Gusülde mutlaka yapılması gerekenler

Sual: Gusül abdesti alırken, mutlaka farz olarak yapılması gerekenler nelerdir?

Cevap: Hanefi mezhebinde gusülde mutlak yapılması gereken farzı üçtür:

1-Ağzın hepsini iyice yıkamak. Ağız dolusu su içmekle de olur ise de, yutmak mekruhtur diyen alim de olmuştur.

2-Burnu yıkamak. Burundaki kuru kir altını ve ağızdaki, çiğnenmiş ekmek altını yıkamazsa gusül sahih olmaz. Hanbeli mezhebinde, mazmaza ve istinşak, abdest alırken de, gusülde de farzdır.

3-Bedenin her yerini yıkamaktır. Bedenin, ıslatılmasında haraç olmayan yerlerini yıkamak farzdır. Yıkanan yerleri ovalamak lazım değil ise de, müstehaptır. İmam-ı Malik ile imam-ı Ebu Yusuf hazretleri lazımdır buyurdu.

***

Sual: Bir kimse, hiçbir kötü niyetim yoktur diyerek haram işlese, bu hal yine günah olur mu?

Cevap. Günahlar, niyetsiz veya iyi niyet ederek işlenirse, günah olmaktan çıkmaz. (Ameller, niyete göre iyi veya kötü olur) hadis-i şerifi, taatlara ve mubahlara niyete göre sevap verileceğini bildirmektedir. Bir kimse, birinin gönlünü almak için başkasını incitse veya başkasının malı ile sadaka verse, yahut haram para ile mektep, cami yaptırsa, bunlara sevap verilmez. Bunlara sevap beklemek, cahillik olur. Zulüm, günah, iyi niyetle işlenirse, yine günah olur. Böyle işleri yapmamak sevaptır. Bilerek yapılırsa, büyük günah olur. Günah olduğu bilinmeyerek yapılırsa, Müslümanların çoğunun bildiği şeyleri bilmemek, öğrenmemek de günah olur. Gayr-i müslim memleketlerde dahi, eğer İslâm bilgileri yaygın ve öğrenmek mümkün ise, cahil kalmak, öğrenmemek, özür olmaz, günah olur.

***

Sual: Namazın ilk rekatinde sübhaneke, euzü ve besmele okunmaktadır. Bunları okumak da farz mıdır?

Cevap: Namazda, ilk rekatte, imam olsun, cemaat olsun ve yalnız olsun, Sübhaneke okumak sünnettir. İmamın ve yalnız kılanın, Euzü ve Besmele okuması da sünnettir. Fatihayı ve Fatihadan sonra, üç ayet, yahut, üç ayet kadar uzun bir ayet okumak vacip, sünnetlerin ve vitrin her rekatinde, yalnız kılarken farzların iki rekatinde, ayakta, kıyamda, Kur'ân-ı kerimden bir ayet okumak farzdır.

***

Sual: Domuz yağından yapılan sabun kullanılabilir mi?

Cevap: Necasetli yağ, leşin ve necis hayvanın, domuzun yağı, sabun yapılınca temiz olur. Bütün kimyevi değişmeler böyledir.

***

Sual: (Hîle-i şer'ıyye) ve (Hîle-i bâtıla) neye denir ve caiz midir?

Cevap: İbni Nüceym Zeyn-ül-Âbidîn Mısrî "rahime-hullahü teâlâ" (Eşbâh) kitabında, beşinci kaidenin sonunda, (Bazı ihtiyaçlar zaruret kabul edilir. Meselâ muhtaç olanın fâiz ödeyerek ödünç alması câiz olur) diyor. Seyyid Ahmed Hamevî "rahime-hullahü teâlâ" burayı açıklarken, (Meselâ on altın ödünç alıp, her gün belli miktar bir şeyi fâiz olarak öder) diyor. Bundan anlaşılıyor ki, nafakaya muhtaç olup, çalışamayan ve karz-ı hasen bulamayan âciz kimsenin nafaka için, fâiz ile ödünç alması câiz olur. Fakat, bu hâlde de (Mu'âmele satışı) yolu ile almalıdır. Meselâ, on altın alıp, oniki altın ödemekte uyuşulunca, on altını alırken, kalem, defter, kitap gibi herhangi bir şeyi de iki altına satın alıp, oniki altın borçlanır. Böyle, fesat ile, bid'at ile karşılaşıldığı zaman, İslâmiyete uymak için, ihtiyatlı yol aramağa, (Hîle-i şer'ıyye) denir. Âciz olanın, zarurete düşenin, ibadetini kaçırmaması veya haram işlememesi için (Hîle-i şer'ıyye) yapması lâzım olur. İslâmiyete uymaktan kaçmak için çare aramağa (Hîle-i bâtıla) denir ki, haramdır. (İslâm Ahlâkı s. 453)

Farzı yapmamak veya haramı yapmak için hîle yapmak haramdır. Buna, (Hîle-i bâtıla) denir. Bir şey, farz veya haram olmadan önce, farz veya haram olmasını önlemek câizdir. Buna (Hîle-i şer'ıyye) denir. (Kıyâmet ve Ahiret s. 309)

Zekâtı altın olarak dağıtmak, daha sevabdır. Altın ile verileceği, herkese gösterilmiş, öğretilmiş olur. Zekâtı fakire veya vekiline, önce altın olarak verip sonra bunu kâğıt paraya çevirmek, (Hîle-i şer'ıyye) olur. Zekâtı ahkâm-ı islâmiyyeye uygun verebilmek için, bunu yapmak lâzımdır ve çok sevabdır. Hîle-i şer'ıyye yapmanın câiz olduğu ve fakirin aldığı zekâtı, sadakayı zengine hediye etmesinin câiz olduğu bildirilmiştir. Farz olduktan sonra zekât vermemek için, (Hîle-i bâtıla) yapmak haram olur. Farz olmadan önce yapılan hile, imâm-ı Muhammede göre mekruh, imâm-ı Ebû Yûsüfe göre câiz olur. Fetva imâm-ı Muhammede göredir. (Tam İlmihal s. 301)

Haramı helal ve helalı haram yapmak için, yahut birinin hakkına mâni olmak veya haksız mal ele geçirmek için, (Hîle-i bâtıla) yapmak câiz değildir.

Haramı helal yapmak için (Hîle-i bâtıla) yapmak Yahudilerin âdetidir.

(Fetâvâ-yı Hindiyye)de altıncı cüz'de diyor ki, (Haramdan kurtulmak için, helale kavuşmak için hîle-i şer'ıyye yapmak câizdir ve iyidir. Böyle hilenin câiz olmasına senet, Sâd sûresinin kırkdördüncü âyetidir. Bu âyet-i kerime, Eyyûb aleyhisselâm, zevcesine yüz sopa vurmağa yemin edince, bu yemini yapmaktan kurtulması için yapılacak hîle-i şer'iyyeyi bildirmektedir.) (Eşi'at-ül-leme'ât)da had cezalarında diyor ki: Sa'îd bin Sa'd dedi ki, babam Sa'd, Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" yanına, hasta, sarsak birini getirdi. Bunu zina yaparken yakaladık dedi. (Buna, üzerinde yüz filiz bulunan bir dal ile bir kere vurunuz!) buyurdu. Böylece, bir vurmakla, yüz sopa vurulmuş, had cezası yapılmış olur. Eşi'a tercemesi, hîle-i şer'ıyyenin câiz ve lâzım olduğunu göstermektedir. (Tam İlmihal s. 844)

Farzı yapmamaktan veya haram işlemekten kurtuluş yolu aramağa (Hîle-i şer'ıyye) denir. (Tam İlmihal s. 859)

***

Sual: Fıkıh ilmi ne demektir, bu ilmin konusu nedir, nelerden bahseder, bu ilmin kaynağı, kısımları nedir, bu bilgiler nereden alınmaktadır?

Cevap: Konu ile alakalı olarak Mecmû'a-i Zühdiyye kitabında deniyor ki:

"Fıkıh kelimesi, Arapçada, fekıha yefkahü şeklinde kullanılınca, yani dördüncü babtan olunca, bilmek, anlamak demektir. Beşinci babtan olunca, İslâmiyetin hükümlerini bilmek, anlamak demektir. Ahkam-ı islamiyyeyi, İslâmiyetin hükümlerini bildiren ilme Fıkıh ilmi adı verildi. Fıkıh bilgilerini bilen kimseye Fakîh denir. Fıkıh ilmi, insanların yapması ve yapmaması lazım olan işleri bildirir. Hadis-i şerifde;

(İbadetlerin efdali, en kıymetlisi, fıkıh öğrenmek ve öğretmektir) buyuruldu.

Fıkıh bilgileri, Kur'ân-ı kerimden, hadis-i şeriflerden, icma-ı ümmetten ve kıyâsdan meydana gelmektedir. Fıkıh bilgisinin bu dört kaynağına Edille-i şer'iyye denir. Fıkıh ilmi çok geniştir. Hepsi, dört büyük kısma ayrılır:

1) İbâdât olup, beşe ayrılır: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, hacca gitmek, cihat yani dinin emir ve yasaklarını yaymak. Her birinin dalları çoktur. Cihada hazırlanmak ibadettir. Peygamber efendimiz din düşmanları ile cihadın iki türlü olduğunu bildiriyor. İş ile, söz ve yazı ile. İş ile cihada hazırlanmak, yeni silahları yapmasını ve kullanmasını öğrenmek farzdır. Bu cihadı devlet yapar. Milletin, devlet kanunlarına, emirlerine uyarak cihada iştirak etmesi farzdır. Zamanımızda ikinci savaş, yani dinsizlerin yazı, filim, radyo ve her çeşit propaganda ile saldırması aldı, yürüdü. Buna da karşı koymak cihaddır.

2) Münâkehât: Evlenme, boşanma, nafaka ve daha nice dalları vardır.

3) Mu'âmelât olup, alış-veriş, kira, şirketler, faiz, miras gibi birçok bölümleri vardır.

4) Ukûbât, yani cezalar olup, başlıca beşe ayrılmaktadır. Kısâs, sirkat, zina, kazf, riddet, yani mürted olma cezalarıdır."

***

Sual: Her Müslümanın, yapacağı iş veya ibadetlerin, dine uygun olum, olmadığını bilmesi lazım mıdır?

Cevap: Müslüman olduğunu söyleyen bir kimsenin, yapacağı her işin, İslâmiyete uygun olup olmadığını bilmesi lazımdır. Bilmiyorsa, bir Ehl-i sünnet aliminden sorarak veya bu alimlerin kitaplarından okuyarak öğrenmesi lazımdır. İş, İslâmiyete uygun değil ise, günah veya küfürden kurtulamaz.

Müslümanlara ahirette bol nimetler verilecektir

Sual: Ahirette nimete kavuşmak için, iman sâhibi olmak mı lâzımdır? Kâfirlerin öldürdükleri Müslümanlar ölürken acı duyarlar mı?

Cevap: Âdem aleyhisselâmdan bugüne kadar, her zaman, her yerde kötü insanlar iyilere saldırmışlardır. Allahü teâlâ her şeyi sebepler ile yaratmaktadır. Kötülerin cezasını da, kötü insanlar vâsıtası ile vermektedir. İşkence edenlere dünyada da cezalarını vermektedir. Kötülerin yanı sıra, iyiler de azab görmektedir. Bunların ve harpte ölenlerin ve kazada ölenlerin hepsi şehittir. Dünyada azab çeken iyi, suçsuz Müslümanlara ahirette bol nimetler verilecektir.

Ahirette nimete kavuşmak için, iman sâhibi olmak lâzım olduğu din kitaplarında yazılıdır. Bu kitaplar dünyanın her yerinde çok vardır. Bu kitapları okuyup da inanmayana kâfir denir. İslâmiyeti işitmeyen kâfir olmaz. İşitince (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah) diyen ve buna inanan Müslüman olur. Bunun manası, (Her şeyi yaratan bir Allah vardır ve Muhammed aleyhisselâm Onun Resûlüdür)dür. Müslüman olan, Onun son Peygamberine tâbi olur.

Birçok yerde, kâfirler, zalimler, suçsuz Müslümanları, kadınları, çocukları öldürmüşlerdir. Öldürülen Müslümanlar, şehit olur. Öldürülürken yapılan işkencelerin acısını duymaz. Ölürken, kabirde verilecek olan Cennet nimetlerini görerek çok sevinir. Şehitler ölürken hiç acı duymaz. Sevinir ve çok neşelenir. Cennet nimetlerine kavuşur. Hadîs-i şerifte, (Müslümanların kabri Cennet bahçelerindendir.) buyuruldu.] (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 390)

***

Sual: Hastalık veya vücudundaki yaralardan dolayı, namaz kılarken dinin bildirdiği şekilde düzgün oturamayan veya oturunca kalkamayan bir kimse, namazını sandalyede, yüksek bir yerde kılabilir mi?

Cevap: Bir uzvundaki dertten, yaradan dolayı uygun oturamayan kimse, istediği gibi oturur. Oturabilmek için, ayaklarını kıbleye karşı uzatabilir. Bir yerini yastığa veya başka şeye dayar. Yahut, bir kimse tutarak düşmesine mani olur. Yüksek bir şeyin üstüne oturup îmâ ile kılması caiz değildir.

Sandalyede oturarak kılanın namazı kabul olmaz. Çünkü, sandalyede oturmak için zaruret yoktur. Sandalyede oturabilen kimse, yerde de oturabilir ve yerde oturup kılması lazımdır. Namazdan sonra, yerden ayağa kalkamayan, sandalyeden ise kolay kalkan hastayı yerden bir kimse kaldırır. Yahut, kıbleye karşı uzatılmış sedir, kanepe üzerinde, ayaklarını sarkıtmadan oturarak kılar. Namazdan sonra, ayaklarını sedirin, kanepenin bir yanına sarkıtıp, sandalyeden kalkar gibi kalkar.

Bir şeye dayanarak veya bir kimsenin tutması ile de, yerde oturamayan hasta, sırt üstü yatarak kılar. Ayaklarını kıbleye uzatır. Başı altına yastık koyar. Yüzü kıbleye karşı olur. Veya kıbleye karşı sağ veya sol yanı üzerine yatar. Rüku ve secdeleri, başı ile îmâ eder. Böyle de îmâ edemeyen aklı başında bir hasta, bir günden çok namazını kılamazsa, hiçbirini kaza etmez. Semâvî bir sebeple, yani elinde olmayarak, mesela hastalık ile veya baygın yahut secde, rekat sayılarını unutacak kadar dalgın olarak, beşten fazla namazını kılamayan da böyledir. Alkollü içkiler ve uyuşturucu maddeler veya ilaç alarak böyle baygın, dalgın olanın, kılamadığı namazlarının adedi birkaç günlük olsa da, hepsini kaza etmesi lazımdır.

***

Sual: Dişi ağrıyan bir kimse, dişine ilaç koysa, namaz vakti de daralsa, ağzındaki ilaç okumasına mani olması sebebiyle, bu kimse namazını bir şey okumadan da kılabilir mi?

Cevap: Bu konuda Halebî-yi kebirde deniyor ki:

"Şiddetli diş ağrısını durdurmak için konan ilaç, okumasına mani olsa, vakit dar ise, imama uyar. İmam yok ise, okumadan kılar"

***

Sual: Çok fazla ödünç ekmek isteyen kimseye, bu ekmekleri sayarak mı yoksa tartarak mı vermelidir?

Cevap: Eti tartarak, ekmeği ise tartarak veya sayarak ödünç vermek caizdir.

İnsanın yaratılması, ibadet yapmak içindir

Sual: İnsanın yaratılmasından maksat nedir? İbadet ne demektir?

Cevap: İmâm-ı Rabbânî "rahmetullahi aleyh", birinci cild, 97. ci mektubunda buyuruyor ki, (İnsanın yaratılması, ibadet yapmak içindir. İbadet yapmak da, yakîn yani hakiki imana kavuşmak içindir. Hicr sûresinin son âyetindeki (hatta) kelimesi, belki de (için) demektir. İbadet yapmadan önceki iman, sanki imanın suretidir. İbadet yapınca, imanın hakikati hâsıl olur. (Vilâyet) yani evliyalık, Fenâ ve Bekâ demektir. Fenâ, Allahü teâlânın razı olmadığı şeylerin, kalpten çıkmaları, kalpte kalmamalarıdır. Bekâ, yalnız Allahü teâlânın razı olduğu, beğendiği şeylerin kalpte bulunmasıdır).

İbadet, Resûlullahın sünnetine, yoluna tâbi olmak demektir. Bu yola (İslâmiyet) denir. İslâmiyete tâbi olmak için, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi iman etmek, Allahü teâlânın emirlerini yapmak ve haramlardan, bid'atlerden sakınmak lâzımdır. Haramların en kötüsü, kul hakkıdır. Hükûmet adamları buna çok dikkat etmelidir. Adâlet yapmaları, İslâmın en büyük düşmanı olan İngilizlere aldanmamaları, sulh zamanında, zevk ve safaya sapmayıp, düşmanlardaki silahları temin etmeleri, milleti tıp, ticaret, ziraat, sanat ve harp işlerinde yetiştirmeleri emir olundu. Bunlar, hakiki bir âlimden öğrenilir.

Bu âlime (Mürşid) denir. Bir mürşid bulup, onun sözlerinden, hâllerinden öğrenilir. Mürşid bulamazsa, bir mürşidin kitabından öğrenilir. Mürşidin sohbeti veya kitabı, en büyük bir nimettir. Ebedî saadete sebeptir. İnsan, bu sebebi çok sever. (İhsan sâhibini sevmek, insanların yaratılışında vardır) hadîs-i şerifi meşhurdur. İnsan, mürşidini sevdiği kadar, onun kalbinden feyz alır. Fenâ makamına kavuşur. İbadetlerini ihlâs ile yapmak nasip olur. Her hareketi zikir olur. Kalp ile zikir söylemek de, fenâ makamına kavuşturur ise de, kalbine feyz gelerek kavuşmak, daha süratli olur.] (Tam İlmihal s. 952)

***

Sual: Kutb-i irşâd ile, bütün insanlara iman ve hidayet geldiği halde bazılarının bunlara düşmanlığı nereden geliyor?

Cevap: Bugün memleketimizde ve bütün dünyada bir Mürşid-i kâmil, bir Ârif-i mükemmil bulunduğunu bilmiyoruz. Evet, (Kutb-i medâr) her zaman bulunur. Şimdi de vardır. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" zamanında da vardı. Bunlara, (Kutb-ül-aktâb) da denir. Fakat, bunlara inzivâ lâzımdır. Bunları kimse tanımaz. Hatta, bazen, kendileri bile kendilerini bilmez. (Kutb-i irşâd) ise, kayyûm-i âlemdir. Herkese rüşd ve iman, bunun vâsıtası ile gelir. İslâmiyeti korur. Din-i İslâm başı boş kalmaz.

Din düşmanları pervasızca, dini yıkmağa, değiştirmeğe saldıramaz. İmâm-ı Rabbânî "kaddesallahü sirrehül'azîz", (Me'ârif-i ledünniyye) kitabında, otuzbeşinci marifette buyuruyor ki: (Kutb-i ebdâl) [yani Kutb-i medâr] âlemde, dünyada her şeyin var olması ve varlıkta durabilmesi için feyz gelmesine vâsıta olur. Kutb-i irşâd ise, âlemin irşâdı ve hidayeti için feyzlerin gelmesine vâsıta olur. Her şeyin yaratılması, rızkların gönderilmesi, dertlerin, belâların giderilmesi, hastaların iyi olması, bedenlerin afiyette olması, Kutb-i ebdâlin feyzleri ile olur. İman sâhibi olmak, hidayete kavuşmak, ibadet yapabilmek, günahlara tevbe etmek ise, Kutb-i irşâdın feyzleri ile olur. Her zamanda, her asırda Kutb-i ebdâlin bulunması lâzımdır. Hiçbir zaman, bunsuz olamaz. Çünkü, âlem bununla nizâm bulmaktadır. Bunlardan biri ölünce, bunun yerine başkası tayin edilir. Fakat, Kutb-i irşâdın her zaman bulunması lâzım değildir. Öyle zamanlar olur ki, âlem imandan ve hidayetten büsbütün mahrum kalır. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", o zamanın Kutb-i irşâdı idi.

O zamanın Kutb-i ebdâli de, Ömer "radıyallahü anh" ve Veysel-Karnî "kaddesallahü teâlâ sirrehül'azîz" idi. Kutb-i irşâd ile, bütün insanlara iman ve hidayet gelmektedir. Kalbi bozuk olanlara gelen feyzler, dalâlet, kötülük hâline döner. Şeker hastasına verilen kıymetli gıdaların, onun kanında zehir hâline dönmesine benzer. Yahut safrası bozuk olana, tatlının acı gelmesine benzer. (Tam İlmihal s. 909)

Test usulü ile ilk zeka testi

Sual: İnsanların zekalarını ölçme işini, Müslümanlar da yapmışlar mıdır?

Cevap: İnsanların zekaları eşit değildir. Zekanın en üstün derecesine Deha denir. Zeka, test usulü ile ölçülür. Yirminci asrın tanınmış psikologlarından Amerikalı Terman; "Test usulü ile zeka ölçmesi, ilk olarak Osmanlılarda yapıldı" diyor.

Osmanlı orduları Avrupa'da ilerliyor, Viyana elden gidiyordu. Viyana gidince, bütün Avrupa'nın Müslümanların eline geçmesi çok kolay olacaktı. Osmanlılar, Avrupa'ya İslâm medeniyetini getiriyor, ilim, fen, ahlak nurları, hıristiyanlığın kararttığı, uyuşturduğu yerlere, zindelik, insanlık, huzur, saadet saçıyordu. Asırlarca, diktatörlerin, kapitalistlerin, papazların zulümleri altında inleyen, barbarlaşan Avrupa, İslâm adaleti, İslâm ilimleri, İslâm ahlakı ile, insan haklarına kavuşuyordu. Avrupa diktatörleri ve öncelikle hıristiyan kiliseleri, Osmanlı ordularına karşı son gayretlerini harcıyorlardı. Bir gece, İstanbul'daki, ingiliz sefîri, Londra'ya tarihi mektubunu yolladı.

"Buldum, buldum! Osmanlı ordularının ilerleme sebebini buldum. Onları durdurmanın yolunu buldum" diyor ve şöyle yazıyordu:

"Osmanlılar ele geçirdikleri her yerde din, ırk farkı gözetmeksizin, seçtikleri çocukların zekalarını ölçüyor, ileri zekalıları ayırarak, medreselerde okutup, İslâm terbiyesi ile yetiştiriyorlar. Bunlar arasından da seçtiklerine, saraydaki Enderun denilen yüksek okulda, o zamanın en ileri bilgilerini veriyorlar. İşte, Osmanlı siyaset adamları, başkumandanları, böyle seçilen, yetiştirilen keskin zekalı şahsiyetlerdir. Sokullular, Köprülüler, böyle yetişmiştir. Osmanlı akınlarını durdurmak, hıristiyanlığı kurtarmak için biricik çare, Enderun mekteplerini ve medreseleri dağıtmak, onları içerden yıkmaktır."

Bu mektuptan sonra, İngiltere'de Müstemlekeler nezâreti kuruldu. Burada yetiştirilen casuslar ve hıristiyan misyonerleri, yalan propaganda ve yaldızlı vaatlerle avladıkları cahilleri Osmanlı devletinin kilit noktalarına yerleştirmeye, bu kuklaların eli ile; medreselerden fen, ahlak derslerini, hatta, yüksek din bilgilerini kaldırmaya, Müslümanları cahil bırakmaya uğraştılar. Bu sinsi kampanyalarında, tanzimattan sonra tam başarı sağladılar ve böylece Osmanlı devleti yıkıldı.

***

Sual: Kalbi hastalıktan kurtaran ilaç nedir? İbadetlere, müzik sokmanın, mevlevîler gibi çeşitli ayinler yapmanın İslâm dini ile alâkası var mıdır?

Cevap: Kalbi hastalıktan kurtaran ilaç, üç şeyden yapılır. Bunlar, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi iman etmek, ibadetleri yapmak ve haramlardan sakınmaktır. İslâmiyetten ve tasavvuftan haberi olmayan kimseler, dini, dünya kazançlarına âlet ediyorlar. Bu yobazlar, tasavvufa, hatta ibadetlere, mistik bir hareket olarak, müzik sokmuş, müzik âletlerinin nağmelerine göre vücut hareketleri yapmak gibi hususlara, ayin demişlerdir. [Mevlevî ayinleri gibi.] Başlarında mezar taşına benzeyen beyaz uzun külâhları (sikkeleri) ile dönen mevlevîler, sağ ellerini semaya kaldırırlar ve sol ellerini semadan aldıklarını dünya yüzüne göndermeği belirtmek için, aşağı indirirler. İslâm dini ile hiçbir alâkası olmayan ve âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerde bulunmayan böyle ayinleri, tarikat olarak, İslâmiyet olarak tanıtıyorlar.

Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" ve Eshâb-ı kiramdan "radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în" hiçbiri, böyle ayinler yapmadı. Onların zamanlarında tasavvuf vardı. Fakat böyle tarikatçılık yoktu. Şimdi, bu ayinleri görmek için dünyanın her tarafından birçok insan gelmektedir. Yabancı dillerde tasavvuf hakkında yazılan eserler çoktur ve hepsinde bu bid'at, bozuk yollardan bahis olunmaktadır. İmâm-ı Gazâlî "rahime hullahü teâlâ" hem kelâm âlimi, hem de hakiki tasavvufun mütehassıslarından idi. Kanuni Sultan Süleyman'ın "rahime hullahü teâlâ" şeyhulislâmı büyük din âlimi Ebüssü'ûd Efendinin "rahime hullahü teâlâ" tasavvuf ehline karşı çok sert davrandığı, hatta onların idamı için fetva verdiği söylenir. Bu doğru değildir. Ebüssü'ûd Efendi, tasavvuf ehli için değil, bunların içine karışan sapık tarikatçılar için ve (Tasavvufta yüksek dereceye varanlar için, din teklifleri kalkmıştır. Onlar için helal ile haramın farkı yoktur) diyenler için sert davranmış ve bunların fitne çıkarmak, İslâmiyeti yıkmak günahları için, idam edilmelerine fetva vermiştir. (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 457)

İçinde hayvan ölüsü bulunan su ile...

Sual: Su içinde yaşayan hayvanlar ölünce, bu su ile abdest ve gusül alınabilir mi?

Cevap: Suda yaşayan balık, yengeç, su kurbağası, suda ölünce, bu su ile abdest ve gusül almak caizdir. Toprak kurbağası ve yılanından, akıcı kanı olmayanları da, suda ölünce, abdest ve gusül caiz olur. Bütün bunlar, sudan çıkarılıp, ölünce, ölüleri suya düşerse, yine caiz olur. Kurbağa, suda parçalanırsa, yine caiz olur. Fakat içilmez. Çünkü, eti haramdır. Ördek, kaz gibi karada doğup, suda yaşayan hayvan ölünce, küçük havuz, necis, pis olur.

***

Sual: Ağaçlardan damlayan ve meyvelerinden sıkılarak elde edilen sular temiz midir ve bunlarla abdest alınabilir mi?

Cevap: Ağaçtan, ottan, meyveden, asmadan çıkan, damlayan su temizdir. Fakat bunlar ile ve bunları sıkarak çıkarılan sular ile abdest ve gusül caiz değildir.

***

Sual: Namaz vakti daralmış ve abdesti olmayan kimse, yolda rastladığı su birikintisi ile abdest alabilir mi?

Cevap: Yolda rastlanan bir suyun temiz olduğu iyi bilinir veya temiz olduğu çok zan edilirse, bununla abdest alınır. Hatta, su az ise, buna necaset karıştığı iyi bilinmedikçe, bununla abdest alınır ve gusül edilir. Teyemmüm edilmez. Çünkü, her suyun aslı temizdir, zan ile pis olmaz.

***

Sual: Yırtıcı hayvanların, domuz ve köpeğin içtiği suyun artanı ile abdest alınabilir mi?

Cevap: Domuzun, köpeğin ve yırtıcı hayvanların ve henüz fare yiyen kedinin artıkları, etleri ve sütleri kaba necasettir. Bunları yemek, içmek haramdır. Artıklarını abdestte, gusülde ve temizlikte kullanmak caiz değildir. İlaç olarak da kullanılmaz.

***

Sual: Küçük çocuğun elini soktuğu kovadaki su ile abdest almanın mahzuru olur mu?

Cevap: Küçük çocuğun elini suya sokması, kedinin artığı gibidir. Yani, eli temiz olduğu bilinmiyorsa, bu su ile abdest almak veya içmek, tenzihen mekruh olur.

***

Sual: Kitaplarda akıcı su tabiri geçiyor, bunun bir ölçüsü var mıdır?

Cevap: Saman çöpünü sürükleyen suya, akıcı su denir.

***

Sual: Herhangi birisinin suyunu çalan bir kimse, bu çaldığı, su ile abdest alabilir mi?

Cevap: Gasbedilen, çalınan su ile alınan abdest sahih ise de, haramdır.

***

Sual: Müslümanın papaz kıyafeti giymesinin hükmü nedir?

Cevap: Papazların ibadetlerine mahsus şeyi kullanmak küfür olur. Buna Küfr-i hükmi denir.

***

Sual: (Herkes Kur'ân ve hadîs okumalı, dinini bunlardan kendi anlamalı, mezhep kitaplarını okumamalıdır) diyenler var. Böyle yapmak, bunlara uymak doğru mudur?

Cevap: Kalbin, ruhun hastalığı, herkeste başkadır ve herkesin (İdiosynkrasie=Überempfindlichkeit gegen bestimmte Reize) denilen hassasiyeti, istidadı ayrıdır. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" yalnız kalbin hastalıklarını ve tedavisini bildirmekle kalmamış, fertlere, ailelere, cemiyetlere, harplere, miras hesaplarına, yani her çeşit dünya ve ahiret işlerine ait yüzbinlerle bilgiyi söylemiştir. Kendi hastalığını ve kalbinin ilâcını bilmeyen bizim gibi cahillerin, bu hadîs-i şeriflerden kendine uygun olanları seçip alması imkânsız gibidir. İkinci cild, 54. cü mektupta diyor ki, (Şimdi hadisler unutuldu. Bid'atler yayıldı. Doğru ve eğri kitaplar birbirine karıştı.)

Evliya, kalp, ruh mütehassısları olup, herkesin bünyesine ve hastalığına ve zamanının zulmetine ve fesadına uygun ruh ilaçlarını, hadîs-i şeriflerden seçerek söylemişler ve yazmışlardır. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", dünya eczahanesine yüzbinlerce ilaç hazırlayan baş tabip olup, Evliya da, bu hazır ilaçları, hastaların dertlerine göre dağıtan, emrindeki yardımcı tabipler gibidir. Hastalığımızı bilemediğimiz, ilaçları tanımadığımız için, yüzbinlerce hadîs içinden, kendimize ilaç aramağa kalkarsak, (Allergie) aks-i tesir hâsıl olarak, cahilliğimizin cezasını çeker, fayda yerine zarar görürüz. İşte bunun için, hadîs-i şerifte, (Kur'ân-ı kerimi kendi anladığına göre tefsir eden kâfir olur) buyuruldu.

Mezhepsizler, bu inceliği anlayamadıkları için, (Herkes Kur'ân ve hadîs okumalı, dinini bunlardan kendi anlamalı, mezhep kitaplarını okumamalıdır) diyerek, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarının okunmasını yasak ediyorlar. Bütün Müslümanları felâkete sürüklüyorlar. Fârisî (Redd-i vehhâbî) kitabı, mezhepsizlerin bu iftiralarına, çok güzel cevap vermektedir. İmâm-ı Rabbânî de, ikinci cildin, 97. ci mektubunda, cevap vermektedir.

Veli demek, Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmuş olan, Ehl-i sünnet âlimi demektir. (Ehl-i sünnet) demek, Kur'ân-ı kerimin ve hadîs-i şeriflerin gösterdiği yol demektir. Ehl-i sünnet âlimleri, bu yolu Eshâb-ı kiramdan öğrendiler. Kendi anladıklarına değil, Eshâb-ı kiramdan işittiklerine sarıldılar. Ehl-i sünnetten ayrılmak, Kur'ân-ı kerimin ve hadîs-i şeriflerin doğru yolundan ayrılmak olur. Ehl-i sünnetten ayrılanlar arasında, Kur'ân-ı kerimdeki ve mütevâtir olan hadîs-i şeriflerdeki açıkça anlaşılamayan delilleri yanlış tevil edenler, kâfir olmazlar ise de, bid'at sahibi oluyorlar. Bu delillerden çıkardıkları yanlış ve bozuk bilgilere, (Kur'ân yolu), (Eshâb yolu) diyerek, ahmakları, cahilleri aldatıyorlar. (Tam İlmihal s. 1054)

İhtiyaç için faizle para almak

Sual: Bazı kimseler ihtiyacım var diyerek faizle para alıyorlar ve bu caizdir diyorlar. Gerçekten ihtiyaç için faizle para almak dinimizce uygun mudur?

Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât kitabında buyuruyor ki:

"Daha fazlasını ödemesi şartı ile ödünç vermek faizdir. Böyle olan sözleşme haramdır. Haram anlaşma ile ele geçen malın hepsi haram olur. Mesela, oniki kile ödemesi şartı ile, on kile buğday ödünç verilse, alınan oniki kilenin hepsi haram olur. Faiz ile ödünç vermenin ve almanın haram olduğu, Kur'ân-ı kerimde açıkça bildirilmiştir. İhtiyacı olanın da, olmayanın da, faizle ödünç alması haramdır. İhtiyacı olana faiz haram olmaz demek, Kur'ân-ı kerimin emrini değiştirmek olur. Kınye kitabı, Kur'ân-ı kerimin emrini değiştiremez. Kınyenin bu yazısını doğru kabul etsek bile, buradaki ihtiyaç kelimesine, zaruret ve ölüm tehlikesi manasını vermek lazımdır. Böylece, Mâide suresinin; (Ölüme sebep olan sıkışık hale düşen) mealindeki dördüncü âyetinin izninden istifade edilmiş olur. Faiz ile ödünç almak için her ihtiyaç özür olsaydı, faizin haram edilmesine sebep kalmazdı. Allahü teâlânın bu yasak emri, yersiz, lüzumsuz olurdu.

Her ihtiyacı olanın faiz ile para alması caiz diye bir an düşünsek, ihtiyaç da, bir nevi zarurettir. Zaruretin dereceleri vardır. Ziyafet vermek için, faiz ile para almak ihtiyaç değildir. Meyyitin bıraktığı malda meyyitin ihtiyacı, kefen ve cenaze masrafı olduğu, kitaplarda bildiriliyor. Onun ruhu için ziyafet vermeye ihtiyaç denilmemiştir. Meyyit, sadakanın sevabına, herkesten çok muhtaç olduğu halde, onun ruhu için yemek, helva dağıtılmasını İslâmiyet emir etmemiştir. O halde, bunları yapmak, faizle para almak için ihtiyaç, özür olur mu? Ölünün ihtiyacı kabul edilse bile, faizle alınan para ile pişen yemekleri yemek helal olur mu? Çoluk çocuğun çok olması, özür, ihtiyaç sanılarak, faizle para almak caiz ve helal olur demek, bir Müslümana yakışmaz. Böyle belaya yakalanmış olanlara, doğru yolu göstermek lazımdır. İhtiyaçları helalden temin edecek yol çoktur. Bu yolları aramak lazımdır. Arayıp bulamazsa, ancak nafaka ihtiyacı, yani gıda, elbise ve mesken ihtiyacı, zaruret halini alır. Bu da, ancak mesken için vaki olmaktadır."

***

Sual: Zekât olarak başka cins mal verilebilir mi? Hayvan zekâtı olarak orta halli olanı verilmez ise ne yapmak gerekir?

Cevap: (Bedâyı'us-sanâyı')da diyor ki, (Zekât olarak verilecek mal, zekâtı lâzım olan malın cinsinden veya başka cinsten zekât malı olmalıdır. [Altın yerine, fakire elbise, ayakkabı, buğday, yağ gibi şeyler vermek câiz değildir.] Zekât malı, ayn veya deyn olur. Ayn olan zekât malı, vezin ile veya hacim ile ölçülür veya ölçülmez. Ölçülmez ise, ya sâime hayvan olur. Yahut, ticaret urûzu olur. Sâime ise, nass ile bildirilen hayvanın kendi verilince, orta hallisi verilir. Aşağı hâlde olanı verilirse, orta halliden farkı kadar altın veya gümüş de verilir. Hayvanın kıymeti verilince, yine orta hallinin kıymeti verilir. Aşağı hâlde olanın kıymeti verilirse, altın veya gümüş ile tamamlanır. İki orta koyun yerine kıymetleri toplamında bir semiz vermek câiz olur. Çünkü, fâiz malı olmayanlarda, kıymete itibar olunur.

Ticaret urûzundan nass ile bildirilenin kırkta biri verilir. Kendi cinsinden olan başka mal verilirse, iyi yerine orta veya aşağı mal verilince, aradaki farkı tamamlamak lâzım olur. Çünkü urûz, ağırlıkla veya hacim ile ölçülmeyen eşya demektir. Bunlarda miktar farkı fâiz olmaz. Meselâ, bir iyi elbise yerine, iki adi elbise vermek câiz olur. Kendi cinsinden olmayana başka mal verilirse, farz olan miktardan az verirse, aradaki farkı tamamlaması lâzım olur. Zekât malı, vezin veya hacim ile ölçülür ise, malın kendinin kırkta biri verilir. Kendi cinsinden olmayan başka zekât malı verirse, kendi kıymeti kadar vermesi lâzım olur. Kendi cinsinden başka mal verirse, Şeyhayne göre "rahime-hümallahü teâlâ", kıymeti kadar değil, miktarı kadar verilir. Meselâ, ikiyüz kilo ticaret malı iyi cins buğdayın kıymeti ikiyüz dirhem gümüş olsa, bunun zekâtı olarak beş kilo adi buğday vermek câiz olur. Bunun gibi, ikiyüz dirhem ceyyid gümüşün zekâtı olan beş dirhem ceyyid gümüş yerine, beş dirhem züyûf verilebilir. Nezir vermek de böyledir.

Altın ile gümüş mutlak (Semen)dirler. Semen olarak yaratılmışlardır. İnsanın herhangi bir ihtiyacını gidermek için kendileri kullanılmaz. İhtiyaç eşyasını satın almak için vasıtadırlar. Başka eşya ise, hem semen olarak, hem de kendileri kullanılmak için yaratılmışlardır.) (İslâm Ahlâkı s. 295)

İslâmiyet ve sağlık

Sual: İslâmiyette beden sağlığı nasıl olmalıdır, Müslümanlar sağlık konusunda nelere dikkat etmelidir?

Cevap: Bugün, bütün üniversitelerde okutuluyor ki, doktorluk iki kısımdır: Biri hijyen, yani sıhhati korumak. İkincisi, terapötik, yani hastaları, iyi etmektir. Bunlardan birincisi başta gelmektedir. İnsanları hastalıktan korumak, sağlam kalmağı sağlamak, tıbbın birinci vazifesidir. Hasta insan, iyi edilse de, çok kere, arızalı, çürük kalır. İşte İslâmiyet, tababetin birinci vazifesini, hijyeni garanti etmiş, teminat altına almıştır. (Mevâhib-i ledünniyye) ikinci kısımda, Kur'ân-ı kerimin, tıbbın iki kısmını da teşvik buyurduğu, âyet-i kerimeler gösterilerek ispat edilmektedir. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", Rum imparatoru Herakliüs ile mektuplaşırdı. Birbirlerine elçi gönderirlerdi. Her iki tarafın sözlerini, mektuplarını, kitaplarda okuyoruz. (Mevâhib-i ledünniyye) tercümesi, ikiyüzotuzsekizinci [238] sahifesinde mektupların aslı da var.

Bir defa, Herakliüs birkaç hediye göndermişti. Bu hediyelerden biri, bir doktor idi. Doktor gelince dedi ki, (Efendim! İmparator hazretleri, beni, size hizmet için gönderdi. Hastalarınıza bedava bakacağım!). Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", kabul buyurdu. Emreyledi, bir ev verdiler. Her gün nefis yiyecek, içecek götürdüler. Günler, aylar geçti. Bir Müslüman, doktora gelmedi. Doktor, utanıp gelerek, (Efendim! Buraya, size hizmet etmeğe geldim. Bugüne kadar, bir hasta gelmedi. Boş oturdum, yiyip içip, rahat ettim. Artık gideyim) diye izin isteyince, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" tebessüm buyurdu. (Sen bilirsin! Eğer daha kalırsan, misafire hizmet etmek, ona ikram etmek, Müslümanların başta gelen vazifesidir. Gidersen de uğurlar olsun! Yalnız şunu bil ki, burada senelerce kalsan, sana kimse gelmez. Çünkü, Eshâbım hasta olmaz! İslâm dini, hasta olmamak yolunu göstermiştir. Eshâbım temizliğe çok dikkat eder. Acıkmadıkça bir şey yemez ve sofradan, doymadan önce kalkar!) dedi. Görülüyor ki, Müslüman, yani İslâmiyetin emirlerine uyan, hastalık çekmez. Müslümanlardan hastalık çekenler, emirleri öğrenmeyenler ve yapmayanlardır. Evet, ölüm hastalığı herkese gelecektir. Bu hastalık müminlere bir nimettir. Ahiret yolculuğunun habercisidir. Hazırlanmak, tevbe, vasiyet etmek için, alârm işaretidir. Cenâb-ı Hak, çeşitli hastalıkları, ölüme sebep kılmıştır. Eceli gelen, bir hastalığa yakalanacaktır:

Ecel geldi cihana, baş ağrısı behâne.

Ahkâm-ı İslâmiyyeye uyan, yani İslâmiyetin gösterdiği yolda giden kimsenin hayatı hastalıkla geçmez. Fakat, Peygamberlerden başka herkes, nefsine uyabilir. Günâh işleyebilir. Cenâb-ı Hak, günah işleyen Müslümanları, illet, kıllet veya zilletle ikaz etmekte, gafletten uyandırmaktadır. (Tam İlmihal s. 1045)

***

Sual: Gözle görülemeyen varlıklara inanmayanlar var. Görülemeyen varlıklara inanmamak yanlış değil midir?

Cevap: Etrafımızı beş duygu organımız ile tanıyoruz. His organlarımız olmasaydı, hiçbir şeyden haberimiz olmayacaktı. Kendimizi bile bilemeyecektik. Yürüyemeyecek, bir şey yapamayacak, yaşayamayacaktık. Anamız, babamız olamayacak, var olamayacaktık. Ruhumuza tatlı gelen güzelleri göremeyecek, güzel sesleri duyamayacak, onları sevemeyecektik. Allahlımıza yalnız duygu organlarımız için, durmadan şükür etsek, şükrünü ödemiş olamayız.

Duygu organlarımıza etki eden her şeye (Varlık) veya (Mevcut) diyoruz. Kum, su, güneş birer mevcuttur. Çünkü, bunları görüyoruz. Ses de bir mevcuttur. Çünkü, işitiyoruz. Hava, bir mevcuttur. Çünkü, elimizi açıp yelpaze gibi sallayınca, havanın elimize çarptığını duyuyoruz. Rüzgâr da yüzümüze çarpıyor. Bunun gibi, sıcaklık, soğukluk da birer mevcuttur. Çünkü, derimizle bunları duyuyoruz. 

Elektrik, hararet, yani ısı ve mıknatıs gibi enerjilerin [kudretlerin] de mevcut olduklarına inanıyoruz. 
Çünkü, elektrik akımının hararet ve mıknatıs veya kimya reaksiyonları meydana getirdiğini, ısı gelince sıcaklık olduğunu, ısı azalınca soğukluk olduğunu ve mıknatısın demiri çektiğini his ediyoruz, anlıyoruz. (Ben havanın, ısının, elektriğin mevcut olduklarına inanmam. Çünkü, bunları göremiyorum) sözüne yanlıştır diyoruz. Çünkü, bunlar görülemezlerse de, kendilerini veya yapıkları işleri, duygu organlarımız ile anlıyoruz. Bunun için de, görülemeyen birçok varlıklara inanıyoruz. Göremediğimiz için, yok olmaları lâzım gelmez diyoruz. Bunun gibi, (Ben Allaha inanmam. Melek, cin gibi şeyler yoktur. Var olsalardı görürdüm) sözü de doğru değildir. Akla, fenne uygun olmayan bir sözdür. (Tam İlmihal s. 1040)

Vesvesenin zararları
Sual: Vesvese nedir, zararları nelerdir ve nasıl kurtulunur? Üzerinde necaset görülmeyen her şey temiz mi kabul edilmelidir?
Cevap: Abdest almakta, necaset temizlemekte, niyet etmekte ve namaz kılmakta (Vesvese) etmemelidir. Vesvese, zararlı olan şüphe, kuruntu demektir. (Hadîka) ve (Berîka) kitaplarının sonunda, vesvesenin zararları uzun yazılıdır. Hulâsaları şudur: Hadîs-i şerifte, (Vesvese şeytandandır. Abdest alırken, gusül ederken ve necaset temizlerken, şeytanın vesvesesinden sakınınız!) buyuruldu. Vesvese etmek günahtır. Vesvese eden imamın arkasında namaz kılmak mekruhtur. Onu imamlıktan ayırmak vacibtir. Vesvese, suyu israf etmeğe sebep olur. İsraf ise haramdır. Vesvese, namazı geciktirmeğe, cemaati, hatta namaz vaktini kaçırmağa sebep olur. Vakti, ömrü zayi etmeğe sebep olur. Hususi önlük, ibrik, seccade kullanmak gibi, bid'at işlemeğe sebep olur. Başkalarının elbisesinin, yemeğinin necis olmasından şüphe eder ki, Müslümanlara sû-i zan haramdır. Kendini ihtiyatlı zan ederek, kibirli olur. Bir şeye sebep olanı yapmak da, o şeyi yapmak gibidir.

Abdestin, taharetin ve namazın şartlarını, sünnetlerini, mekruhlarını bilmeyen, vesvese hastalığına yakalanır. Bunları bilip, yerine getirince, şüpheye düşmemeli, iyi ve tamam yaptığına inanmalıdır.

Böyle inanmak, ihtiyat olur. Şüpheye düşmek vesvese olur. Vesvese sahibi, ruhsat ile amel etmelidir. Sokaklar, topraklar temizdir. Üzerinde necaset görülmeyen her şey temizdir. Şüphe etmekle necis olmaz. Çok zan edilirse, kullanmak sahih, câiz ise de, tenzihen mekruh olur. Kâfirin, fâsıkın kullanmış olduğu donu, tabakları ve pis sokak böyledir. Ehl-i kitabın kestiklerini, incelemeden yemek helaldir. Kalbi, kötü ahlaktan temizlemekte, kul haklarını gözetmekte ve haramlardan sakınmakta, çok dikkat etmek, vesvese olmaz. Vera' ve takva olur. (İslâm Ahlâkı s. 403)

***
Sual: Emanet ne anlama gelir, çeşitleri var mıdır ve emanet olarak bırakılan malı kullanmanın mahzuru olur mu?
Cevap: Mecellenin 762. maddesinde; güvenilen kimseye bırakılan mala Emanet denir deniyor. Emanet de üçe ayrılır:

1- Vedî'adır ki, güvenilen kimseye saklamak için verilen maldır. Söz veya hâl ile yapılan icab ve kabul ile hasıl olur. Veren ve alan, diledikleri zaman vazgeçebilir, fesih edebilir. Baliğ olmaları lazım değildir. Parasız Vedî'a zayi olursa, kaybolursa ödemez. Ödemesi şart edilirse, sözleşme batıl olur. Ücretli olan Vedî'a helak olunca, ödenir. Mümkün ve faydalı şartla Vedî'a sözleşmesi caizdir. Vedî'a olan malı kendi malı gibi saklar. Vedî'a olan hayvanın nafakası, sahibine aittir. Vedî'a, sahibinden izinsiz kullanılamaz ve vedî'a, ariyet, kira, rehin ve ödünç verilemez ve sahibinin borcunu, onun izni olmadan ödeyemez. Bunları izin ile yapabilir. Sahibi isteyince aynen geri vermesi lazımdır. Ödemezse gasbetmiş olur. Vedî'a olan paranın da kendisini verir, başkasını veremez.

2- Kira veya ariyet olarak verilen emanettir. İcab ve kabul ile hasıl olurlar. Baliğ olmaları şart değildir. Ariyet, bedelsiz kullanmak demektir. Ariyet hayvanın nafakası, kullanana aittir. Zaman, mekân ve istifade şekli sınırlı olarak ariyet vermek caizdir. Şartsız ariyet verilen eve, dükkâna, tarlaya dilediğini koyabilir. Ariyet alan, bunu vedî'a verebilir. Kiraya ve rehin olarak veremez. Sahibi isteyince veya sözleşmedeki müddeti bitince, geri vermesi lazım olur.

3- Sözleşme olmadan ele geçer. Mesela, rüzgârın getirdiği mal emanet olur.

***
Sual: Bir kimse, kendisi ve ailesi muhtaç oldukları hâlde, sadaka verebilir mi?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde, zekât verilecek yerlerin sonunda buyuruluyor ki:
"Kendisine ve bakması vacib olanlara lazım olandan fazla malı bulunan kimsenin sadaka vermesi müstehabdır. Bakması vacib olan kimsesi muhtaç iken, bunun sadaka vermesi günahtır. Sıkıntıya sabredemeyecek kimsenin, kendi muhtaç olduğu malı, parayı sadaka vermesi caiz değildir, tahrimen mekruhtur. Sadaka veren kimsenin, sadaka sevabını, Resûlullah efendimize, kadın, erkek bütün müminlere göndermeye niyet etmesi iyi olur. Çünkü, kendi sevabı azalmaz ve hepsine de ayrı ayrı, hep o kadar sevap verilir."

***
Sual: Allahü teâlânın varlığı, sıfatları, razı olduğu ve beğendiği şeyler, akıl ile anlaşılamaz mı? Peygamberlerin "aleyhimüssalevâtü vetteslimât" ve kitapların gönderilmesine sebep Allahü teâlâyı tanımak ve bilmek midir?
Cevap: Senâüllah Pânî-pütî "rahmetullahi aleyh", (Hukûk-ul-islâm) kitabında buyuruyor ki, (Allahü teâlânın varlığı, sıfatları, razı olduğu ve beğendiği şeyler, ancak Peygamberlerin "aleyhimüsselâm" bildirmesi ile anlaşılır. Akıl ile anlaşılamaz. Bunları bize Muhammed aleyhisselâm bildirdi. Hulefâ-i râşidinin çalışmaları ile, her tarafa yayıldı. Eshâb-ı kiramdan bazıları, bazı bilgileri işitmişlerdi. Bu bilgilerin hepsini topladılar. Eshâb-ı kiramın bu hususta üzerimizdeki hakları çok büyüktür. Bunun için hepsini sevmemiz, övmemiz ve itaat etmemiz emir olundu "rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma'în"). (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 467)

Peygamberlerin "aleyhimüssalevâtü vetteslimât" ve kitapların gönderilmesine sebep ve bildirilmesi en lüzumlu olan emir, yerlerin, göklerin yaratanının varlığını, Onun bir olduğunu, ilim ve başka üstün sıfatları bulunduğunu, kudret ve büyüklüğünün sonsuz olduğunu kullara bildirmektir. İnsanların çoğu, gördüklerine, duyduklarına, göründüğü gibi inanıp, içlerini, inceliklerini anlayamadıklarından, Allahü teâlâ, kitaplarında, varlığına, büyüklüğüne alâmet olan, mahlûklarının en büyükleri ve en açıkta bulunan ve insanların çok şaştığı her bakımdan düzgün görünen ayı, güneşi ve yıldızları, her çeşit insanın anlayabilmesi için, göründükleri gibi tarif buyurmuştur. Bunların hesaplarını, kanunlarını, iç yüzlerini açıklamayarak, cahil olan çoğunluğu, anlayamayacağı şeylerle uğraşmağa zorlamamış, bunları her asırdaki zeki, akıllı, seçme kimselerin çalışarak anlamalarını teşvik buyurmuştur.

İnsanların buluşları, zamanla değişmekte, bir vakitler doğru, güvenilir sanılan buluşların, sonradan yanlış olduğu anlaşılmaktadır. Her asrın insanları, zamanlarındaki son buluşların doğru olacağına inandıkları için, muhtelif asırlardaki insanların inanışları başka başka olmuş, bu inanışlar, günah, küfür olmamıştır. Çünkü, Peygamberlerin "aleyhimüsselâm" kitaplarına uymayan, bunlarda bildirilenleri inkâr eden inanışlar, suç olur. Cenâb-ı Hak, kullarını küfürden, suçtan korumak için, herkesin anlayamayacağı, inanamayacağı fen bilgilerini, kitaplarında açıklamayıp, bunlara işaret buyurmuş, yer küresini, güneşi, gökleri göründükleri gibi anlatarak, bunlardan ibret alınmasını, varlığının, büyüklüğünün anlaşılmasını emir eylemiştir. (Tam İlmihal s. 537)

Kötü huyu olan ne yapmalıdır?
Sual: Kendinde kötü huy bulunan bir kimse, bunu gidermek, yok etmek için ne yapmalı, nasıl hareket etmelidir?
Cevap: 
Kendinde kötü huy bulunan bir kimse, öncelikle bu kötü huya yakalanmasının sebebini araştırmalı, bu sebebi yok etmeye, bunun zıddını yapmaya çalışmalıdır. Kötü huydan kurtulmak, bunun zıddını yapmak için çok uğraşmak lazımdır. Çünkü, insanın alıştığı şeyden kurtulması çok zordur. Zira kötü şeyler, nefse tatlı gelir. İnsanın, kötü bir şey yapınca, arkasından nefse güç gelen şeyleri yapmayı âdet edinmesi, faydalı bir ilaçtır. Mesela, "bir kötülük yaparsam, şu kadar sadaka vereceğim" veya "oruç tutacağım, gece namazları kılacağım" diye yemin etmelidir. Nefis, bu güç şeyleri yapmamak için, onlara sebep olan kötü âdetini yapmaz. Kötü ahlakın, huyların zararlarını okumak, işitmek de, faydalı bir ilaçtır. Kötü huyun zararlarını bildiren hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(İnsanların hiç çekinmeden, sıkılmadan yaptıkları günah, kötü huylu olmaktır.)

(Her günahın tövbesi vardır. Kötü ahlakın tövbesi olmaz. İnsan, kötü huyunun tövbesini yapmayıp, daha kötüsünü yapar.)

(Sıcak su buzu erittiği gibi, iyi ahlak da, hataları eritir. Sirke balı bozduğu gibi, kötü ahlak, hayratı, hasenatı, iyilikleri mahveder.)

***
Sual: Din kitaplarında "Küfr-i cehli" diye bir tabir geçmektedir. Bu ne demektir ve bu tabir kimler için kullanılır?
Cevap: 
Küfür, inkâr olduğunu herkesin bildiği bir şeyi, işitmediği, düşünmediği için kâfir olmak, inkâr etmektir ki buna Küfr-i cehli denir. Böyle kimseler, cahil olduklarını bilirler ama öğrenmek istemezler. Bunlar, hayvan gibidirler. Çünkü, insanı hayvandan ayıran fark, ilim ve idrak yani anlamaktır. Böyle kimseler, bu hâlleri sebebiyle, hayvandan da aşağıdırlar. Çünkü hayvanlar, yaratıldıkları şeyde ileridedirler. Kendilerine faydalı şeyleri anlar ve onlara yaklaşırlar. Zararlı olanları da anlayıp, onlardan uzaklaşırlar. Halbuki bunlar, bilmez olduklarını bildikleri hâlde, bu çirkin hâlden uzaklaşmaz, ilme, öğrenmeye, anlamaya yanaşmazlar, yaklaşmazlar.

***
Sual: İmanın gitmesine sebep olan bir şeyi bilmeden yapınca veya söyleyince, iman gider mi?
Cevap: 
Küfre sebep olan bir işi, bilerek yapmak küfür olur. Bilmeyerek yapınca da küfür olur diyen âlimler çoktur.

Cennette beraber olma müjdesi yeter

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:


Günler su gibi geçiyor, ramazan ayının sonuna geldik. İnşallah hakkımızda hayırlı olur, kıymetini de bilmemiz nasib olur ve bizden razı olarak ramazana veda ederiz.

Cennette tekrar bir arada, beraber olmak müjdesi, bayram olarak bize yeter, çünkü Peygamber efendimiz, herkesin, dünyada kimleri seviyorsa âhirette onlarla beraber olacağını bildiriyor. Gerçek beraberlik budur. Bu dünyadaki beraberlikler, ancak o müjde varsa yani o müjdeye dahil olursak kıymetlidir.

Bir gün merhum hocamıza biri geliyor, (Siz hep hocanızdan bahsediyorsunuz. Hocanız size ne öğretti de onu bu kadar seviyorsunuz?) diye soruyor. Hocamız, iki kelimeyle cevap veriyorlar, (Hocam Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, kim sevilir, kim sevilmez, bunu öğretti) buyuruyorlar. İşin temeli bu. Dinimize tam uyabilmek için, bu şarttır. İşte, bu sevginin tezahürü ile, bir arada olmak nasip oluyor, bizi bir arada tutan başka hiçbir şey yok. Burada bir şekilde, bu maksatla bir arada olduğumuz için, hep beraber, eksiksiz kıyamet gününde kurtulanlardan oluruz inşallah.

Sanki normalmiş gibi işlendiği için, günümüzde artık, günahlar, haramlar konuşulmuyor. Bid'atler ve küfür her tarafı kaplamış durumdadır. İman ve küfür meselesi var. Günahların şefaati, affı var, tevbesi var. Ama küfür ve bid'at öyle değil. Doğru yolda olduğunu zanneden bid'at ehli, bid'atini bilmediği için tevbe edemez.

Bir gün bir bedevî, Resulullah efendimize gelip soruyor, (Bu dini kısaca benim anlayacağım şekilde anlatır mısınız?) diyor. Cevaben, (Et-tazimü li-emrillah veş-şefekatü li-halkıllah) diye tarif ediyorlar. Yani İslamiyet, (Allahü teâlânın emirlerine kıymet vermek, hürmet etmek, O'nun yarattığı kullarına şefkat etmek) demektir. Köylü de, çok güzel deyip Müslüman oluyor. Âlimler diyorlar ki, Resulullah, Allahü teâlânın emirlerine kıymet vermek, hürmet etmek değil de, uymak deseydi, hepsine uymak mânâsı olurdu, kimse altından kalkamazdı. Kıymet verip, hürmet edilirse, yapamadıklarımız affa, şefaate uğrayabilir. İşin esası da bu zaten.
İnsan, benim bir günahım var, çok üzülüyorum, tevbe ediyorum, Allah'a yalvarıyorum dese, hatasını bilir, onun günah olduğunu bilir, bir emrin emir olduğunu bilir, hiç değilse ona hürmet eder, yapmaya da gayret eder. Şimdi öyle değil. Kimse, acaba bu Allahü teâlânın emri miydi, değil miydi, yasak mıydı diye düşünmüyor. Kimsenin umurunda değil. Bu çok kötü bir durum.
Türkiye'de ve dünyada, bir fitne fırtınası esiyor. Buna rağmen, elhamdülillah, çok büyük bir muhafaza altındayız. Bu nimetin büyüklüğünün tarifi mümkün değil.

Habercinin vazifesi haber vermektir
Sual: Yakınlarımıza, akrabalarımıza, doğru olan bilgileri anlattığımız veya kitap verdiğimiz hâlde kabul ettiremiyoruz. Bu durumda ne yapmalıdır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Rabbânî hazretleri kendi kardeşi meyân şeyh Mevdûda yazdığı bir mektupta buyuruyor ki:

"Kardeşim! Dünya hayatı çok kısadır. Sonsuz azaplar, buna karşılıktır. Bu zamanı, lüzumsuz, boş şeyleri ele geçirmekte kullanan ve böylece sonsuz acılara yakalanan kimseye yazıklar olsun!
Kardeşim, insanlar, dünya kazançlarını bırakıp, her yerden, karıncalar gibi, çekirge sürüleri gibi yanımıza üşüşüyor. Siz ise, bir evden olmak şerefinin kıymetini de düşünmeyerek, dünyanın alçak kazançlarına, seve seve dalmaktasınız. Onlara kavuşmak için çabalıyorsunuz. (Hayâ, imandan bir parçadır) hadîs-i şeriftir.

Kardeşim! Allah adamlarının böyle toplanması ve bugün Serhend'de nasib olan Allah için toplanmalar, bütün dünya dolaşılsa, bu nimetin yüzde biri bulunmaz. Buradaki kazançlar ele geçmez. Siz, bu nimeti, boş yere elden kaçırdınız. Çocuklar gibi, kıymetli cevherleri, cam parçaları ile değiştirdiniz.

Kardeşim! Bu fırsat, bir daha ele geçmez. Fırsat bulunsa da, böyle toplantılar bulunamaz. O zaman, bu nimeti, nasıl ele geçirirsin? Elden kaçırılanı nereden bulabilirsin? Zararları, ne ile yerine koyabilirsin? Yanılıyorsunuz, yanlış anlıyorsunuz. Tatlı, yağlı lokmalara gönül kaptırmayınız! Süslü, renkli elbiselere aldanmayınız! Bunlara düşkün olmanın sonu, dünyada da, ahirette de pişman olmaktır, inlemektir. Eşin, dostların gönüllerini yapmak için, kendini belaya sokmak ve ahiretin sonsuz azaplarına atılmak, aklı olanın yapacağı iş değildir. Allahü teâlâ, akıl versin ve gafletten uyandırsın!

Kardeşim! Dünyanın vefasızlığı dillerde dolaşmaktadır. Dünyaya düşkün olanların alçaklıkları, cimrilikleri herkesçe bilinmektedir. Kıymetli ömrünü, böyle faydasız, yalancı için elden kaçırana yazıklar olsun! Haberciye ancak haber vermek düşer."

***
Sual: Abdest aldıktan sonra okunacak bir dua var mıdır, varsa nasıldır?
Cevap: Abdesti alıp bitirdikten sonra;
"Allahümmec'alnî minet-tevvâbîn, vec'alnî min-el-mütetahhirîn, vec'alnî, min ibâdik-es-sâlihîn, vec'alnî minellezîne lâ havfün aleyhim ve lâhüm yahzenûn" duasını okumak çok sevaptır.

***
Sual: Namazdan ve duadan sonra Fatiha sûresini okumak bidat midir? Âdet olan şeyleri kafirlerden görüp yapmak caiz midir, bidat mi olur?
Cevap: Namazlardan ve dualardan sonra Fatiha sûresini okumak bidat mıdır, değil midir? Bunun cevabını Hâdimî "rahmetullahi teâlâ aleyh" (Berîka) kitabının yüzotuzyedinci sahifesinde uzun yazıyor. Kısaca bildirelim: Bidat diyenler ve değildir diyenler oldu. Çoğuna göre, dua okuması bildirilen yerlerde, Fatiha okumak daha iyidir. Namazlardan sonra dua edilmesi de, hadîs-i şeriflerde bildirilmiştir. (Bidat), İslâmiyetin sahibinin izni olmadan yapılan ibadetlerdir. Fatiha sûresi duaların en iyisini bildirmek için nazil oldu. Bunun namazlardan ve dualardan sonra okunmasına bidat diyen az değildir. Herkesin birlikte yüksek sesle okumaları yasaktır. İmam, fatiha dediği zaman, herkesin sessizce okumaları iyi olur. Çünkü, duaların sonunda hamd etmek müstehabdır. Hamd etmenin en iyisi de, Fatiha okumaktır. Farzla sünnet arasında okumak ve isteklerine kavuşmak için okumak mekruhtur.

İbni Âbidîn "rahmetullahi teâlâ aleyh" namazı bozanları anlatırken (yemek, içmek, giyinmek gibi âdette olan bidatlerin mezmum, çirkin olanlarını, kâfirlerden görüp almak ve kötü olmayanları da, onlara benzemek için alıp kullanmak tahrimen mekruhtur. Kötü ve zararlı olmayanları, onlara benzemeğe özenmeden yapmak, kullanmak mekruh olmaz. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" papazların kullandığı ayakkabıyı yaptırıp kullanmıştır) buyurdu. (Fâideli Bilgiler s. 439)


***
Sual: Haram ve mekruh neye denir ve çeşitleri nelerdir? Müfsid nedir?
Cevap: Harâm iki nev'dir: Biri, (Harâm li-aynihî) ve biri, (Harâm ligayrihî). Evvelkisi, kendisi haram olup, her zaman haramdır. Adam öldürmek, zina ve livata etmek, hamr ve alkollü içkiler içmek, kumar oynamak, hınzır eti yemek ve kadınların, kızların başı, kolları, bacakları açık sokağa çıkmaları böyledir. Bir kimse bu günahları işlerken, Besmele-i şerife dese veya helal itikat etse, yani Allahü teâlânın haram etmesine ehemmiyet vermese, kâfir olur. Amma, bunların haram olduğuna inanıp, Allahtan, azabından korkarak yapsa, kâfir olmaz. Fakat, Cehennem azabına lâyık olur.
Harâm li-gayrihî, kendisi haram değil ise de, haram yoldan elde edildiği için, haram olur. Bir kimse, bir kişinin bağına girip, sahibinin izini yokken, meyvesini koparıp yemek, ev eşyasını ve akçasını çalıp harcamak gibi. Bunları yapan kimse, yaparken Besmele dese yahut helaldir söylese, kâfir olmaz. Bir kimsede, bir arpa ağırlığında haksız olan mal varsa, yarın kıyamet gününde, cemaat ile kılınmış yediyüz rek'at, -kabul olunmuş- namazının sevabını, hazret-i Mevlâ bu kimseden alıverse gerektir. Haramın her iki kısmından kaçınmak, ibadet yapmaktan daha çok sevabdır.

Ve dahi mekruh, amelin sevabını gideren şeye derler. Mekruh dahi, iki nevdir: Kerâhet-i tahrîmiyye ve kerâhet-i tenzîhiyye.

Kerâhet-i tahrîmiyye, vacibin terkidir. Harama karîbdir [yakındır]. Kerâhet-i tenzîhiyye, sünnetin terkidir. Helale karîbdir. Kerâhet-i tahrîmiyye işleyen, eğer kast ile işlerse, asi ve günahkâr olur. Cehennem azabına lâyık olur. Namazda ise, o namazın iadesi vacib olur. Eğer sehv ile işlerse secde-i sehv yapar. İadesi sakıt olur. Kerâhet-i tenzîhiyyeyi işleyene azab olmaz. Lâkin, ısrar ederse, itaba ve sevaptan mahrum kalmağa müstahak olur. At etini ve kedi ve fare artığını yemek, şarap yapana üzüm satmak gibi.

Müfsid, amelleri, temelinden giderene denir. İmanı ve namazı, nikâhı ve haccı ve zekâtı, alış ve satışı bozmak gibi. (İslâm Ahlâkı s. 207)

Muharrem ayının onuncu gecesi, Aşûre gecesi, onuncu günü de Aşûre günüdür. Muharrem ayı, Kur'ân-ı kerimde kıymet verilen dört aydan biridir. Aşûre, bu ayın en kıymetli gecesi ve günüdür. Allahü teâlâ, birçok duaları Aşûre günü kabul buyurdu. Muharremin yalnız onuncu günü oruç tutmak ve yalnız cumartesi günü oruç tutmak mekruhtur. Aşûre günü oruç tutmak isteyenler, Muharremin 9. 10. veya 10. 11. yahut 9. 10. 11. günleri tutmalıdır. (Tam İlmihâl s. 356)

Hârikul'âde, olağanüstü hallerin olması

Sual: İnsanlardan bazılarında, adet dışı olağanüstü haller denilen şeyler meydana gelmiş ve gelmektedir. Bunlar kimlerde meydana gelir ve bu olağanüstü hallere ne isim verilir?

Cevap: Bu konuda Seyyid Abdülhakîm bin Mustafâ hazretleri buyuruyor ki:

"Allahü teâlâ, her şeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabiat kuvvetleri, fizik, kimya ve biyoloji kanunları diyoruz. Bir iş yapmamız, bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lazımdır. Mesela, buğday hasıl olması için, tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lazımdır. İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allahü teâlânın bu adeti içinde meydana gelmektedir. Allahü teâlâ, sevdiği insanlara, iyilik, ikram olmak ve azılı düşmanlarını aldatmak için, bunlara, Hârik-ul'âde, olağanüstü olarak, yani adetini bozarak, sebepsiz şeyler yaratıyor.

Her insanda nefis vardır. Nefis, Allahın düşmanıdır. Hep kötülük yapmak ister. İslâmiyete uymak istemez. İslâmiyete uyanların nefisleri temizlenir, düşmanlıkları kalmaz. Açlık çeken, sıkıntılı yaşayan kafirlerin nefisleri ise zayıflar, kötülük yapamaz. Bunun için, Evliyada ve papazlarda Hârikul'âde, olağanüstü işler hasıl olur.

1-Peygamberlerden, tam temiz oldukları için adet-i ilâhiyye dışında ve kudret-i ilâhiyye içinde şeyler meydana gelir. Buna Mucize denir. Peygamberlerin mucize göstermesi lazımdır.

2-Peygamberlerin ümmetlerinin Evliyasında, nefislerinin kötülükleri kalmadığı için adet dışı meydana gelen şeylere, Keramet denir. Evliyanın keramet göstermesi lazım değildir. Bunlar, keramet göstermek istemez. Allahü teâlâdan utanırlar.

3-Ümmet arasında, Veli olmayanlardan meydana gelen adet dışı şeylere, Firâset denir.

4-Fasıklardan, günahı çok olanlardan zuhur ederse İstidrâc denir ki, derece derece, kıymetini indirmek demektir.

5-Kafirlerden zuhur edenlere ise Sihir, yani büyü denir."

***

Sual: Bir kimse, namaz kılarken, herhangi bir sebep yokken, zorla öksürür gibi ses çıkarsa, namazı bozulur mu?

Cevap: Namaz kılan kimse, boğazından, özürsüz, öksürür gibi ses çıkarırsa namazı bozulur. Bu hal, kendiliğinden olursa namazı bozulmaz. Okumayı kolaylaştırmak için boğazı temizlemenin namaza bir zararı olmaz.

***

Sual: Marifete kavuşmak ne demektir? İnsan aklı, insan düşüncesi, din bilgilerindeki incelikleri, hikmetleri anlayabilir mi?

Cevap: Tasavvufun gâyesi, insanı (Ma'rifet-i ilâhiyye)ye kavuşturmaktır. Yani Allahü teâlânın sıfatlarını tanıtmaktır. Onun zâtını, yani kendisini tanımak mümkin değildir. Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", (Allahü teâlânın zâtını düşünmeyiniz. Onun nimetlerini düşününüz!) buyurmuştur. Yani, Onun kendisinin nasıl olduğunu değil, sıfatlarını ve insanlara verdiği nimetleri düşünmelidir. Bir kere de, (Allahü teâlânın nasıl olduğunu düşündüğün zaman, hatırına her ne gelirse, bu gelenlerin hiçbiri, Allah değildir) buyurdu. İnsanın aklının kapasitesi, sahası sınırlıdır. Bu sınırın dışında olanları anlayamaz. Bunları düşünürse, yanılır. Hakikate kavuşamaz. İnsan aklı, insan düşüncesi, din bilgilerindeki incelikleri, hikmetleri anlayamaz. Bunun için, din bilgilerine felsefe karıştıranlar, İslâm dininin gösterdiği doğru yoldan ayrılmışlar, (Bid'at ehli) veya (Mürted) olmuşlardır.

Bid'at ehli olanlar, kâfir değildir, Müslümandırlar. Fakat, doğru yoldan ayrılmış, yetmişiki bozuk fırkanın birinden olmuşlardır. Bu, felsefe kurbanlarının, Kur'ân-ı kerimden anladıkları yanlış akideler, küfre sebep olmadığı için, Müslümandırlar. (İslâm felsefesi diye bir şey yoktur. İslâmiyete sonradan felsefe karıştıranlar olmuştur) dememiz lâzımdır. Ehl-i sünnet âlimlerine "rahime-hümullahü teâlâ" göre, İslâm bilgilerinin ölçüsü, insan aklı, insanın düşüncesi değil, muhkem olan [manaları açık olan] âyet-i kerimeler ve hadîs-i şeriflerdir. Tasavvufun esası insanın kendini (aczini, zavallılığını) tanımaktır. Tasavvuf, sırf Allah sevgisi, yüce (Ulvî) aşk esası üzerine kurulmuştur. Buna da ancak, Muhammed aleyhisselâma uymakla kavuşulabilir. [Kalp, göğsümüzün sol tarafındaki et parçası değildir. Bu et parçasına (yürek) denir. Kalp, yürekte bulunan bir kuvvettir. Buna (gönül) diyoruz. Yürek, hayvanlarda da vardır. Kalp, insana mahsustur.] Gözün görebilmesi için, hasta, bozuk olmaması lâzım olduğu gibi, kalbin de, bu tecellîye kavuşabilmesi için, hasta olmaması lâzımdır. (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 455)