9 Haziran 2020 Salı

Sekiz ana kötü huy

Sual: Din kitaplarında, iyi ve güzel huyların yanı sıra kötü huylardan da bahsedilmektedir. Bu kötü huyların esası, temeli nelerdir?

Cevap: Bu konu, İslâm Ahlâkı kitabında şöyle açıklanmaktadır:

"Dört esas iyi huya karşılık, sekiz ana kötü huy olur ki bunlar:

1- Cerbeze olup, hikmetin aşırı olmasına denir. Ahlakı ve işleri incelemek, anlamak kuvvetini, lüzumsuz yerlerde kullanmaktır. Hile yapmak, aldatmak, haram işleri neşretmek, yaymak gibi. Ruhun fen kuvvetini yani aklı, aşırı kullanmak cerbeze olmaz. Kötü olmaz. Din bilgilerini, fen bilgilerini ve matematiği ilerletmek için, ne kadar çok çalışır, inceler, araştırırsa, o kadar çok iyi olur.

2- Belâdet, eblehliktir. Aklı kullanmamaktır. Ahmaklık da denir. Kalın kafalılıktır. Öğrenmesi ve işlemesi, yapması kusurlu olur. İyiyi kötüden ayıramaz.

3- Tehevvürdür. Çabuk kızmak demektir. Şecaat, kahramanlık iyi huyunun aşırı olmasıdır. Akıllı tanınan kimselerin beğenmeyeceği işler yapmaya kalkışmaktır. Ruhunu veya bedenini boş yere yorar.

4- Cübndür. Korkaklık demektir. Şecaatin lüzumundan az olmasıdır. Korkmak caiz olmayan yerde korkaklık gösterir.

5- Fücûrdur. İffetin aşırı olmasıdır. Dünya lezzetlerine düşkün olur. İslâmiyetin ve aklın beğenmediği taşkınlıkları yapar.

6- İffetin az olmasıdır. Humud, yani miskinliktir. İslâmiyetin ve aklın izin verdiği arzularını bırakmaktır. Bedeni zayıflar, kuvveti gider, hasta olur, nesli tükenir.

7- Zulümdür. Adaletin sınırını aşmaktır. Başkasının hakkına tecavüz etmektir. Başkasının malına, canına, namusuna zarar verir.

8- Haysiyetsizliktir. Kendisine karşı yapılan zulüm, işkence ve hakaretleri kabul eder. Adaletin noksan olmasıdır. Adalette bütün iyilikler toplandığı gibi, zulümde de, kötülükler toplanmıştır."

***

Sual: Allahü teâlânın, kullarından yapmalarını istediği ve yapmamalarını istediği ilk, birinci emri nedir?

Cevap: Allahü teâlânın, kullarına birinci olarak emri, iman etmeleridir. Kullarına birinci olarak yasak ettiği şey de küfür yani inkardır.

***

Sual: Din kitaplarında geçen Muhâlefetün lil-havâdis ne demektir, anlamı nedir?

Cevap: Muhâlefetün lil-havâdis, Allahü teâlânın zati sıfatlarındandır ve Allahü teâlânın zatında ve sıfatlarında, yaratılanlardan hiçbir şeye ve hiçbir kimseye benzememesi demektir.

***

Sual: Müslümanın, Allahü teâlânın emir ve yasaklarının bir kaçını inkar etmesi durumunda Müslüman olması devam eder mi?

Cevap: Bir çocuk baliğ olduğu zaman ve bir kâfir (Kelime-i tevhid) söyleyince, yani, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah) deyince ve bunun manasını bilip inanınca (Müslüman) olur. Kâfirin günahlarının hepsi hemen af olur. Fakat, bunların her Müslüman gibi, imkan bulunca, imanın altı şartını, yani Amentüyü ezberlemeleri ve manasını öğrenerek bunlara inanmaları ve (İslâmiyetin hepsini, yani Muhammed aleyhisselâmın söylediği emirlerin ve yasakların hepsini Allahü teâlânın bildirmiş olduğuna inandım) demeleri lâzımdır.

Daha sonra imkan buldukça, bütün huylardan ve karşılaştığı işlerden farz olanları, yani emir olunanları ve haram olanları, yani yasak edilmiş olanları öğrenmesi de farzdır. Bunları öğrenmenin ve herhangi bir farzı yapmanın ve herhangi bir haramdan sakınmanın farz olduğunu inkar ederse, yani inanmazsa, ehemmiyet vermezse, imanı gider. (Mürted) olur. Yani bu öğrendiklerinden birini, mesela kadınların örtünmelerini beğenmezse mürted olur. Mürted, irtidâdına sebep olan şeyden tevbe etmedikçe, (Lâ ilâhe illallah) demekle ve İslâmiyetin bazı emirlerini yapmakla, mesela namaz kılmakla, oruç tutmakla, hacca gitmekle, hayrat ve hasenat yapmakla Müslüman olmaz. Bu iyiliklerinin ahirette hiç faydasını görmez. İnkarından, yani inanmadığı şeyden tevbe etmesi, pişman olması lâzımdır. (İslâm Ahlâkı s. 308)

Kâfirlerin yaptıkları ve kullandıkları şeyler

Sual: Kâfirlerin yaptıkları ve kullandıkları şeyleri Müslümanların yapması ve kullanması caiz midir?

Cevap: İbni Âbidîn "rahmetullahi teâlâ aleyh", namazın mekruhlarını anlatırken buyuruyor ki; (Kâfirlerin yaptıkları ve kullandıkları şeyler iki kısımdır:

Birisi, âdet olarak, yani her kavmin, her memleketin âdeti olarak yaptıkları şeylerdir. Bunlardan, haram olmayıp, insanlara faydalı olanları yapmak ve kâfirlere benzemeği düşünmeyerek kullanmak hiç günah değildir. [Pantolon, fes ve çeşitli ayakkabı, çatal, kaşık kullanmak, yemeği masada yemek ve herkesin önüne tabaklar içinde koymak ve ekmeği bıçak ile dilimlere ayırmak ve çeşitli eşya ve aletleri kullanmak, hep âdete bağlı şeyler olup mubahtırlar. Bunları kullanmak, bid'at olmaz, günah olmaz.] Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" papazların kullandığı ayakkabıyı kullanmıştır). Bunlardan, faydalı olmayanları ve çirkin ve mezmûm olanları kullanmak ve yapmak haram olur. Fakat, iki Müslüman bunları kullanınca (Âdet-i islâm) olur ve üçüncü kullanan Müslümana haram olmaz. Birinci ve ikinci Müslüman günahkâr olursa da, başkaları olmaz. (Kâmûs-ül-a'lâm)da, Timürtaş paşada diyor ki, (Osmanlı sancağının rengini ve [bugünkü ay-yıldızlı Türk bayrağının] şeklini tayin eden ve o zamana kadar beyaz olan fesi kırmızıya boyayan, Timürtaş paşadır). Abbasî devletinin bayrağı siyah idi. Halife Memûn zamanında yeşile çevrildi. Görülüyor ki, fes Macarlardan alınmamıştır. Türk yapısıdır.

(Birgivî vasıyyetnâmesi)nde diyor ki, (Kâfirlerin kullandıkları şeylerin ikinci kısmı, ibadet olarak yaptıkları ve kâfirlik alâmeti olan ve İslâmiyeti inkâr etmek ve inanmamak alâmeti olan ve tahkir etmemiz vacib olan şeylerdir ki, bunları yapan ve kullanan kâfir olur. Bunlar, ölümle veya bir uzvun kesilmesi ile veya bunlara sebep olan, şiddetli dayak, hapis, bütün malını almak ile tehdit edilmedikçe kullanılamaz. Bunlardan meşhur olanlarını bilmeyerek veya şaka olarak veya herkesi güldürmek için yapan da, kâfir olur. Meselâ, papazların ibadetlerine mahsus şeyi kullanmak küfür olur. Buna (Küfr-i hükmî) denir.) Onlara mahsus olan şeyleri kullanmanın küfür olduğu, İslâm âlimlerinin temel kitaplarında yazılıdır. Din düşmanları, Müslümanları aldatmak için, kâfirlerin âdetlerini, bayramlarını, Müslüman âdeti, Müslümanların mübarek günü diyerek, bunların gâvurluk ve kâfirlik olduğunu örtmeğe uğraşıyorlar. Büyük Kostantinin Hristiyanlık dinine karıştırdığı Noel gecesini ve Cemşîdin ortaya çıkardığı Nevruz günü mecusi bayramını, millî bayram olarak tanıtıyorlar. Müslümanların bu günlerde bayram yapmalarını istiyorlar. Genç ve saf Müslümanlar bunlara aldanmamalıdır. Güvendikleri hâlis Müslümanlara, namaz kılan akrabalarına, dinini bilen baba dostlarına sorup öğrenmelidir. Bugün bütün dünyada, gerek imanı ve küfrü tanımakta, gerekse ibadetleri doğru yapmakta, cahillik özür değildir. Meşhur olan din bilgilerini bilmediği için aldanan, Cehennemden kurtulamayacaktır. Allahü teâlâ, bugün, dinini dünyanın her tarafına duyurmuş, imanı, helali, haramı, farzları, güzel ahlâkı öğrenmek pek kolaylaşmıştır. Bunları, lüzumu kadar öğrenmek farzdır. Öğrenmeyip cahil kalan farzı terk etmiş olur. Öğrenmeğe lüzum görmeyen, ehemmiyet vermeyen kâfir olur. (Tam İlmihal s. 52)

***

Sual: Namaz kılarken, kıraat olarak okunan sûreleri sıra ile mi okumalı, birinci ve ikinci rekatlerde okunan âyet miktarları farklı mı olmalı, imam ve cemaat için bu hükümler aynı mıdır ve bu konularda nelere dikkat etmelidir?

Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde buyuruluyor ki:

"İmamın Cuma ve bayram namazlarından başka her namazda, birinci rekatte, ikinci rekatte okuduğunun iki misli uzun okuması sünnettir. Yalnız kılan, her rekatte aynı miktarda okuyabilir. Her namazda, ikinci rekatte, birinciden üç âyet uzun okumak mekruhtur. İmamın aynı namazların aynı rekatlerinde, aynı âyetleri okumayı adet edinmesi mekruhtur. Yalnız kılanlar için de her namaz için böyledir denildi. Ara sıra başka âyet de okumalıdır. Birinci rekatte okuduğunu, ikinci rekatte de okumak tenzihen mekruhtur. Birincide Kul'e'ûzü bi-Rabbinnâs okursa, ikincide tekrar okur. Çünkü, tersine okumak, daha kerihtir. İkincide, birincideki âyetin devamını okumak efdaldir. İkincide, birinci rekatte okuduğundan sonraki bir kısa sûreyi atlayarak, daha sonrakini okumak mekruhtur. Bir rekatte, sıra ile birkaç sûre okumak mekruh değil ise de, bir sûre okumak efdaldir. İkincide, birincide okuduğundan önceki âyetleri veya sûreleri okumak mekruhtur. Kur'ân-ı kerimi mushaftaki sıra ile okumak, her zaman vaciptir. Hatim indirirken, Kul'e'ûzüleri okuduktan sonra, hemen Fatiha ve Bakara sûresi başından beş âyet okumak çok sevaptır. Bir kısa sûre kadar üç âyet okumak, bir uzun âyet okumaktan efdaldir."

***

Sual: Namaz kılarken, namazın farzlarına, vaciplerine, sünnetlerine uyulduğu gibi, namazda mekruh olanlardan da sakınmak gerekir mi?

Cevap: Bu konuda Dürr-ül-muhtâr ve bunun şerhi olan Redd-ül-muhtârda buyuruluyor ki:

"Namazın mekruhları iki türlüdür: Yalnız mekruh denildiği zaman Tahrimen mekruh demektir ki, delilinden zan ile anlaşılan yasaklardır. Yasak olmasına bir delil, senet bulunmayıp, yapılmaması iyi olan şeye Tenzihen mekruh denir. Namaz içindeki vacipleri ve müekked sünnetleri yapmamak Tahrimen, müekked olmayan sünnetleri yapmamak ise Tenzihen mekruhtur. Tenzihi mekruh helale, tahrimi mekruh ise harama yakındır. Mekruh olarak kılınan namaz sahih olur ise de kabul olmaz. Yani, o namaz için vaat edilen sevaba kavuşulamaz."

Kalp uyanık olmalı

Sual: İbadetleri yapmakta zorlananlar var. İslâmiyete uymanın kolay olması için ne yapmalıdır?

Cevap: Kalp ile ve beden ile, İslâmiyetin emirlerine ve yasaklarına uymalı ve kalp, gafletten uyanık olmalıdır. Kalbi uyanık olmayan [yani Allahü teâlânın varlığını, büyüklüğünü ve Cennet nimetlerini ve Cehennem ateşinin şiddetini hatırlamayan, düşünmeyen] kimsenin bedeninin İslâmiyete uyması güç olur. Fıkıh âlimleri fetvaları bildirirler. Bunların yapılmasını kolaylaştırmak, Allah adamlarının işidir. Bedenin İslâmiyete severek ve kolay uyması için, kalbin temiz olması lâzımdır. Fakat yalnız kalbin temiz olmasına, ahlâkın güzel olmasına ehemmiyet verip, bedenin İslâmiyete uymasına ehemmiyet vermeyen kimse, (Mülhid)dir.

Bunun nefsinin parlaması ile hâsıl olan [gaybdan haber vermek, hastaları okuyup üfleyip iyi etmek] gibi âdet dışı başarıları (İstidrac) olup, kendisini ve buna uyanları Cehenneme sürükler. Kalbin temiz ve nefsin mutmainne [uysal] olduğunun alâmeti, bedenin İslâmiyete seve seve uymasıdır. His organlarını ve bedenini İslâmiyete uydurmayanların (Kalbim temizdir. Sen kalbe bak!) demeleri boş laftır. Böyle söylemekle kendilerini ve etrafındakileri aldatmaktadırlar. (İslâm Ahlâkı s. 177)

***

Sual: Cemaatte imama uyanlar kaç çeşittir? Bir rekatte hangi durumda uyulursa imama yetişmiş olunur?

Cevap: Ve dahi, imama uyanlar dört nevdir. Bunlar, Müdrik, Muktedî, Mesbûk, Lâhık diye anılırlar.

1- Müdrik, iftitah tekbirini imam ile birlikte alana denir.

2- Muktedî, iftitah tekbirine yetişemeyene denir.

3- Mesbuk, imam rekatlerin birini veya ikisini kıldıktan sonra uymuş olana denir.

4- Lâhık, iftitah tekbirini imam ile beraber almış, fakat sonra, kendisine hades vaki olduğundan, abdest alıp, tekrar imama uyana denir. Bu kimse, yine evvelce olduğu gibi, kıraatsız, rükû ve sücut tesbihlerini ederek namazını kılar. O kişi, eğer dünya kelâmı söylememiş ise, imamın ardında gibidir. Lakin, camiden çıktıktan sonra, pek yakın yerden abdestini almalıdır. Çok ileriye giderse, namazı fasit olur diyen vardır.

Bir kimse, mescide geldiğinde, imamı, rükûda bulsa ve rükûya yetişeyim diye acele edip, iftitah tekbirini rükûya inerken alsa, imama uymuş olmaz. İmamı, rükûda buldukta, imama uymağa niyet edip, tekbiri ayakta tekmil edip, sonra rükûya gider ve imamın beli ile beraber olup, tesbih ederse, o rekate uymuş olur. Amma rükûya inerken, imamın beli doğrulsa, o rekate yetişmiş olmaz. (İslâm Ahlâkı s. 258)

***

Sual: Mürted olana nasıl muamele edilir? İmanın şartları nelerdir

Cevap: (Dürer ve Gurer)de diyor ki, (Mürted olan erkeğe Müslüman ol denir. Şüphe ettiği şey anlatılır. Zaman isterse, üç gün hapsolunur. Tevbe ederse kabul edilir. Tevbe etmezse, hâkim tarafından öldürülür. Mürted olan kadın öldürülmez. Müslüman oluncaya kadar hapis olunur. Dâr-ül-harbe kaçarsa, Dâr-ül-harbde cariye olmaz. Esir alınırsa cariye olur. Mürted olunca, nikâh fesholur. Bütün malları mülkünden çıkar. Tekrar Müslüman olursa, tekrar mülkü olurlar. Ölünce veya Dar-ül-harbe kaçınca [veya Dâr-ül-harbde mürted olunca] Müslüman vârisine kalır. [Vârisi yoksa, Beyt-ül-mâldan hakkı olanların olur.] Mürted mürtede varis olamaz. Mürted iken kazandıkları mülkü olmaz. Müslümanlara fey olur. Alış veriş ve kira sözleşmeleri ve hediye vermesi bâtıl olur. Tekrar Müslüman olursa, sahih hâle dönerler. Evvelki ibadetlerini kaza etmez. Yalnız, tekrar hac yapması lâzım olur).İmandan sonra, ilk öğrenilecek şey, abdest almak, gusül abdesti ve namazdır.

İmanın altı şartı: Allahü teâlânın var olduğuna ve bir olduğuna ve sıfatlarına inanmak, Meleklere, Peygamberlere, Kitaplara, Ahirette olan şeylere, Kaza ve Kadere imandır. (İslâm Ahlâkı s. 176)

Duanın makbul olması için

Sual: Duanın makbul olması için, ne gibi şartlar vardır?

Cevap: Duanın makbul olması için, beş şart lazımdır:

1 - Müslüman olmak.

2 - Ehl-i sünnet itikadında olmak. Bunun için, dört mezhepten birini taklit etmek lazımdır.

3 - Farzları yapmak. Kazaya kalmış namazları, geceleri de ve sünnetler yerine de kaza ederek, bir an önce ödemelidir.

Farz namazı kazaya kalan kimsenin, sünnet ve nafile namazları ve duaları kabul olmaz. Yani, sahih olsa da sevap verilmez. Şeytan, Müslümanları aldatmak için, farzları ehemmiyetsiz gösterip, sünnet ve nafileleri yapmağa sevk eder. Namazı, vaktin geldiğini bilerek ve evvel vaktinde kılmalıdır.

4 - Haramdan sakınmalıdır. Helal yiyenin duası makbuldür.

5 - Evliyâ-yı kiramdan birini vesile ederek, dua etmelidir.

Hindistan âlimlerinden Muhammed bin Ahmed Zâhid, (Tergîb-üs-salât) kitabının elli-dördüncü faslında, Farisi olarak diyor ki, (hadîs-i şerifte (Duanın kabul olması için, iki şey lazımdır: Birincisi, duayı ihlâs ile yapmalıdır. İkincisi, yediği ve giydiği helalden olmalıdır. Müminin odasında, haramdan bir iplik varsa, bu odada yaptığı duası, hiç kabul olmaz) buyruldu.) İhlâs, Allahü teâlâdan başka, hiçbir şey düşünmeyip, yalnız Allahü teâlâdan istemektir. Bunun için, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi iman etmek ve ahkâm-ı İslâmiyyeye uymak, bilhassa üzerinde kul hakkı bulunmamak ve beş vakit namazı kılmak lazımdır. (İslâm Ahlâkı s. 413)

***

Sual: Sünnet namazı kılmak, farzı vaktinde kılmağa mâni olur veya kaza kılmanın gecikmesine sebep olursa bu sünneti kılmanın dinen mahzuru olur mu?

Cevap: Vaktin sonunda, müekked sünneti kılmak, farzı vaktinde kılmağa mâni olursa, bu sünneti kılmanın haram olacağı fıkıh kitaplarında yazılıdır. Bunun gibi, sünnet namazı kılmak, kaza kılmanın gecikmesine sebep olacağı için, haram olur. Çünkü özürsüz terk edilmiş namazı kaza edecek kadar geçen her zamanda, [yani 6 dakikada] bu büyük günah kat kat artmaktadır. Müslümanları bu büyük felaketten korumak için, bütün fıkıh kitapları, kaza namazlarını geciktirmeden acele kılmak lâzım olduğunu yazmaktadırlar. Farz namazı fevt etmek, yani özür ile vaktinde kılamamak haram olmadığı için, bunların kazalarının müekked sünnetleri kılacak kadar geciktirilmeleri özür sayılmış, bundan fazla geciktirilmelerine izin verilmemiştir. (İslâm Ahlâkı s. 413)

***

Sual: Farz namazı özürsüz terk etmek ve kazasını geciktirmenin mahzurları nelerdir? Kaza kılmayı geciktirmek için neler özür olur?

Cevap: Konyalı Muhammed Hâdimî "rahime-hullahü teâlâ" (Berîka) kitabında, kötü huyların altmışıncısı olan (Günah işlemekte ısrar)ı anlatırken diyor ki: Farz namazı özürsüz vaktinde kılmamak büyük günahtır. Vazife olduğuna ehemmiyet, kıymet vermezse kâfir olur. (Fetâvâ-yı Zeyniyye)de diyor ki, (Günaha hemen, acele tevbe etmek farzdır. Tevbeyi geciktirmeğe de tevbe etmek lâzımdır.) [Görülüyor ki, tevbeyi geciktirmek de günahtır.] Farz namazı özürsüz terk etmekte iki büyük günah vardır: Birincisi, namazı vaktinden sonraya bırakmaktır. Bunun tevbesi, pişman olmak, bir daha kaçırmamağa karar vermektir. İkinci günah, namazı terk etmektir. Bunun tevbesi, hemen, acele kaza etmektir. Kaza etmeği geciktirmek de büyük günahtır. Bunun için de ayrıca tevbe etmek lâzımdır. Çünkü günah işlemekte ısrar etmek, ayrıca büyük günahtır. Küçük günahı işlemekte ısrar etmenin büyük günah olduğu hadîs-i şerifte bildirilmiştir. Farz namazları özürsüz terk etmek haram olduğundan, bunların kazalarını geciktirmek için özür, beş vakit namazın farzlarını geciktirmeğe özür olan şeylerdir. Bu özürler, îmâ ile de kılamayacak kadar ağır hasta olmak, harpte düşmanın, yolculukta hırsızların ve yırtıcı hayvanların hücum etmeleri, unutmak ve uykudur. Ölüm hastalığı hâsıl olursa, öldükten sonra, fidye verilmesi için vasiyet etmek ve mal bırakmak vacip olur. (İslâm Ahlâkı s. 412)

1 Haziran 2020 Pazartesi

Müslüman, ihtilalci, asi olmaz
Sual: Elimde "Cihan Sulhu" diye bir kitap var, yazarı da Seyyit Kutup. Bu kitapta; "Müslümanlar ihtilalci olur. Zulüm, haksızlık yapan hükümete, devlete karşı ihtilal yapar" deniyor. Gerçekten Müslüman böyle mi olmalıdır?
Cevap: 
Müslümanlar ihtilal yapmaz, fitne ve fesat çıkarmaz. Zalim olan hükümete, devlete de isyan etmek günahtır. Kanunlara, emirlere karşı gelmek, cihat olmaz, fitne çıkarmak olur. Seyyit Kutup, Mevdûdî ve bunlara aldananlar, Hac sûresinin 39. âyetine yanlış mana verdikleri için, bu felakete düşmüşlerdir. Bu âyette mealen;

(Müminlere saldıran zalimlerle cihat etmeye izin verildi) buyuruldu. Mekke'de müşrikler, Müslümanlara zulüm edince, bunlarla dövüşmek için, tekrar tekrar izin istediler. İzin verilmedi. Medine'ye hicret edilince, bu âyet gelerek, yeni kurulan İslâm devletinin, Mekke'deki zalimlerle cihat yapmasına izin verildi. Bu âyet-i kerime, Müslümanların, zalim hükümete, devlete isyan etmeleri için değil, insanların İslâm dinini işitmelerine, Müslüman olmalarına mani olan zalim devletlerle cihat yapması için, İslâm devletine izin vermektedir. Siyer-i kebîr kitabındaki hadis-i şeriflerde;

(Emire isyan eden kimseye Cennet haramdır.)

(Adil ve zalim, her emirin emri altında cihat ediniz!) buyuruldu. Kitaplarda yazılı olan cihat, başka memleketlerdeki kafirlerle harp etmek demektir. İbni Adî hazretlerinin Kâmil ve Beyhekînin Şüa-bül-îmân kitabında bildirdikleri hadis-i şerifte;

(Bozuk bir işi düzeltemediğiniz zaman, sabrediniz! Allahü teâlâ onu düzeltir) buyurulduğunu yazmaktadır.

Bu hadis-i şerif, kanunlara karşı gelmeyi, ihtilal yapmayı değil, meşru yollardan nasihat verip sabretmeyi emir buyurmaktadır. Tirmizîde ve Taberânîde bildirilen hadis-i şerifte;

(Cihadın en kıymetlisi, zalim sultan yanında, doğru yolu gösteren bir söz söylemektir) buyuruldu. Âlimlerin gücü yettiği kadar devlet adamlarına, emr-i ma'rûf yapması lazımdır. Fakat emr-i ma'rûf yaparken, fitne çıkmamasına çok dikkat etmelidir. Görülüyor ki, Müslümanlar ihtilal yapmaz, zulme, haksızlığa da teslim olmaz. Meşru yollardan hakkını arar. Devletin meşru emirlerine uymak, her Müslümana vaciptir. Hiç kimsenin haram olan emirleri yapılmaz. Fakat, buna isyan da edilmez, fitne çıkarılmaz.

Mucize, keramet, firaset, istidrac
Sual: Peygamberlerin dışındaki insanlardan da zaman zaman olağanüstü denilen şeyler meydana gelmektedir. Bunlar nedir, nasıl meydana gelmektedir?

Cevap: Bu konuda Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri buyuruyor ki:

"Allahü teâlâ, her şeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabiat kuvvetleri, fizik, kimya ve biyoloji kanunları diyoruz. Bir iş yapmamız, bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lazımdır. Mesela, buğday hasıl olması için, tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lazımdır. İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allahü teâlânın bu âdeti içinde meydana gelmektedir. Allahü teâlâ, sevdiği insanlara, iyilik, ikram olmak için ve azılı düşmanlarını aldatmak için, bunlara, Hârikul'âde olarak, yani âdetini bozarak, sebepsiz şeyler yaratıyor.

Her insanda nefis vardır. Nefis, Allahın düşmanıdır. Hep kötülük yapmak ister. İslâmiyete uymak istemez. İslâmiyete uyanların nefisleri temizlenir, düşmanlıkları kalmaz. Açlık çeken, sıkıntılı yaşayan kâfirlerin nefisleri ise zayıflar. Kötülük yapamaz. Bunun için, evliyada ve papazlarda Hârikul'âde işler hasıl olur.

1- Peygamberlerden, tam temiz oldukları için âdet-i ilâhiyye dışında ve kudret-i ilâhiyye içinde şeyler meydana gelir. Buna Mucize denir. Peygamberlerin mucize göstermesi lazımdır.

2- Peygamberlerin ümmetlerinin evliyasında, nefislerinin kötülükleri kalmadığı için âdet dışı meydana gelen şeylere, Keramet denir. İbni Âbidînde deniyor ki:

"Mutezile ve Vehhabiler, keramete inanmadı. İmâm-ül-haremeyn ve îmâm-ı Ömer Nesefî hazretleri ve birçok âlimler, kerametin caiz olduğunu ispat etmişlerdir." Evliyanın keramet göstermesi lazım değildir. Bunlar, keramet göstermek istemez. Allahü teâlâdan utanırlar.

3- Ümmet arasında, veli olmayanlardan meydana gelen âdet dışı şeylere, Firaset denir.

4- Fasıklardan, günahı çok olanlardan zuhur ederse İstidrac denir ki, derece derece, kıymetini indirmek demektir.

5- Kâfirlerden zuhur edenlere ise Sihir, yani büyü denir."

***

Sual: Abdest alırken başın tamamını mı yoksa dörtte birini mi mesh etmelidir?

Cevap: Abdestte, Hanefi mezhebinde başın dörtte birini mesh etmek farz, her tarafını, bir kere mesh etmek ise sünnettir.

***

Sual: Namazda oturmağı unutup, üçüncü rekate kalkarken hatırlayan kimse ne yapmalıdır? Secde-i sehvi ve namazın vaciblerinden birini bilerek yapmayanın namazı sahih olur mu?

Cevap: Oturmağı unutup, üçüncü rekate kalkarken hatırlayan bir kimse, dizleri yerden ayrıldıktan sonra ise, oturmaz, secde-i sehiv eder. Son rekatte oturmayıp ayağa kalkarsa, secde etmeden hatırladı ise, hemen oturur ve oturmağı geciktirdiği için, secde-i sehiv eder. Secdeye inince hatırladı ise, farz namazı, nafile şekline döner. Bir rekat daha kılıp, altıncı rekate oturarak tamamlar. Dördüncü rekatte teşehhüd miktarı oturup, selam vermeden beşinciye kalkarsa, secdeye yatmadan hatırladı ise, oturup teşehhüdde okumadıklarını okuyup selam verir ve secde-i sehiv yapar. Secdeye yattı ise, altıncı rekati de tamamlayıp, secde-i sehiv yapar. Farzı tamam etmiş olur. İki rekati de nafile olur. Fakat, bu iki rekat, öğle, akşam ve yatsının son sünneti yerine geçmez denildi. Çünkü, sünnetlere tahrime tekbiri ile başlanır. İmam secde-i sehiv yaparken de, camiye gelip, uymak câizdir. Secde-i sehvi bile bile yapmayan veya namazın vaciblerinden birini, meselâ Fâtiha okumağı, bilerek terk eden kimsenin, o namazı tekrar kılması vacib olur. Tekrar kılmazsa, fasık olur. Cuma ve bayram namazlarında, imamın secde-i sehvi yapmaması iyi olur. (Tam İlmihal s. 227)

***

Sual: Namazın vacibleri bilerek veya unutularak yapılmayınca namaz sahih olur mu ve bu durumda ne yapılmalıdır? Secde-i sehiv nasıl yapılır?

Cevap: Namazın vaciblerinden birini bilerek yapmamak, namazı bozmaz. Fakat günah olur. Unutarak yapmayan, (Secde-i sehiv) eder. Farzın ilk iki rekatinde, (Zamm-ı sûre)yi unutan, üçüncü ve dördüncü rekatlerde okuyup, sonra secde-i sehiv yapar. Kıraati unuttuğunu rüküda hatırlarsa, hemen kalkıp kıraati ve sonra rüküyu yapar. Bir farzı ve vacibi, vaktinden önce veya sonra yapan da, secde-i sehiv eder. Meselâ, zamm-ı sûrenin bir parçasını rüküda okuyana, ettehıyyâtüden sonra az bir şey okuyarak, üçüncü rekati geciktirene, imam yüksek sesle okuyacak yerde, hafif sesle okursa ve hafif sesle okuyacak yerde yüksek sesle okursa, secde-i sehiv yapmak lâzım olur. İmamın yüksek sesle okuması vacib olan yerleri, yalnız kılanın yüksek sesle de, hafif sesle de, okumaları câizdir. Birkaç kere secde-i sehiv icab etse, bir kere yapmak yetişir. İmam ile beraber, cemaat de secde-i sehiv yapar. Cemaatten biri hata yaparsa, secde-i sehiv yapmaz. Cemaate, birinci rekatten sonra yetişen kimse, imam ile secde-i sehiv yaptıktan sonra, namazını tamamlar.

Secde-i sehiv yapmak için, bir tarafa selâm verdikten sonra, iki secde yapıp oturur ve namazı temamlar. İki tarafa selâm verdikten sonra veya hiç selâm vermeden de, secde-i sehiv yapmak câizdir. (Tam İlmihal s. 227)

Bazı günahları işleyenler de Cehenneme girer
Sual: Allahü teâlâ, küfürden başka, bazı günahları işleyenlerin de Cehenneme gireceklerini bildiriyor. O hâlde, Cehennem azabı, yalnız kâfirlere değildir denilirse, nasıl cevap verilir?

Cevap: İmam-ı Rabbani hazretleri Mektûbât kitabının birinci cildi 266. mektupta buyuruyor ki: Allahü teâlâ, küfürden başka, bazı günahları işleyenlerin de Cehenneme gireceklerini bildiriyor. Meselâ, bir mümini, bile bile öldürenin cezası Cehennemde sonsuz kalmaktır buyuruyor. Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem": (Bir namazı bile bile, vaktinde kılmayıp, kaza etmeyene, Cehennemde bir Hukbe azab edeceklerdir) buyuruyor.

Bir Hukbe, seksen ahiret senesi demektir. O hâlde, Cehennem azabı, yalnız kâfirlere değildir denilirse, cevap veririz ki, Cehennem azabı, Müslüman öldürmenin haram olmasına aldırış etmeyen, helal diyerek öldüren içindir. Nitekim Ehl-i sünnet âlimleri "rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma'în", tefsirlerinde böyle mana vermişlerdir. Küfürden başka günahlara Cehennemde azab olunacağını bildiren haberler, hep bu günahlarda küfür bulaşıklığı olduğu içindir. Meselâ, günahı hafif görerek, ehemmiyet vermeyerek işlemek, İslâm dininin emirlerini aşağı görerek, namaz kılmamak ve günâh yapmak gibi şekillerdedir.

Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", (Ümmetimden büyük günahları işleyenlere şefaat edeceğim) buyuruyor. Bir kere de, (Allahü teâlânın rahmeti, benim ümmetim içindir. Bunlara ahirette azab yoktur) buyurdu. Yukarıda, manası yazılan âyet-i kerime de, bu sözümüzü kuvvetlendirmektedir. İntihar etmek, yani kendini öldürmek, başkasını öldürmekten daha büyük günahtır. (Mektûbât Tercemesi s. 373)

***
Sual: Farz ve vacip arasında ne gibi bir fark vardır?

Cevap: Bu konuda Redd-ül-muhtârda vitir namazı anlatılırken deniyor ki:

"İnanması, yapması farz olan emirlere Farz denir. Farz olduğuna inanmayan, kâfir olur. Yapmayan, tevbe etmezse, Cehennem azabı çeker. İnanması farz olmayıp, vacip olan, yapması farz olan emirlere Vacip denir. Vacib olduğuna inanmayan kâfir olmaz. Vacibi yapmayan da, tevbe etmezse, Cehennemde azap çeker. Vacibin, ibadet ve yapılması lazım olduğuna inanmayan kâfir olur. Çünkü, vacip olduğu, söz birliği ile, zaruri olarak bildirilmiştir. Kur'ân-ı kerimde kati delil yani açıkça bildirilmiş ve söz birliği ile anlaşılmış emirlere farz denir. Kur'ân-ı kerimde şüpheli delil yani açık olmayarak bildirilmiş veya bir sahabinin bildirmesi ile anlaşılmış olan emirlere vacip denir."

***
Sual: Nimet geldiği zaman yapılan şükür secdesi de, secde âyeti okununca yapılan tilavet secdesi gibi mi yapılır?

Cevap: Şükür secdesi de, tilavet secdesi gibidir. Kendisine bir nimet gelen veya bir dertten kurtulan kimsenin, Allahü teâlâ için secde-i şükür yapması müstehabdır. Secdede önce, Elhamdülillah der. Sonra, secde tesbihini okur. Namazdan sonra şükür secdesi yapmak mekruhtur. Mekruh olduğu Mektûbât-ı Ma'sûmiyye kitabında yazılıdır. Cahillerin sünnet veya vacip sanacağı mubahları yapmak da, tahrimen mekruhtur. Bidat hasıl olmasına sebep olur.

***
Sual: Secde âyetlerini okuyarak dua edince, sıkıntı ve dertlerden kurtulduğu söyleniyor, doğru mudur bu?

Cevap: Bu hususta Dürr-ül-muhtâr ve Nûr-ül-îzâhda secde-i tilâvet sonunda deniyor ki:

"İmâm-ı Nesefî, Kâfî kitabında; bir kimse hüzünden, sıkıntıdan kurtulmak için, Allahü teâlâya kalbinden yalvararak, ondört secde âyetini ezberden, ayakta okuyup, her birinden sonra, hemen yatıp secde ederse, Allahü teâlâ, o kimseyi o dert ve beladan korur buyuruyor."

Son secdeden kalkınca, ayakta ellerini ileri uzatır, kendinin veya bütün Müslümanların dünya ve dinlerine gelen beladan, sıkıntıdan kurtulmaları, korunmaları için dua eder.

***
Sual: Bir kimsenin camide kendisi için özel yer ayırması caiz midir?

Cevap: Camide kendine muayyen yer ayırmak mekruhtur. Fakat, dışarı çıkarken, kimse oturmasın diye, yerine ceketini bırakırsa, gelince oraya oturabilir.

Uzun emelli olmanın sebepleri
Sual: Bir kimsenin, uzun emelli olmasına hangi sebepler tesir etmektedir?

Cevap: Tûl-i emelin, uzun emeller sahibi olmanın sebepleri; dünya zevklerine düşkün olmak, ölümü unutmak, sıhhatine, gençliğine aldanmaktır. Tûl-i emel hastalığından kurtulmak için, bu sebepleri yok etmek lazımdır. Ölümün her an geleceğini düşünmelidir. Sıhhatin, gençliğin ölüme mani olmadıklarını unutmamalıdır. Çocuklardaki, gençlerdeki ölüm sayısının yaşlılardaki ölüm sayısından çok olduğunu istatistikler göstermektedir. Çok hastaların iyi olup yaşadıkları, çok sağlam kişilerin çabuk öldükleri her zaman görülmektedir. Tûl-i emel sahibi olmanın zararlarını ve ölümü hatırlamanın faydalarını öğrenmelidir. Hadîs-i şerifte;

(Ölümü çok hatırlayınız. Onu hatırlamak, insanı günah işlemekten korur ve ahirete zararlı olan şeylerden sakınmaya sebep olur) buyuruldu. Eshâb-ı kiramdan Bera' bin Âzib hazretleri buyuruyor ki:

"Bir cenazeyi götürdük. Resûlullah efendimiz, kabir başına oturdu. Ağlamaya başladı. Mübarek gözyaşları toprağa damladı. Sonra;

(Ey kardeşlerim! Hepiniz buna hazırlanınız) buyurdu. Hadîs-i şeriflerde;

(İnsanlara vaiz olarak ölüm yetişir. Zenginlik isteyene, kaza ve kadere iman etmek yetişir.)

(İnsanların en akıllısı, ölümü çok hatırlayandır. Ölümü çok hatırlayan insana, dünyada şeref, ahirette yüksek dereceler nasip olur.)

(Allahü teâlâdan haya ediniz. Başkalarına kalacak olan şeyleri toplamakla vaktinizi kaybetmeyiniz. Kavuşamayacağınız şeyleri ele geçirmek için uğraşmayınız. İhtiyacınızdan fazla binalar yapmakla hayatınızı harcamayınız.)

(Evlerinizi haram malzeme ile yapmayınız. Dininizin ve dünyanızın harap olmasına sebep olur) buyuruldu.

Üsâme bin Zeyd hazretleri bir ay sonra ödemek üzere yüz altına bir köle satın alınca, Resûlullah efendimiz;

(Siz buna hayret etmediniz mi? Üsâme tûl-i emel sahibi olmuş) buyurdu. Bir hadîs-i şerefte de;

(Cennete gitmek isteyen, uzun emel sahibi olmasın. Dünya işleri ile uğraşması ölümü unutturmasın. Haram işlemekte Allahtan haya etsin) buyuruldu.

Haram lezzetlerle yaşamak için uzun emel sahibi olmak haramdır. Mubahlarla lezzetlenmek için tûl-i emel sahibi olmak, haram değil ise de, iyi değildir. Çok yaşamayı değil, sıhhat ve afiyetle yaşamayı istemelidir.


***

Sual: Bir hadîs-i şerifte (Rabbim bana başka başka üç ilim bildirdi) buyruluyor. Bu ilimler nelerdir?

Cevap: İmâm-ı Kastalânînin (Mevâhib) kitabında yazılı olan mirac hadîsinde, (Rabbim bana başka başka üç ilim bildirdi. Birinci ilmi kimseye bildirme dedi. Çünkü, bu ilmi benden başka hiç kimse anlayamaz. İkinci ilmi, dilediğine bildirebilirsin dedi. Üçüncü ilmi, ümmetinin hepsine bildir dedi) buyuruldu. Görülüyor ki, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", Allahü teâlânın bana bildirdiği ilim, yalnız ümmetin hepsine bildirilmesi emir olunan ilimdir buyurmadı. Hak olan başka iki ilim daha bulunduğunu haber verdi. Resûlullahın, dilediğine bildirmesi için izin verilen, ikinci ilim (Vilayet) yani evliyalık, tasavvuf ilmidir. Bu ilim, İslâmiyetin bâtınını ve hakikatini bildirmektedir. Bu ilim, ancak takva ile elde edilir. Kehf sûresinde, Hızır aleyhisselam için, (Ona Bizden ilim verildi) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, (Vilayet ilmi)ni bildirmektedir. Herkese bildirilmesi emir olunan (Fıkıh bilgileri), Resûlullahın mübarek sözlerinden ve hareketlerinden alınmış olduğu gibi, vilayet marifetleri de, Onun mübarek kalbinden çıkıp, kalplere akmaktadır. Bunun içindir ki, Ebû Hüreyre "radıyallahü anh", (Resûlullahtan iki ilim aldım. Birisini sizlere bildirdim. İkincisini bildirmiş olsam, anlayamaz, beni öldürürsünüz) dedi. Birincisi, (İlm-i zâhir)dir. İkincisi (İlm-i bâtın)dır. Bunu ancak, Evliya ve Sıddîklar bilir. (Kıyâmet ve Âhiret s. 313)

23 Mayıs 2020 Cumartesi

Masada yemek yemek günah mıdır?
Sual: Masada yemek yemek, çatal, kaşık kullanmak, lüks arabalara binmek, sonradan çıktığı için bidat mıdır ve bunları kullanmakta dinen mahzur olur mu?

Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidînde deniyor ki:

"Resûlullah efendimizin ve Ondan sonra dört halifesinin devam üzere yaptıkları şeylere Sünnet denir. Sünnet-i hüdâyı terk etmek mekruhtur. Sünnet-i zâideyi terk mekruh değildir."

Abdülganî Nablüsî hazretleri, Hadîka kitabında buyuruyor ki:

"Resûlullah efendimiz, kendisinin ibadet olarak yaptığı şeyleri terk edeni inkâr etmedi ise, yani darılmadı ise, bu ibadetlere Sünnet-i hüdâ denir. Bunları devamlı yaptı ise, Sünnet-i müekkede denir. Resûlullah efendimizin âdet olarak yaptığı şeylere Sünnet-i zâide veya Müstehab denir. İyi işlere sağdan başlamak, sağ el ile yapmak, bina yapmakta, yemekte, içmekte, oturmakta, kalkmakta, yatmakta, elbisede, aletlerde yaptığı ve kullandığı şeyler böyledir. Bunları yapmamak ve un eleği, kaşık gibi âdette bidat olan şeyleri, yani sonradan ortaya çıkan âdetleri yapmak dalalet olmaz. Günah olmaz."

Bundan anlaşılıyor ki, masada yemek, çatal, kaşık kullanmak, karyolada yatmak ve konferanslarda, mekteplerde ahlak ve fen derslerinde, radyo, televizyon ve teyp kullanmak ve her çeşit nakil vasıtalarına binmek, gözlük, hesap makinesi gibi fen vasıtalarından istifade etmek caizdir. Çünkü bunlar, âdette bidattirler. Sonradan meydana çıkan şeylere Bidat denir. Âdette olan bidatleri, yenilikleri haram işlemekte kullanmak haram olur.

***

Sual: İnsan ölür ölmez, amel defteri kapanır mı, yapılan duaların, iyiliklerin ona faydası olur mu?

Cevap: Bir mümin ahirete gittikten sonra, dünyada hayratı ve hasenatı kalsa, yahut faydalı kitapları, salih çocukları kalıp, Ona dua etse, bu mümine sevap yazılır. İnsan ölünce, hayır ve şer defteri kapanmaz. Eshâb-ı kirâmdan Sa'd bin Ubâde hazretleri;

-Ya Resûlallah! Annem öldü. Ona ne iyilik yapabilirim? diye sual edince, Peygamber efendimiz;

-Su sadakası iyidir buyurdu. Dua ederken, müminlerin hepsinin ruhuna demelidir. Hepsine vasıl olur. Dua, belayı giderir. Sadaka vermek, Allahü teâlânın gadabını yumuşatır. İnsanı azaptan kurtarır. Eceli gelmemiş olan hastanın şifa bulmasına sebep olur. Allahü teâlâ dua etmeyeni sevmez.

***

Sual: Namazı bozan şeyler nelerdir? Namazda yanlış okuyan ne yapar?

Cevap: (Dürr-ül-muhtâr)da bildirilen namazı bozan şeylerden bir kısmı şunlardır:

30- Zellet-ül-kâri (yanlış okumak) bozar. Hata, dört şekilde olabilir: Birinci şekil i'râbda hatadır. Yani harekelerde ve sükûnde olabilir. Meselâ şeddeyi hafif okur veya medleri [uzunları] kısa okur veya bunların aksini yapar.

İkinci şekilde, harflerde olur: Harfin yerini değiştirir veya harf ilâve eder, yahut azaltır. Veyahut harfi ileri geri alır.

Üçüncü hata, kelimelerde ve cümlelerde olur. Nihâyet, vakf ve vaslde hata olur. Yani duracak yerde durmaz, geçer. Geçecek yerde durur. Bu dördüncü şekil hatada, mana değişse de, bozulmaz.

İlk üç şekilde, manayı değiştirip, küfre sebep olacak mana hâsıl olursa, namazı bozar. Yalnız, cümlenin yerini değiştirdiği zaman, arada durursa, bozmaz. Hâsıl olan mana küfre sebep olmazsa, Kur'ân-ı kerimde benzeri yoksa, namaz yine bozulur. Gurâb yerine gubâr demek ve Rabbinnâs yerine Rabinâs demek ve zallelnâ yerine zalelnâ demek ve emmâretün yerine emâretün demek ve (amile sâlihan ve kefere fe lehüm ecrühüm) diyerek (ve kefere) kelimesini eklemek ve mesânî yerine mesânîne demek ve essırâtallezîne demek ve bir kavle göre, iyyâ kena'büdü demek [yani bir kelimeyi ayırıp, ikinci kelimeye birleştirmek], [ve mâ halekazzekere] derken [ve]yi unutmak, hepsi bozar. Manasız olur ve Kur'ân-ı kerîmde benzeri bulunmazsa, yine bozar. [Serâir] yerine, serâil demek ve [halaknâ] yerine, laknâ demek ve [ce'alnâ] yerine alnâ demek gibi. Benzeri bulunursa da, mana başka ise, imâm-ı Ebû Yusuf bozulmaz dedi. Tarafeyn [ya'nî, İmam-ı a'zam ile imâm-ı Muhammed] ise, bozulur dedi. Fetva da böyledir. Benzeri bulunmaz, manası değişmezse, aksini söylediler. Fetva, Tarafeynin sözünedir. Meselâ, ihdinelsırâta deyince ve Rabilâlemin ve iyâke deyince ve [yâ mâlik] yerine [yâ mâli] deyince, [teâlâ ceddü Rabbinâ] derken [teâl] deyince bozulmaz. [Ehad yerine ehat deyince bozulur (Bezzâziyye).]

Sonradan gelen âlimler, i'râb hatası, hiçbir zaman bozmaz dedi. Birincisi ihtiyat, ikincisi ruhsat yoludur. (Tam İlmihal s. 233)

İlerlemeyi, dini yok etmekte aradılar
Sual: İslâmiyete gericilik diye saldıranlar, ilerlemeyi, kalkınmayı, dini ortadan kaldırmakta mı aradılar?
Cevap: Dinimiz, din bilgileri ile fen bilgilerini birbirinden ayırmıştır. Din bilgilerinde, İslâm ahlakında ve ibadetlerde en ufak bir değişiklik yapmayı şiddetle menetmiştir. Dünya işlerinde, fen bilgilerinde ise, her değişikliği yapmayı, bütün yeni keşifleri öğrenmemizi ve yapmamızı emretmiştir. Son senelerde Osmanlı devletini ele geçiren sözde aydınlar, dinimizin bu emrinin tam tersini yaptılar. Masonlara aldanarak, din bilgilerini değiştirmeye, dinin esaslarını yıkmaya çalıştılar. Avrupa'nın fende ilerlemesine, yeni keşiflere gözlerini kapadılar. Hatta fen bilgilerine, modern tekniğe uymak isteyen sultanları şehit ettiler. Masonların elinde maşa olarak, ilerlemeyi, teknikte değil de, dinde reform yapmakta, bölücülükte aradılar. Çok şaşılır ki, din bilgilerinin nezahetine dokunmak, son senelere kadar, siyasi partiler arasında da devam etti. Kendi partilerini desteklemedikleri için, siyasete karışmayan halis Müslümanlara kâfir diyecek kadar gafiller türedi. Allahü teâlâ, bu temiz, asil milleti böyle felakete sürükleyenlerden korudu. Yoksa, dinimizden ve güzel vatanımızdan mahrum olacak, dinsizlerin pençelerine düşecektik.

***
Sual: Fazla kazanmak için, insanların elindeki malı değerinden aşağıya almak, sattığı malların fiyatını yüksek tutmak için, pahalı olarak almadığı hâlde pahalı olarak aldığını söylemek dinen uygun mudur?
Cevap: Müşteriye doğru söylemeli, hile etmemelidir. Malda bir arıza oldu ise, haber vermelidir. Malı, akraba veya ahbabından, ona yardım olsun diye yüksek fiyatla aldı ise, müşterisine bunu söyleyerek, doğru değerini bildirmelidir. Mesela, on lira etmeyen malı, on lira vererek aldı ise, o malı satarken, on liraya aldığını söylememelidir. Ucuz aldığı bir malın fiyatı yükselip pahalı satıyor ise, aldığı fiyatı söylemelidir. Böyle misaller pek çoktur. Böyle hıyanetleri bilmeyerek yapan çoktur. Hıyanet yapmaktan kurtulmak için, herkes, kendine yapılmasını istemediği şeyleri, başkalarına yapmamalıdır. Çünkü, herkes, dikkat ile, pazarlıkla uğraşarak, tam değerini verip aldığını sanır. O hâlde, aldatarak satmak, hıyanet ve dolandırıcılık olur.

***
Sual: Malını israf eden sefihleri sözleşmelerden ve işlerden men' etmek câiz olur mu? Bazı cahiller ve hile yapanlar da hicr edilir mi?
Cevap: İbni Âbidînde diyor ki, (İki imama göre, sefih olan yani, nafaka temin ederken, malını israf eden, yani ahkâm-ı islâmiyyenin ve aklın uygun görmediği lüzumsuz yere harç eden ve haramlara sarf eden âkıl ve baliğ kimse de, çocuk gibi, hâkim tarafından hicr edilir. Fetva da böyledir. Lüzumsuz yere hayra da verse, meselâ cami yapmakta israf etse, sefih olur. İçki, zina gibi mal sarfı olmayan günahları yapana sefih denmez, fasık denir. Alış-verişte fazla aldanan da sefih sayılır. İslâmiyetten ayrılmak için hile-i bâtıla öğreten hocalar, cahil tabip ve eczacılar ve hileli iflâs yapan tüccarlar, cahil hâkimler, hile yapan satıcılar, ihtikâr yapanlar, hicr edilir. İşlerinden men' edilir. Cahil, fasık müftüler de hicr edilir.) (Mecma'ul-enhür)de diyor ki, (İki imama göre, borçlu, alacaklının talebi üzerine, hicr olunur. Hâkim, borçluyu hapis ettikten sonra, onu hicr eder. Sonra, onun bilgisi ile, onun mallarını sattırarak, nafakası lâzım olanların nafakasını öder. Geri kalan ile borçlarını öder. Parası yetişmezse, ihtiyacından fazla olan eşyasını satar. Bu da yetişmezse, ihtiyacından fazla olan binalarını satar. Fetva böyledir). Hicr edilmiş olan, sefih veya iflâs etmiş kimsenin, nikâhta ve talakta sözü geçer. Çünkü evlenmek masrafı, ihtiyaç eşyasındandır. Zekât olarak malının kırkta birini ayırması için, kadı [yani hâkim], sefihe malını teslim eder. Fakat, bu arada, uygunsuz yere sarf etmemesi için, yanında emin birini bulundurur. Hacca gitmesine de mâni olunmaz. Yol parasını israf etmesin diye, emin birine teslim olunur. Baba, ced, çocuğa veli olur, sefih adama olmaz.

Reşit olmayan çocuk, baliğ olunca, malını kullanmağa hak kazanır. Fakat, rüştü yani sefih olmadığı görülmezse, yirmibeş yaşına kadar, malı kendine verilmez. İki imama ve üç mezhebe göre, rüştü görülmedikçe, ihtiyarlasa dahi, malı verilmez. Malında tasarrufu, hâkimin izin verdiği kadar sahih olur. Bir kimse reşit olduğunu söylese, alacaklıları da, sefahatten kurtulmadı deseler, iki taraf da şahit gösterse, kadı rüştünü kabul eder.

Oniki yaşını dolduran oğlan ve dokuz yaşını dolduran kız, baliğ olduğunu söylerse, kabul edilir. Söylemezlerse, onbeş yaşını doldurunca baliğ kabul edilirler. (Tam İlmihal s. 899)

Çalışan insan beş türlü olur
Sual: Çalışan insanlar rızık konusunda kaç türlü olur? Eve veya camiye kapanıp hep ibadet etmek câiz midir?

Cevap: Çalışan insan beş türlü olur: Birincisi, rızkın yalnız çalışmaktan geldiğine inanır. Kâfirler böyledir. İkincisi, rızkın Allahtan geldiğine ve çalışmanın, sebebe yapışmak olduğuna inanır. Çalışırken, Allahü teâlâya asi olmaz. Haram işlemez. Hâlis, salih müminler böyledir. Üçüncüsü, rızkın Allahü teâlâdan geldiğine inanır ise de, çalışırken Allahü teâlâya asi olur. Fasık müminler böyledir. Dördüncüsü rızkın hem Allahü teâlâdan, hem de çalışmaktan geldiğini sanır. Müşrikler böyledir. Beşincisi, rızkın yalnız Allahü teâlâdan geldiğini bilir. Fakat rızkı verir mi vermez mi bilmez. Münafıklar böyledir.

Âlim bin Alâ, (Zâd-ül-müsâfir) ve (Tâtârhâniyye) ismindeki fetva kitabında diyor ki, Camide, evde kapanıp hep ibadet etmek ve yiyip içip, evlenmek, gezmek gibi eğlenceleri ve helal kazanmağı terk etmek, tahrimen mekruhtur.

Tasavvufçulardan bir kısmı, (Kırk gün aç kalan, ilâhî sırları anlamağa başlar) dedi. Sehl bin Abdullah, onbeş günde bir yerdi. İmâm-ı Gazâlî diyor ki, Ebû Bekr-i Sıddîk "radıyallahü anh" altı günde bir yerdi. Cüneyd-i Bağdâdî her gün dörtyüz rekât namaz kılardı. Sehl bin Abdullah, yedi yaşında hâfız oldu. Her gün oruç tutardı. On iki sene, yalnız arpa ekmeği yedi. Abdülvehhâb-i Şa'rânî "rahmetullahi aleyh" her gün akşam ile yatsı arasında Kur'ân-ı kerimi iki kere hatim ederdi. Buna inanmakta tereddüt etmemeli. Evliyada ruhani kuvvet vardır. Ruh, bir ânda çok şey yapar. Âlimler, (ibadetlerde aşırı gitmemeli, kendini sıkıntıya düşürmemeli) buyurdu. Bu sözleri, bütün ümmet için farz veya vacib veya sünnet olan şeylerdedir. Her Müslümanın böyle yapması lâzımdır. Tasavvufçuların çektikleri sıkıntılar ise, nafile ibadettir. Herkesin yapması lâzım değildir. (Kıyâmet ve Âhiret s. 310)

***

Sual: Haram ne demektir ve harama ehemmiyet vermeyen kâfir olur mu? Fasık kime denir?

Cevap: Haram odur ki, onu Allahü azîm-üş-şân, Kur'ân-ı kerimde açık nehyetmiş ola. Yani, işlemeyiniz, demiş ola. Harama, ehemmiyet vermeyen, inanmayan kâfir olur. İnandığı hâlde işleyen kâfir olmaz, fasıka olur. [İbni Âbidîn "rahime-hullahü teâlâ" imamlığı anlatırken buyuruyor ki, (Fasık imamın arkasında namaz kılmamalıdır. Fasık demek, şarap içmek, zina etmek, faiz yemek gibi büyük günah işleyen demektir. [Küçük günaha devam etmek de büyük günah olur.] Birden çok camide Cuma namazı kılınan yerlerde, fasık hatibin arkasında Cuma namazı kılmamalı, imamı salih olan camide kılmalıdır. Fasıka ihanet etmek, hakaret etmek vacibtir. Çok âlim olsa da, onu imam yapmamalıdır. İmam yapmak, ona tazim etmek, saygı göstermek olur. Fâsıkın da, mezhepsizin de, imam yapılmaları, her zaman tahrimen mekruhtur. Haramlardan sakınmağa (Takvâ) denir. Helal veya haram olduğu şüpheli olan şeylerden de sakınmağa (Vera') denir. Şüpheli şey işlememek için bir helalı terk etmeğe (Zühd) denir. Dâr-ül-harbde imana gelenin, Dâr-ül-islâma hicret etmesi vacib olur)]. (İslâm Ahlâkı s. 207)

***

Sual: Müctehid alimlerin, Kur'an-ı kerim ve hadîs-i şeriflerden hüküm çıkarırken tuttukları yol aynı mı idi?

Cevap: Müctehid alimlerin ictihad yolu ikidir:

Biri, İmam-ı a'zam hazretlerinin zamanındaki Irak alimlerinin yolu olup, buna Re'y yolu yani kıyas yoludur. Bir işin nasıl yapılacağı, Kur'ân-ı kerimde ve hadîs-i şeriflerde açıkça bildirilmemiş ise, buna benzeyen başka bir işin nasıl yapıldığı aranır, bulunur. Bu iş de, onun gibi yapılır. Eshâb-ı kiramdan sonra bu yolda olan müctehidlerin reisi, imam-ı a'zam Ebu Hanife hazretleridir.

İkinci yol, Tabiin ve Tebe-i tabiin döneminde yaşamış Hicaz âlimlerinin yolu olup, buna Rivayet yolu denir. Bu yolda olanlar, Medine-i münevverenin o zamanki ahalisinin adetlerini, kıyastan üstün tutar. Bu yolda olan müctehidlerin büyüğü, imam-ı Malik hazretleridir ki, Medine-i münevverede oturuyordu. İmam-ı Şafii ile Ahmed ibni Hanbel hazretleri de, imam-ı Malik hazretlerinin sohbetlerinde bulunmuşlardır. İmam-ı Şafii hazretleri, imam-ı Malik hazretlerinin yolunu öğrendikten sonra, Bağdat tarafına gelerek, İmam-ı a'zam hazretlerinin talebesinden okuyup, bu iki yolu birleştirdi. Ayrı bir ictihad yolu kurdu. Kendisi çok beliğ, edip olduğundan, âyet-i kerimelerin ve hadîs-i şeriflerin ifade tarzına bakıp, kuvvetli bulduğu tarafa göre iş görürdü. İki tarafta da kuvvet bulamazsa, o zaman, kıyas yolu ile ictihad ederdi. Ahmed ibni Hanbel hazretleri de, imam-ı Malik hazretlerinin yolunu öğrendikten sonra Bağdat taraflarına gidip, İmam-ı a'zam hazretlerinin talebesinden kıyas yolunu almış ise de, pek çok hadîs-i şerif ezberlemiş olduğundan, önce, hadîs-i şeriflerin birbirini kuvvetlendirmesine bakarak, ictihad etmiştir. Böylece, ahkâm-ı islâmiyyenin, İslâmiyetin bildirdiği hükümlerin çoğunda, diğer üç mezhepten farklı ictihad etmiştir.

***

Sual: İslâmiyetin temel inanışlarından bazılarını inkar edip, İslâmiyetin diğer hükümlerini kabul eden kimseye ehl-i kıble denir mi?

Cevap: Ehl-i kıble demek, tevatür ile ve zaruri olarak bilinen din bilgilerinin hepsine inanan, yani Müslüman olan kimse demektir. Böyle olan kimse, bidat inanışı ile, dinden çıkmaz, kafir olmaz. İnanışta, imanda ehl-i sünnetten ayrılan 72 bidat fırkası, küfre düşmedikçe böyledir.

İslâmiyet erkeğin zevcesini döğmesini asla emir etmemiştir
Sual: Çocuk, günah işleyen ana babasına kaç kere nasihat edebilir? Çocuk ve zevce sopa ile dövülür mü? Kendine zarar verene karşılık olarak zarar vermek câiz midir?
Cevap: 
Anası, babası günah işleyen çocuk, bunlara bir kere nasihat eder. Kabul etmezlerse, susar. Onlara dua eder. Genç ve dul anası, düğünlere, fitne olan yerlere giderse, oğlu men etmez. Hâkime haber verir. Hâkim men eder.

Çocuğun, Kur'ân-ı kerimi, edebleri ve farzları, haramları, Ehl-i sünnet itikadını öğrenmesi için babası ikrâh eder, zorlar. Çocuğunu döğdüğü işlerde, yetimi de döğebilir. Çocuk ve zevce sopa ile dövülmez. El ile, mendil ile vurulur. Ayakla, yumrukla vurulmaz. Kul hakkı olan suçlarda, çocuk tazîr olunur. İçki, zina, sirkat gibi, yalnız Allahü teâlânın hakkı olan suçlar için çocuk tazîr edilmez.

Hâkimin had ve tazîr cezası verdiği suçlu, cezalandırılırken ölürse, kimse mesul olmaz. Zevc, zevcesini ve muallim talebesini tazîr ederken ölürse, tazmin eder. Çünkü, zevcin tazîri vacib değil, mubahtır. Yani, İslâmiyet erkeğin zevcesini döğmesini asla emir etmemiştir. Hafif vurmasına izin vermiştir. Zevcesini aşırı döğen zevc ve talebesini aşırı döğen muallim tazîr olunur. Haksız yere, hafif döğerlerse de tazîr olunurlar. (Mecelle)nin ondokuzuncu maddesinde, (Birine zarar vermek ve zarar yapana karşılık olarak zarar yapmak câiz değildir) diyor. Mubah işler, başkasına zarar verirse, câiz olmaz. Malı çalınan kimse, hırsızın veya başkalarının malını çalmağa hak kazanmaz. Zararları ahkâm-ı islâmiyyeye uygun olarak gidermek hâkimin vazifesidir. Zarar, kendi kadar veya daha çok zararla giderilmez. (Tam İlmihal s. 888)

***
Sual: Batının filozof diye bildiği felsefecilerin kitaplarını ve bu kitaplardaki bozuklukları, Müslümanlar mı tercüme ederek ortaya çıkardılar?
Cevap: 
Beşinci Abbâsî halifesi Hârûnürreşid zamanında, Bağdat'ta Dâr-ül-hikmet isminde bir müessese kurulmuştu. Bu müessese büyük bir tercüme bürosu idi. Yalnız Bağdat'ta değil, Şam'da, Harran'da, Antakya'da da, böyle ilim merkezleri kurulmuştu. Buralarda Yunancadan ve Latinceden eserler tercüme edildi. Hint, Fars kitapları da bunlara eklendi. Yani hakiki Rönesans yani eski kıymetli eserlere dönüş, ilk defa Bağdat'ta başladı. İlk olarak Eflatun'un, Porphyrios'un, Aristo'nun eserleri Arabiye tercüme edildi. İslam âlimleri bunları dikkatle tetkik ettiler. Yunan ve Latin filozoflarının bazı fikirlerinin doğru, ekserisinin de hatalı, bozuk olduğunu ispat ettiler. Bunların, Muhkem olan âyet-i kerime ve hadis-i şerifler, akıllarına ve mantıklarına ters düşüyordu. Onların, fen ve din bilgilerinin çoğunda cahil oldukları, aklın, fikrin anlayamadığı bilgilerde, daha çok yanıldıkları görüldü. Hakiki âlimler, mesela imam-ı Gazâlî ve imam-ı Rabbânî hazretleri, bu felsefecilerin en mühim iman bilgilerine inanmadıklarını görmüşler, küfürlerine sebep olan yanlış inanışlarını uzun uzun bildirmişlerdir. İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin El-mün-kizü aniddalâl kitabında bu hususta geniş bilgi vardır.

***
Sual: Büyüklerin yapması günah olan bir şeyi çocuğa yaptırınca da günah olur mu?
Cevap: 
Bu konuda İbni Âbidînde deniyor ki:
"Kendinin yapması haram olan şeyi çocuğa yaptıran kimse, haram işlemiş olur. Oğluna ipek elbise giydiren, altın takan ve içki içiren, kıbleye karşı abdest bozduran, kıbleye ayak uzatmasına sebep olan kimse, günah işlemiş olur."

***
Sual: Beş vakit kılınan namazların adedi ne kadardır, bunların kaçı farz, kaçı vacip ve kaçı sünnettir?
Cevap: 
Beş vakit kılınan namaz, kırk rekat etmektedir. Bunlardan onyedi rekâtı farzdır. Üç rekâtı vacibdir. Yirmi rekâtı sünnettir. Beş vaktin her birinde sünnet namaz kılmak da emrolundu. Sünnetler farzdan başka oldukları için, bunlara ayrıca niyet edilir.

***
Sual: Domuz yağından yapılan sabun kullanılabilir mi?
Cevap: 
Necis hayvanın, leşin ve domuzun yağı, sabun yapılınca temiz olur. Bütün kimyevi değişmeler böyledir.