır? Alem-i misale inanmak ile ahirete inanmak aynı mıdır?

Cevap: Tasavvuf mütehassısları "rahime-hümullahü teâlâ" diyor ki, insan ölünce, ruhu bedenden ayrılır. İnsanın dünyada iken yaptığı iyi işleri, imanı ve güzel ahlâkı, nurlar, ışıklar, bostanlar, çiçekler, huriler, köşkler, inciler şeklini alırlar. Cahilliği, sapıklığı, kötü huyları da, ateşler, karanlıklar, akrepler, yılanlar şeklinde görünürler. İmanlı ve iyi huylu ruh, nimetleri Cennetlere kendi götürmektedir. Kâfir ve fasık ruhlar da, ateşleri, azabları, kendisi birlikte götürür. Ruh, bu cisim âleminde kaldıkça, yüklendiği bu şeyleri anlayamaz. Bedene bağlılığı ve cisim âlemine dalmış olması, onları anlamasına mâni olur. Ruh, bedenden ayrılınca, bu engeller kalmaz. O zaman, kendinde bulunan iyi ve kötü yükleri, onlara uygun şekillerde görmeğe başlar. İnsanın dünyadaki hâli, bir sarhoşa benzer. Ölmek, sarhoşun ayılması demektir. Sarhoşun yanına sevdiği kimseler toplanır, sevdiği hediyeler gelirse, yahut, koynuna akrepler, yılanlar girerse, hiçbirini duymaz. Ayılınca, bunları görür, anlar. Bu (Ahiret hâlleri), âlem-i misâl hâlleri gibidir.

Şihâbüddîn-i Sühreverdî "rahmetullahi aleyh" buyuruyor ki, (Milyonlarca yıldızın bir araya gelip bir sistem kurduğunu ve her sistemin boşlukta bozulmadan hareket ettiğini söyleyen astronomi adamlarının sözlerine, görmeden inanıldığı gibi, tasavvufçuların keşfettikleri, bildirdikleri âlem-i misâl ve ruh âlemine de inanmak lâzım gelir). İnkâr edenlere değil, haber verenlere inanmak doğru olur. [Aklı olan, fen bilgisinden haberi olan, Allahü teâlânın varlığını ve birliğini hemen anlar ve ispat eder. Ahirete inanmak, böyle değildir. Buna, Allahü teâlâ haber verdiği için inanılır.] (İslâm Ahlâkı s. 145)

***

Sual: Bazı kimseler; insan, namaz kılıp, her ibadeti, her iyiliği yaptığı halde, bir kelime söylemekle kafir olur mu diyorlar. Bunlara nasıl cevap vermelidir?

Cevap: Bu konuda Kâdî zâde Ahmed efendi Birgivî şerhinde buyuruyor ki:

"Bir kafir, bir kelime-i tevhid söylemekle mümin olduğu gibi, bir mümin de, bir söz söylemekle kafir olur. Erkek veya kadın inadî küfür ile mürted olunca, nikahı fesih olup gider ki, bu talak demek değildir. Bunun için, üçten fazla imanını ve nikahını tazelemeleri, hullesiz caiz olur."

Yalnız birinin nikahı tazelemesi yetişmez. Erkek ile zevcesinin, iki şahit yanında nikahı tazelemeleri lazımdır. Şafi mezhebinde iddet zamanı içinde tevbe ederse, tecdid-i nikah lazım olmaz. Hanefi mezhebinde olan, kolaylık olması için, nikahını yenilemeye, zevcesinden vekalet almalı, iki şahit yanında;

"Öteden beri nikahım altında bulunan zevcemi, onun tarafından vekil olarak ve tarafımdan asil olarak kendime tezvic ettim" demelidir.

Camilerde cemaatin çok olduğu bir namazın duasından sonra, imam efendi, tecdid-i iman ve nikah duasını cemaat ile birlikte okursa, cemaat birbirlerine şahit olmuş, nikahları da tazelenmiş olur.

Son nefeste Müslümanın tevbe etmesi sahih olur. Fakat, kafirin imana gelmesi sahih olmaz. Her Müslüman, sabah ve akşam, şu iman duasını okumalıdır:

(Allahümme innî e'ûzü bike min en-üşrike bike şey-en ve ene a'lemü ve estagfirü-ke li-mâ lâ-a'lemü inneke ente allâmülguyûb.)

Sabah duası gece yarısında okumaya başlanır. Akşam duası zevalden başlar. Mürted olduğunu inkar etmek de, tevbe olur.

***

Sual: İnsanların ayıplarını araştırmak, yüzlerine vurmak, dinimizce doğru bir şey midir?

Cevap: Müslümanların ayıplarını örtmek, gizli günahlarını yaymamak ve kusurlarını affetmek çok sevaptır. Küçüklere, emri altında bulunanlara, hanıma, çocuklara, talebeye, askere, işçiye, fakirlere merhamet etmelidir. Kusurlarını yüzlerine vurmamalıdır. Olur olmaz sebeplerle onları incitmemeli, dövmemeli ve sövmemelidir.

***

Sual: Mürted ne demektir ve hangi sebepten dolayı bir Müslüman mürted olmaktadır?

Cevap: Bir Müslüman, imanın yok olmasına sebep olacağı sözbirliği ile bildirilmiş olan şeyleri amden, istekle söyler veya yaparsa, kafir olur. Bu şekilde imanını kaybedene Mürted denir.

Namazı vaktinde kılamamak için özür
Sual: Bir kimse, hangi sebeplerden dolayı namazı vaktinde kılamazsa, kendisine günah olmaz?

Cevap: Farz ve vacib olan bir namazı bile bile kazaya bırakabilmek için, iki özür vardır:

Biri, düşman karşısında olmaktır.

İkincisi, seferde yani üç günlük yol gitmeye niyeti olmasa bile, yolda bulunan kimsenin hırsızdan, yırtıcı hayvandan, selden, fırtınadan korkmasıdır. Bunlar, oturarak ve herhangi bir tarafa dönerek veya hayvan üzerinde ima ile de kılamadığı zaman, kazaya bırakabilir. Bu iki sebep ve uyku, unutmak sebebi ile namazı vaktinde kılamamak, kaçırmak günah olmaz.

***

Sual: Hasta olup namazını kılamayan kimse, eğer iyi olamazsa, kılamadığı namazlar için kefaret yapılmasını vasiyet edebilir mi?

Cevap: Namazlarını ima ile dahi kılması mümkün iken, kılmadan ölüm haline gelen kimsenin, namazlarının kefareti yapılması için vasiyet etmesi lazımdır. Namaz kefareti, her vakit namaz için, bir Müslüman fakire yarım sâ' yani binyediyüzelli gram buğday vermektir. Bunu, vasiyet ettiği kimse veya varisi verir. Vasiyet edenin bıraktığı malın üçte birinden verilmesi lazımdır. Ölürken vasiyet etmedi ise, kimsenin vermesi lazım olmaz.

***

Sual: Kazaya kalan oruçların kazasında ve vaktinde yapılmayan tilavet secdelerinin yapılmasında, acele edilmezse günah olur mu?

Cevap: Secde-i tilâvet ve oruc kazası, acele değildir. Gecikirse günah olmaz.

***

Sual: Kış aylarında, gecelerin uzun olması sebebiyle yatsıyı geç kılmanın mahzuru olur mu?

Cevap: Kış aylarında, yatsıyı vaktinin üçte birine kadar geciktirmek müstehabdır.

***

Sual: Namaz vaktinde uyku bastırsa, biraz uyuyup sonra kalkar namazı kılarım diyerek uyumanın mahzuru olur mu?

Cevap: Bu konuda fıkıh kitaplarında deniyor ki:

"Vakit girdikten sonra uyuyup namazı kaçırmak, haram olmaz ise de tahrimen mekruhtur. Birisine tembih ederek veya saati kurarak uyanmayı temin edince ve vakit girmeden evvel uyumak mekruh olmaz."

***

Sual: Bir kimse, namaz kılması mekruh olmayan vakitlerde nafile namaza başlasa, sonra da bu namazı bozsa, bunu kaza etmesi gerekir mi?

Cevap: Her cins namazı vaktinde kılmaya eda denir. Nafile namazı kılmaya başlandığı vakit, bu nafile namazın vakti olur ve tamamlanması vacib olur. Fasid olursa, yani bozulursa kazası vacib olur.

***

Sual: Tadil-i erkân nedir, bilerek veya bilmeyerek yapılmazsa telafisi var mıdır, ne yapmak gerekir, terk etmenin zararları nelerdir?

Cevap: Namazın beş yerinde, tadil-i erkânı, unutmadığı hâlde, bilerek terk etse, İmâm-ı Ebû Yûsüfe göre "rahime-hullahü teâlâ", namazı fasit olur. Tarafeyne göre, fasit olmaz. Lakin vacibin kasten terki dolayısı ile, noksanın cebri için iade lâzım gelir. Unutarak terk edince (Secde-i sehv) lâzım olur.

Tadil-i erkânın terkinden, yirmialtı kadar zarar vardır:

1- Fakirliğe sebep olur.

2- Ahiret uleması, ona buğz eder.

3- Adaletten düşer, şehadeti makbul olmaz.

4- Namaz kıldığı mekan, kıyamet gününde aleyhine şehadet eder.

5- Bir kimse, tadil-i erkânsız namaz kılarken biri görüp söylemese günahkar olur.

6- O namazın tekrar kılınması vacib olur.

7- İmansız ölümüne sebep olur.

8- Namazın hırsızı olur.

9- Kıldığı namazı, eski bez gibi -yevm-i cezada- yüzüne vurulur.

10- Allahü teâlânın merhametinden mahrum olur.

11- Allahü teâlâya münacatta, sû-i edeb etmiş olur.

12- Namazın fazla olan sevabından mahrum olur.

13- Sair ibadetlerin sevabının verilmemesine sebep olur.

14- Cehenneme müstahak olur.

15- Cahiller onu görüp, tadil-i erkânı terk etmelerine sebep olur. Bunun içindir ki, din adamının günah işlemesi, daha çok azab çekmesine sebep olur.

16- İmamına muhalefet etmiş olur.

17- İntikalatta olan sünnetleri terk etmiş olur.

18- Allahü azîm-üş-şanın gazabına duçar olur.

19- Şeytanı sevindirmiş olur.

20- Cennetten uzak olur.

21- Cehenneme yakın olur.

22- Kendi nefsine zulüm etmiş olur.

23- Nefsini mülevves etmiş olur.

24- Sağında ve solunda olan meleklere eziyet etmiş olur.

25- Resûlullahı "sallallahü aleyhi ve sellem" mahzun etmiş olur.

26- Bütün mahlûkata zararı dokunur. Zira o kimsenin günahı sebebine, yağmurlar yağmaz, yerde ekinler bitmez ve vakitsiz olarak yağmur yağmış olup, fayda yerine zarar vermiş olur. (İslâm Ahlâkı s. 259)

Sakal uzatmak veya sakalı kazımak
Sual: İslâmiyette sakal uzatmanın veya sakalı kazımanın hükmü nedir?

Cevap: Yûsüf Kardâvî (El-helal-ü vel-haram-ü fil-İslâm) kitabının, dördüncü baskısının, seksenbirinci sahifesinde diyor ki: (Buhârî)deki hadîs-i şerifte, (Müşriklere muhalefet ediniz! Sakalınızı uzatınız! Bıyığınızı kısaltınız!) buyuruldu. Bu hadîs-i şerif, sakalı kazımağı ve bir tutamdan kısa yapmağı men etmektedir. Ateşe tapanlar, sakallarını kesiyor. Kazıyanları da oluyordu. Hadîs-i şerifte, bunlara muhalefet etmemiz emir olundu.

Fıkıh âlimlerinin bazısı bu hadîs-i şerif, sakal uzatmanın vacib olduğunu, sakal kazımanın haram olduğunu gösteriyor dedi. Bunlar arasında İbni Teymiyye, sakalı kesmeğe karşı pek şiddetli yazmaktadır. Bazı âlimler ise, sakal uzatmanın âdet olduğunu, ibadet olmadığını bildirdi. Feth kitabı, Iyâddan alarak, [özürsüz] sakal kazımanın mekruh olduğunu yazmaktadır. Doğrusu da budur. Bu hadîs-i şerif, sakal uzatmanın vacib olduğunu gösteriyor denilemez. Çünkü, (Buhârî)de yazılı hadîs-i şerifte, (Yahudiler ve Hristiyanlar [saçlarını, sakallarını] boyamıyorlar. Siz onlara muhalefet ediniz!). Yani, siz boyayınız buyuruldu.

Bu hadîs-i şerif, saç sakal boyamanın vacib olduğunu göstermiyor. Müstehab olduğunu gösteriyor. Çünkü, Eshâb-ı kiramın bir kısmı boyadı. Çoğu boyamadı. Vacib olsaydı hepsi boyardı. Sakal uzatmağı emir eden hadîs-i şerif de böyle olup, sakal uzatmanın vacib olduğunu değil, müstehab olduğunu bildirmektedir. İslâm âlimlerinden hiç birinin sakalını kazıdığı haber verilmedi. Çünkü, onların zamanlarında sakal bırakmak âdet idi. [Müslümanların âdetine uymamak, şöhret olur. Mekruh olur. Fitneye sebep olursa, haram olur.]

Kardâvîden tercüme tamam oldu. Kardâvî, kitabının önsözünde, dört mezhebin fıkıh bilgilerini birbirlerine karıştırdığını, tek bir mezhebi taklid etmenin uygun olmadığını yazıyor. Böylece, Ehl-i sünnet âlimlerinin yolundan ayrılıyor. Ehl-i sünnet âlimleri "rahime-hümullahü teâlâ", her Müslümanın dört mezhepten birini taklid etmesi lâzım olduğunu, mezhepleri karıştıranın mezhepsiz hatta zındık olacağını bildiriyorlar.

Bununla beraber, Kardâvînin sakal hakkındaki yazısı, Hanefi mezhebinin reyini açıkladığı için, vesika olarak alınması uygun görüldü. (İslâm Ahlâkı s. 200)

18 Eylül 2019 Çarşamba

Elinde yara olanın abdest alması
Sual: Elinde yara olup suyu kullanamayan abdestini nasıl alabilir? Namaz vakti çıkacak olursa teyemmüm edilebilir mi?

Cevap: (Halebî)de, mesh bahsi sonunda diyor ki, (Bir veya iki elinde çatlak, ekzama veya başka yara olup, bunları ıslatmak zarar verirse, bu kimse abdest alamaz. Bu sebepten abdest alamayan kimseye, hatır ile veya para ile başkasının abdest aldırması, İmâm-ı a'zama göre müstehabtır. Başkasından yardım istemeden teyemmüm edip kılarsa, namazı kabul olur. Yardımcı veya para bulamazsa, teyemmüm etmesi, imâmeyne göre de, câiz olur). Bundan anlaşılıyor ki, yaralı eline eldiven takıp, eldiven ile abdest alabilirse, böyle abdest alması lâzım olur.

Abdestsiz veya gusülsüz kimse, cenaze ve bayram namazlarını kaçırmamak için, su var iken bile, teyemmüm edebilir. Cuma namazını ve beş vakit namazdan herhangi birinin vaktini kaçırmak korkusu olsa, su varken, teyemmüm edemez. Gusül veya abdest lâzımdır. Namaz vakti kaçarsa, kaza eder. Meselâ, sabah güneş doğması yakın iken uyanan kimse, cünüp ise ve hayız ve nifastan kesilmiş ise, acele gusül eder. Güneş doğarsa, sabah namazını, kerahet vakti çıkınca, sünneti ile birlikte kaza eder. (Teyemmüm), lügatte kastetmek, demektir. (Tam İlmihal s. 149)

***
Sual: Bazı kimseler, Peygamberimiz ve ilk Müslümanlar açlık çekerek ruhen yükseldiler diyerek, aç kalmayı tavsiye ediyorlar. Gerçekten yükselmek için aç mı kalmak gerekir?

Cevap: Bu konuda, İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât kitabında buyuruyor ki:

"Din büyüklerinin yolunda, sünnet-i seniyyeye uymak, hâllerini örtmeye çalışmak, orta hâlli yaşamak, yiyecekte, giyecekte ve her şeyde orta hâli gözetmek vardır. Cahiller bunları riyazet saymazlar. Bunlara göre riyazet, yalnız açlık çekmektir. Çok aç kalmayı pek kıymetli sanırlar. Çünkü, hayvanlar gibi yaşayan bu kimseler, yemeye, içmeye çok önem verirler, hep bunları düşünürler. Bunun için, yememek, içmemek bunlara ağır riyazet görünür. Bu cahiller, sünnete uymaya ve benzerlerine hiç kıymet vermezler. Bu yolun büyüklerine, hâllerini örtmeye çalışmak ve cahillerin kıymet verdikleri riyazetleri yapmamak lazımdır. Açlık çekmek gibi böyle riyazetleri cahiller beğenir, şöhrete sebep olur ve sonu kötü olur. Resûlullah efendimiz; (Dinde ve dünyada parmakla gösterilmesi, insana kötülük olarak yetişir. Bundan ancak Allahü teâlânın koruduğu kimse kurtulur) buyurdu.

Uzun açlıklar çekmek, yemekte ve içmekte orta dereceyi gözetmekten daha kolaydır. Orta hâli gözetmek riyazetinin, çok aç kalmak riyazetinden daha üstün olduğu meydandadır. Yiyecekte, giyecekte ve her işte orta dereceyi gözetmek çok iyidir.

Hak teâlâ, Peygamber Efendimize kırk erkek kuvveti ihsan etmişti. Bu kuvveti ile ağır açlıklara dayanırdı. Eshâb-ı kiram da, insanların en iyisinin sohbeti yardımı ile bu yüke katlanırlardı. Bu yüzden işlerinde ve çalışmalarında hiçbir bozukluk ve gevşeklik olmazdı. Aç iken muharebede düşmanla çarpışırlardı. Eshâb-ı kiramdan başkaları, böyle aç kalsalar, edebleri, sünnetleri, belki de farzları yapamaz hâle gelirlerdi. Gücü yok iken, bu işte Eshâb-ı kirama benzemeye kalkışmak, kendini sünnetleri ve farzları yapamayacak hâle sokmak olur. Hazret-i Ebu Bekir, Peygamber Efendimiz gibi her gün oruç tutmak istedi. Zayıflayıp, takati kalmayınca, Resûlullah Efendimiz, buna üzülerek; (İçinizde benim gibi kim vardır? Rabbimin huzurunda kalırım. Oradan yerim ve içerim) buyurdu. Görülüyor ki, gücü yetmediği şeyi yapmaya kalkışmak iyi değildir."

***

Sual: Abdest ve gusül için hangi hallerde teyemmüm edilebilir?

Cevap: Abdest ve gusül için su bulamamak, kullanamamak, yedi türlü olur:

1- Sudan bir mil uzak olan, niyet etmek şartı ile, teyemmüm eder. Bir mil, dörtbin zrâ'dır ki, 1920 metre eder. Şehirde her zaman su aramak farzdır.

2- Hastanın, abdest veya gusül ile veya hareket etmek ile, hastalığının artacağı veya iyi olması uzayacağı, kendi tecrübesi ile veya mütehassıs ve açıkça günah işlemeyen Müslüman bir doktorun söylemesi ile anlaşılırsa, teyemmüm eder. Hastalıktan sonra, ellerde ve ayaklardaki hâlsizlik de özürdür. İhtiyarlardaki hâlsizlik de böyledir. Bunlar, namazlarını oturarak kılar.

3- Abdest ve gusül yapamayacak kadar bir hasta, para ile dahi, bir yardımcı bulamazsa, teyemmüm eder. Yardımcı ile de teyemmüm edemeyen kılmaz. İyi olunca kaza eder. Zevc ve zevcenin birbirlerine abdest aldırmaları vacib değildir.

4- Gusül abdesti alınca, soğuktan ölmek veya hasta olmak tehlikesi varsa, şehirde dahi olsa, hamam parası yoksa ve başka çare bulamazsa, gusül abdesti için teyemmüm eder ve su ile abdest alır.

5- Su yakın ise de, su yanında düşman, yırtıcı, zehirli hayvan, ateş veya nöbetçi varsa veya kendisi mahpus ise veya abdest alırsan seni öldürürüz, malını alırız diye korkuturlarsa, teyemmüm ederek kılar ise de, bu sebepler kul tarafından oldukları için, gusül ve abdest alınca, bu namazları tekrar kılması lâzımdır.

6- Yolcunun fazla suyu varsa da, kendinin ve yol arkadaşlarının içmesine ve necaseti temizlemesine ve hayvanlarına lâzım olursa, teyemmüm eder. Bu su ile gusül edip, necaset ile kılarsa, kabul olur ise de, günaha girer. Önce teyemmüm edip, sonra necaseti yıkarsa, tekrar teyemmüm etmesi lâzım olur. Çünkü su varken, teyemmüm edilmez. Cünüp kimse, bedeninin bir kısmını yıkayacak kadar veya abdest alacak kadar su bulursa, abdest ve gusül için, bir teyemmüm eder. Teyemmümden sonra, abdesti bozulursa, o su ile, sonra abdest alır. Abdest ve gusülde, bedene dökülen su, bir yere düşünce [elbisesine değil], pis olur ve insan içemez. Hayvana içirilebilir. Susuzluktan ölecek kimse, fazla suyu olandan satın alır. Satmaz ise, zor ile, kavga ve tehdit ile alır. Abdest için su, zor ile alınamaz.

7- Kuyudan su çıkarmak için, kova, ip veya para ile inecek kimse bulamayan, teyemmüm eder ve su bulunca, namazı iade etmez.

Yukarıda yazılı sebeplerden birisi ile teyemmüm edildikte, bu sebep bitince, teyemmüm bozulur. Sebep bitmeden, başka bir sebep hâsıl olur ve sonra birinci sebep biterse, birinci teyemmüm yine bozulur. Yeniden teyemmüm etmek lâzım olur.

Teyemmüm, Hanefide, vakit girmeden önce de sahihtir. Diğer üç mezhepte, vakit girmeden önce sahih değildir.(Tam İlmihal s. 149)