29 Ekim 2019 Salı

Çobanlık, bahçıvanlık yapmak
Sual: Bazı kimseler, başkasının işinde çalışmayı, çobanlık, bahçıvanlık gibi işleri yapmayı, zillet aşağılık olarak görmektedir. Gerçekten dinimiz açısından da böyle midir?
Cevap: 
Her sanatı ve ticareti yapmak, maaş, ücret karşılığında mubah olan işleri yapmak, mesela çobanlık, bahçıvanlık yapmak, inşaatta, hafriyatta çalışmak ve sırtında yük taşımak tezellül değildir.

Peygamberler ve veliler bunları yapmışlardır. Kendinin ve çoluk çocuğunun nafakasını temin için çalışmak farzdır. Başkalarına yardım için her türlü kazanç yolunda çalışarak daha fazla kazanmak mubahtır. İdris aleyhisselam terzilik yapardı. Davut aleyhisselam demircilik yapardı. İbrahim aleyhisselam ziraat ve kumaş ticareti yapardı. İlk olarak kumaş dokuyan Âdem aleyhisselamdır. Din düşmanları, ilk insanların ot ile örtündüklerini, mağarada yaşadıklarını yazıyorlar. Bu yazılarının hiçbir vesikası, senedi, delili yoktur. Peygamberlerden İsa aleyhisselam kunduracılık yapardı. Nuh aleyhisselam marangozluk, Salih aleyhisselam çantacılık yapardı. Peygamberlerin çoğu çobanlık yapmıştır. Hadis-i şerifte;

(Evinin ihtiyaçlarını alıp getirmek kibirsizlik alametidir) buyuruldu.

Resulullah efendimiz mal satmış ve satın almıştır. Satın alması daha çok olmuştur. Ücret ile çalışmış ve çalıştırmıştır, ortaklık yapmıştır. Başkasına vekil olmuş ve vekil yapmıştır. Hediye vermiş ve almıştır. Ödünç ve ariyet mal almıştır. Vakıf yapmıştır. Dünya işi için kimseye kızmamış, incitecek şey söylememiştir. Yemin etmiş ve ettirmiştir. Yemin ettiği şeyleri yapmış, yapmayıp kefaret verdiği de olmuştur. Latife, şaka yapmış ve söylemiş, latifeleri hep hak üzere ve faydalı olmuştur. Bunları yapmaktan çekinmek, utanmak, kibir olur. Çok kimse burada yanılmıştır. Böyle kimseler, tevazu ile tezellülü, zilleti birbiri ile karıştırmış ve nefis, burada çok kimseyi aldatmıştır.

***
Sual: İlahiyatçılardan bazısı, diğer üç mezhepte olduğu gibi kurban kesmek farz değildir diyor. Bunun aslı var mıdır?
Cevap: 
Kurban kesmek farz değil vaciptir. Hanefi mezhebinde vacip, diğer üç mezhepte ise sünnet-i müekkede olduğu Mîzân-ı kübrâ ve Menâhic kitaplarında yazılıdır. "İslâmiyette kurban kesmek yoktur" diyen kimsenin ise, imanı gider.

***
Sual: İslâmiyete uygun kesilmeyen hayvan leş mi olur? Kitaplı kâfir ile müşriklerin ve mürtedlerin kestiği yenilir mi? Besmele kasten terk edilirse ne olur?
Cevap:
(Hindiyye)de, Zebayih bahsinde diyor ki, (Müslümanın veya (Ehl-i kitap) olan harbi veya zimmi kâfirin, Allahü teâlânın ismini veya bir sıfatını, herhangi bir lisan ile söyleyerek, kestiği yenilir. [Dâr-ül-harpte Müslüman kasap aramalı. Bundaki eti, Müslüman kestiğini niyet ederek, satın almalıdır. Sığır, koyun, tavuk gibi eti yenen hayvanların etlerini yemek helal olması için, İslâmiyete uygun kesilmeleri lâzımdır. Yani bir Müslümanın veya ehl-i kitabın kesmesi ve keserken Allah ismini söylemesi lâzımdır. İslâmiyete uygun kesilmeyen hayvan leş olur. Bunun etini yemek ve satmak haram olur. Hayvan kesenlerin ve satan Müslümanların bunu iyi bilmeleri lâzımdır. Et satın alırken, bunun nasıl kesildiğini sormak lâzım değildir. Çünkü, Müslümana hüsnü zan olunur.]
Müşrikin ve mürtedin kestiği yenilmez. Keserken, İsa veya üç Tanrıdan biri derse, yenilmez. Böyle inanır, fakat söylemezse, yenir. Kesmek için söylemelidir. Dua için, şükür için söylerse veya Allahtan başkasını, tazim etmeği niyet ederse, Allah ve Muhammed için derse, yenmez). 
Bir Peygambere ve bunun, sonradan bozulmuş olan (Mukaddes kitab)ına inanan bir kâfir, bu Peygamber tanrıdır veya oğludur dese ve putlara yalvarırsa da, buna (Ehl-i kitap) denir. Çünkü, (ilah, rab, tanrı, baba) gibi isimler, yardım eden, yaratılmağa sebep olan, çok sevilen manasına da kullanılır. Bu isimleri, İsa aleyhisselâma, bu manalar ile söyleyen, müşrik olmaz. Ona, üç tanrıdan biri veya tanrı denilmesi, hakiki bir söz değil, mecaz olur. Onda (Ülûhiyyet sıfatı) bulunduğuna inanırsa, mesela her istediğini yaratır derse, (Müşrik) olur. Şimdi, Musevi, İsevi, Nasrani, Hıristiyanların bir kısmı, Ehl-i kitaptır. Putlara, heykellere, İsa aleyhisselâmı sevdikleri için, istediklerinin yaratılmasına sebep olmaları için yalvarıyorlar. İsa aleyhisselâma ilâh diyen Nasrani'nin kestiklerini yemek caiz ise de, zaruret olmadıkça, buna kestirmemeli ve kestiğini yememelidir. Kitapsız kâfirlerin, mesela Suriye'deki (Nusayri)lerin ve Derezilerin [yani Dürzilerin] kestikleri yenilmez. Kesenin nasıl kimse olduğunu araştırıp anlamak şart değildir. Besmele kasten terk edilirse, Hanefide haram, Şafiide helal olur. (Tam İlmihal s. 327)

İnsanlardan utanarak günahı terketmek
Sual: Günah işlemeyi, insanların ayıplamalarından korkulduğu için mi yoksa Allah için mi terketmelidir?

Cevap: Günah işleyecek kimsenin, bu günahtan vaz geçmesi, ya Allahü teâlâdan korktuğu veya insanlardan haya ettiği, utandığı yahut da başkalarının yapmasına sebep olmamak için olur. Allahü teâlâdan korkarak terk etmenin alameti, o günahı gizli olarak da işlememektir. İnsanlardan haya etmek, utanmak, onların kötülemelerinden korkmak demektir. Başkalarının günah işlemelerine sebep olmak, yalnız yapmaktan daha çok günahtır. Başkalarının bu günahı işlemelerinin günahları da, kıyamete kadar bunlara sebep olana yazılır. Bir hadîs-i şerifde;

(İnsan günahını dünyada gizlerse, Allahü teâlâ da, kıyamet günü, bu günahı kullarından saklar) buyuruldu.

Herkese vera sahibi olduğunu bildirmek için, günahını saklamak ve gizli olarak devam etmek, riya olur.

***

Sual: Başkaları günah işlemesin diye, onların hatırı için, sünnetleri, müstehabları terketmek uygun olur mu?

Cevap: Başkalarının günaha girmemeleri için, bir kimsenin mubahları terk etmesi iyi olur. Fakat sünnetleri, hatta müstehabları terk etmesi caiz olmaz. Mesela gıybet yapmamaları için, misvak kullanmayı terk etmek iyi olmaz.

***

Sual: Bir kimsenin, yaptığı ibadetleri başkalarına göstermekten veya onların duymasından haya etmesi, utanması doğru bir şey midir?

Cevap: İbadetlerini başkalarına göstermekten haya etmek, utanmak caiz değildir. Haya, günahlarını, kabahatlerini göstermemeye denir. Bunun için, vaaz vermekten, ilmihal kitabı yazmaktan, satmaktan, imamlık, müezzinlik yapmaktan, Kur'ân-ı kerim okumaktan haya etmek caiz değildir.

(Haya imandandır) hadîs-i şerifindeki haya, kötü, günah şeyleri göstermekten utanmak demektir. Müminin, önce Allahü teâlâdan haya etmesi lazımdır. Bunun için, ibadetlerini ihlas ile yapmalıdır.

***

Sual: Yolda yürürken, ayağımız, giydiğimiz mestten biraz çıksa, abdest bozulmuş olur mu?

Cevap: Ayağın topuğu, mestin topuğundan çıkınca, mest ayaktan çıktı sayılır. Fakat ekseri kitaplar, ayağın yarıdan fazlası, mestin topuk kemikleri hizasından yukarı çıkmadıkça, ayaktan çıktı sayılmaz diyor. Buna göre, mest geniş olup, yürürken, topuğu mestten çıkıp, giren kimsenin meshi caiz olur. Yürürken abdesti bozulmaz.

***

Sual: İnsanları sıkıntıya sokacak, anlamaları zor olan veya fitneye sebep olacak olan nasihatleri yapmak, dinimizce uygun olur mu?

Cevap: Fitneye sebep olacak nasihati yapmamalıdır. Gücü, kuvveti, salahiyeti olan nasihat etmez ise, Müdahene olur ki, haramdır. Gücü yettiği halde, fitne çıkarmamak için nasihat etmezse, Müdara denir ki, caiz olur. Hatta müstehab olur. Güç kullanmak, devlet adamlarının vazifesidir. Alay edenlere, zarar yapacaklara nasihat verilmez. Nasihat, birinin yüzüne karşı olmamalı, umumi olarak, ortadan söylemelidir. Hiç kimse ile münakaşa etmemelidir. Resûlullah efendimize biri geldi. Onu uzaktan görünce;

(Kabilesinin en kötüsüdür) buyurdu. Odaya girince, gülerek karşılayıp, iltifat eyledi. Gidince, hazret-i Aişe, sebebini sordu.

(İnsanların en kötüsü, zararından kurtulmak için yanına yaklaşılmayan kimsedir) buyurdu. O, Müslümanların başında bulunan bir münafık idi. Müslümanları onun şerrinden korumak için müdara buyurdu. Fıskı, fuhşu, zulmü açık, yani herkes arasında yayılmış olanı başkalarına söylemek Gıybet olmayacağı ve şerrinden korunmak için müdârâ caiz olduğu buradan anlaşılmaktadır. Künûz kitabındaki hadîs-i şerifte;

(İnsanlara müdara için gönderildim) buyuruldu.

Dini ve dünyayı korumak için dünyalık vermeye Müdara denir. Dünyalık ele geçirmek için dini vermeye ise Müdahene denir. Tatlı dil ile iyilik ve hatta yalan söyleyerek gönül almak, dünyalık vermek olur. Müslümanların, gizli yaptıkları büyük günahlarını görünce, örtmek lazımdır. Başkalarına söylerse, Kazf olur. Zan ile, iftira ile söylemek ise, daha büyük günahtır.

***

Sual: Kız ve erkek çocukların yatak odalarını kaç yaşından itibaren ayırmalıdır?

Cevap: On yaşına gelen kız ve erkek çocukların yatak odalarını birbirinden ve ana babalarından ayırmalıdır.

Sual: Ana, babanın dışında din büyüklerinin, alimlerin de eli öpülür mü?

Cevap: Alimin, ana babanın eli öpülür, başkasının öpülmez. Arkadaş ile karşılaşınca elini öpmek haramdır.

***

Sual: Kendimizden yaşça ve ilim bakımından büyük olanlar, bulunduğumuz yere geldiği zaman, onları ayağa kalkarak mı karşılamalıdır?

Cevap: Büyükler geldiği zaman, ayağa kalkarak karşılamak müstehabdır. Kendi gelince, kendisi için ayağa kalkılmasını sevmek mekruhtur.

Kalp, yalnız insanda vardır
Sual: Kalp ve ruh her canlıda bulunur mu? İnsanın ve hayvanların ruhları aynı mıdır?

Cevap: Kalp ve ruhun kuvvetleri vardır. Bu kuvvetler, bitki ve hayvanların kuvvetleri gibi değildir. Nebatların ve hayvanların da, kendilerine göre ruhları vardır. Kalp, yalnız insanda vardır. Her canlıda (Nebati ruh) vardır. Doğma, büyüme, tegaddî [beslenme], zararlı maddeleri dışarı atma, üreme ve ölme gibi canlılık işlerini (Nebati ruh) yapar. Bu işler, insanlarda ve hayvanlarda ve nebatlarda da yapılmaktadır. Nasıl yapıldığı tabiat bilgisi derslerinde öğrenilmektedir. Bunlarda büyüme, bütün hayat boyunca yapılmaz. Muayyen bir miktara vardıktan sonra, bu iş durur. Bu miktar, insanlarda ortalama yirmi dört yaşına geldiği zamandaki miktardır. Yağlanmak, şişmanlamak, büyümek değildir. Beslenme ölünceye kadar devam eder. Çünkü, gıda almadan yaşanamaz.

Hayvanlarda ve insanlarda, (Hayvani ruh) da vardır. Bunun yeri göğüstür. İstekli hareketleri yaptıran bu ruhtur. İnsanlarda, kalbin emri ile yapar.

İnsanlarda ayrıca bir ruh daha vardır ki, Ruh deyince kalp ile beraber, bu ruh anlaşılır. Aklı kullanmak, düşünmek ve gülmek gibi şeyleri yapan bu ruhtur.

İnsan kalbi ve ruhu, yalnız insanlarda bulunur. (İslâm Ahlâkı s. 133)

***

Sual: Bir cemaati sevenler birkaç türlü olabiliyor. Yalnız seviyorum demek yeterli midir?

Cevap: Ebû Zer "radıyallahü anh": Yâ Resûlallah! Bir kimse, bir cemaati sevse, fakat onların yaptıklarını yapmasa, nasıl olur dedikte, (Yâ Ebâ Zer! Sevdiklerinle beraber olursun) buyurdu. Fakat, Hasen-i Basrî "radıyallahü anh" buyuruyor ki, (Bu hadîs-i şerifler seni yanıltmasın! Sen iyilere, ancak onların iyi amellerini yapmakla kavuşabilirsin! Yahudiler ve Hristiyanlar, Peygamberlerini seviyorlar ise de, onlar gibi olmadıkları için, onların yanına gidemeyeceklerdir). İmâm-ı Gazâlî bunun için, (Onların iyi amellerinden birkaçını veya hepsini yapmadıkça, yalnız sevmekle, onların yanına kavuşulamaz) dedi.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, bir cemaati seven kimse, üç nev olabilir: Onların bütün amellerini ve ahlâkını edinmiştir. Yahut hiçbirini edinmemiştir. Yahut da, birkaçını yapar. Başkalarını yapmayıp, bunların tersini yapar. Hepsini yapabilen, onlardan olur. Onlarla olur. Onlara olan sevgisi, onu da tam onlar gibi yapmıştır. Muhabbetin en yüksek tabakasına erişmiştir. Elbet onlardan olur. Sevdiklerine hiç uymayan, onlara hiç benzemeyen kimse, onlardan hiç olamaz. [Sevgisi, sözde kalır. Kalbine girmez. Sevginin yeri ise, kalptir. Yani gönüldür.] İmâm-ı Gazâlî "rahmetullahi aleyh" Hasen-i Basrînin bunları anlattığını bildirmiştir. [Böyle sevgi, yalnız sözde kalmaktadır. Yalnız sözde kalan sevmeğe, sevmek denilmez. Seviyorum demesi doğru olmaz.] (Kıyâmet ve Âhiret s. 321)

***

Sual: Hadîs-i şerifte, (Ümmetimin ayrılığı rahmettir) buyruluyor? Ayrılığın rahmet olmasından maksat nedir, imanda ayrılmak ile amelde, işte ayrılmak aynı mıdır?

Cevap: Hadîs-i şerifte, (Ümmetimin ayrılığı rahmettir) buyurdu. Dört mezhebin amel, iş bilgilerinde ayrılması böyledir. [Şimdi] Dört mezhep olması, Allahü teâlânın hidayeti ve rahmetidir. Hepsi sevab kazanmıştır. Kıyamete kadar, bu mezheplerde olanların ibadetlerine verilen sevapların bir misli de, bunların mezheplerinin imamlarına verilmektedir. Âlimlerin amel, iş bilgilerinde çeşitli ihtisas kollarına ayrılmaları da böyledir. Böylece; bir çoğu hadîs bilgisinde, birçoğu tefsirde, çoğu da fıkıh bilgisinde, Arabi bilgilerde yetişmişlerdir.

Tasavvufçuların riyazet çekmekte ve talipleri yetiştirmekte, ayrı yol tutmaları da, yani çeşitli yolların meydana gelmesi de, bu hadîs-i şerife uygun olmaktadır. Necmeddîn-i Kübrâ "rahmetullahi aleyh" (İnsanları Allahü teâlâya kavuşturan yollar, insanların sayısı kadardır) buyurdu. Bu söz de, talipleri yetiştirmek yolunu bildiriyor. Yoksa, itikatlarında hiçbir ayrılık yoktur. Bütün Evliyanın itikatları, imanları birdir. Hepsi, (Ehl-i sünnet vel-cemâ'at) itikadındadır. Sanat sahiplerinin çeşitli iş kollarına ayrılmaları da öyle rahmettir. Fakat, itikatta ayrılmak, parçalanmak, böyle değildir. Çünkü, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", (Cemaat rahmettir. Ayrılık azaptır) buyurdu. [Necmüddîn-i Kübrâ 618 [m. 1221] de, Hârezmde, Cengiz askerleri tarafından şehîd edildi.] (Kıyâmet ve Âhiret s. 320)

'Salih ve facir arkasında namaz kılınız!'
Sual: Herkesin arkasında namaz kılınabilir mi yoksa namaz kıldıran kimsenin, nasıl birisi olduğunu bilmek mi gerekir?
Cevap: Namazın şartlarına ehemmiyet, önem vermeyenlerin arkasında namaz kılmamalıdır. Çünkü bunların namazı sahih olmaz. Günah işlediği hâlde, abdestin, namazın farzlarını bilen ve ehemmiyet veren imam arkasında kılmak caiz olsa da, mekruhtur. Ebüssü'ûd efendi fetvasında buyuruyor ki:
"(Salih ve facir arkasında namaz kılınız!) hadis-i şerifi, cami imamları için değil, Cuma kıldıran emirler içindir. Bunlara uymak ve itaat etmek içindir."

Günah işlediği bilinen imamların arkasında namaz kılmamalıdır. İmamlık şartları bulunmayan, Kur'ân-ı kerimi teganni ile okuyan imama uymamalıdır. Dinine bağlı imamın mescidine gitmelidir. Her namaz için, camiye gitmeli, fasık, cahil, mezhepsiz, dinde reformcu olduğu bilinen imama rastlanınca, ona uymamalıdır. Böyle imam var zannetmekle, camiyi terk etmemelidir. Ebüssü'ûd efendi fetvasında buyuruyor ki:

"Haram yiyen, faiz alan imamı azletmek vaciptir. Kur'ân-ı kerimi tecvid üzere okumasını bilmek farzdır. Tecvidi bilmeyen, mehâric-i hurûfu gözetemez. Harflerin ağızdaki yerlerini gözetemeyen bir kimsenin okuduğu Kur'ân-ı kerim ve kıldığı namaz sahih olmaz."

Namazları, imamı salih olan camide kılmalıdır. İmamlık şartları bulunan kimsenin imam olması için de uğraşmak, her Müslümanın vazifesidir.

***
Sual: Cenaze defnedilmeden önce, lahd kısmını beton ve benzeri şeyle kapatmanın mahzuru var mıdır?
Konu ile alakalı olarak Mîzân-ül-kübrâda deniyor ki:
"Dört mezhep söz birliği ile bildiriyor ki, lahdin kabir tarafı, kerpiç dizerek veya hasırla kapatılır. Burasını pişmiş tuğla ile, tahta ile kapatmak mekruhtur. Çivi, tuğla gibi fırınlanmış şeyler, ziynet eşyasıdır. Bunları kabrin içinde kullanmak mekruhtur. Kabrin üstünü, dışarıdan tuğla, ağaç ve mermerle örtmek caizdir. Resulullah efendimizin mübarek lahdi, dokuz tane kerpiç ile kapatılmıştır. Kadınlar kabre tabutsuz konurken, büyük bez ile perde tutulur."

***
Sual: Ölen küçük çocukları, mezara götürürken, tabutla mı götürmek gerekir?
Cevap: Süt çocuğunu ve biraz büyüğünü, bir kişi iki eli üzerinde götürür. Bu kişi, hayvan üzerinde de olabilir. Büyük çocuklar, tabut ile götürülür.

***
Sual: Peygamber efendimizin; "Namaz müminlerin miracıdır" hadisinde anlatılmak istenen nedir?
Cevap: İmandan sonra, en kıymetli ibadet, namazdır. İman gibi, onun da güzelliği, kendindendir. Başka ibadetlerin güzelliği, kendilerinden değildir. Peygamber efendimiz, rahatını, huzurunu, namaz kılmakta bilirdi. Hadîs-i şerifte;
(Allah ile kul arasındaki perdeler, ancak namazda kaldırılır) buyuruldu. İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:

"Namaz, bütün ibadetleri kendisinde toplamıştır. İslamın beşte bir parçası ise de, bu toplayıcılığından dolayı, yalnız başına, Müslümanlık demek olmuştur. İnsanı Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak işlerin birincisi olmuştur. Âlemlerin efendisine mirac gecesi, Cennette nasip olan rü'yet şerefi, dünyaya indikten sonra, dünyanın hâline uygun olarak kendisine yalnız namazda müyesser olmuştur. Bunun içindir ki; (Namaz müminlerin miracıdır) buyurmuştur. Onun yolunda, izinde giden büyüklere, o rü'yet devletinden, bu dünyada büyük pay, namazda olmaktadır. Namaz, üzüntülü ruhlara lezzet vericidir. Namaz, hastaların, rahat vericisidir. Ruhun gıdası, kalbin şifası namazdır. (Ey Bilal, beni ferahlandır!) diye ezan okumasını emir buyuran hadîs-i şerif, bunu göstermekte, (Namaz, kalbimin neşesi, gözümün bebeğidir) hadîs-i şerifi, bu arzuya işaret etmektedir. Namazın hakikatini anlamış olan bir kimse, namaza durunca, sanki, bu dünyadan çıkıp ahiret hayatına girer, ahirete mahsus olan nimetlerden bir şeylere kavuşur. Bu nimet, yalnız bu ümmete mahsustur."
Hazret-i Ali, namaza durduğu zaman, bütün âlem alt-üst olsa, hiç haberi olmazdı. Bir harpte, mübarek ayağına ok saplanmış ve okun demir kısmı kemiğe girmişti. Bunu çıkartmak için, kendisinin bayıltılması gerektiği söylenince;

-Bayıltamaya gerek yok, ben namaza durduktan sonra çıkarırsınız cevabını vermiştir.
Nitekim namaza durunca, Cerrah, o demir parçasını çıkartır ve yarayı sarar. Hazret-i Ali;
-Ben o demir parçasını çıkardığınızı hissetmedim, buyurur.

Muhammed Ma'sûm hazretleri;
"Namaz, dinin direği, müminin miracıdır. Onu en iyi şekilde kılmaya gayret etmelidir" buyurmuştur.
Mirac gecesinde Peygamber efendimize ihsan olunan nimetler, bu dünyada, Onun ümmetine yalnız namazda tattırılmaktadır.

15 Ekim 2019 Salı

'Biz ona son verdik, ya Rabbi'
Sual: Alkollü içkilerin yasak, haram edilmesinin hazret-i Ömer ile bir alakası, ilgisi var mıdır?
Cevap: Bu konu, Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn kitabında şöyle anlatılmaktadır:

"İçkinin haram olduğunu bildiren âyet-i kerimeler nazil olmadan önce Abbâd bin Sâmit bir ziyafet verir. Müslümanlardan birkaç kişiyi de davet eder. Yemekleri yerler ve içki de içerler. Sonra kendi soylarını öven şiirler söylemeye başlarlar ve aralarında tartışma çıkar. Bu durumu Peygamber efendimize bildirirler. O anda Resûlullah efendimizin yanında bulunan hazret-i Ömer;
-Ya Rabbi, bize içki hakkında kesin emrini bildir, diye niyazda bulunur. Bunun üzerine Mâide sûresinin 90. ve 91. âyet-i kerimeleri nazil olur. Bu âyet-i kerimelerde mealen;

(Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar, kumar okları, pistir, şeytan işidir. Bunlardan sakınınız ki, felah bulasınız. Şeytan içki ve kumar ile aranızda düşmanlık, buğuz meydana getirmek ister. Böylece Allaha ibadetten ve bilhassa namazdan alıkoyar. O hâlde onlara artık son vermez misiniz!) buyurulur. Bu âyet-i kerimeleri dinleyen hazret-i Ömer;

'Biz ona son verdik, ya Rabbi' der..."
Abdülazîz Revvâd hazretleri başından geçen ibret verici bir hadiseyi şöyle anlatmıştır:
"Medine-i münevverede idim. Bir gece Mescid-i Nebiye gidiyordum. Bir kadın telaşla bana yaklaşıp;
-Ey efendi, şurada bir hasta var, can çekişiyor, ölmek üzere. Yanında bir erkek yok ki, ona Kelime-i şehadeti telkin etsin, söyletsin! dedi.

Ben de hemen oraya gittim. Ölmek üzere olan adama, Kelime-i şehadeti söyletmek için uğraştıysam da o, bir türlü söyleyemedi. Bir ara gözlerini açıp;

-Kaç defadır bunu söyle diyorsun. Fakat ben söyleyemiyorum. Ben İslâm dininden yüzümü çevirmişim, dedi ve sonra öldü... Daha sonra bu adamın kim olduğunu ve hâlini araştırdım ve bana;
-Bu adam devamlı içki içerdi dediler. Kendi kendime, Peygamber efendimizin;

(Şarap içmeyi âdet eden, vesene, puta tapan gibidir) buyurması elbette doğrudur, dedim..."

Allahü teâlâ, yiyecek ve içeceklerden bazılarını helal ettiği gibi, bazılarını da haram, yasak etmiştir. Haram edilen şeylerin yenilip, içildiği yerlere, fıkıh kitaplarında, Fısk meclisi denmektedir. Dinimiz, haram işlemekten ve haram, günah işlenen yerlerden uzak durmayı emretmektedir.

***
Sual: Bâtıniye denilen kimseleri övenler, bunlar için ilmin yıldızları ve âlimlerin güneşleri ve zamanımızın büyük âlimi ve asrımızın önderi gibi sözlerle övenler ve bu sözlere inananlar için ne denir?
Cevap: Hindistan'ın büyük âlimlerinden Ahmed Rızâ hân Berilevî "rahmetullahi teâlâ aleyh", (Fetâvel-Haremeyn) ismindeki fetva kitabında buyuruyor ki:
Bu övülenler, mürted oldukları bildirilenlerden ise ve övenleri böyle olduğunu biliyorlarsa, bunlar da, mürted olur. Övülenler mürted değil iseler, bunları da övmenin çok çirkin, çok kötü olduğu meydandadır. İbni Ebiddünyâ ve Ebû Ya'lâ ve Beyhekînin Enes bin Malikten ve İbni Adinin Ebû Hüreyreden haber verdikleri hadîs-i şerifte, (Fasık metih olunduğu zaman, Rabbimiz gadaba gelir) buyuruldu. Böyle metihlere izin vermek, neşretmek, reklamını yapmak, bunlardan razı olmağı gösterir. Kötülükten razı olmak da kötüdür. [Eshâb-ı kiramın ve bütün Ehl-i sünnetin düşmanı olduğu anlaşılan ahund Humeyni'yi methedenleri, onun dini ve siyasi yolunu beğenenleri işitiyoruz. Bunların, bu hadîs-i şerifi ve fetvayı dikkat ile okumaları ve ibret almaları, gafletten uyanmaları lâzımdır.] (Fâideli Bilgiler s. 422)

***
Sual: "Allahü teâlâ ve Peygamber "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" yalan söyleyebilir" diyenlere ne denir?
Cevap: Hindistan'ın büyük âlimlerinden Ahmed Rızâ hân Berilevî "rahmetullahi teâlâ aleyh", (Fetâvel-Haremeyn) ismindeki fetva kitabında buyuruyor ki:
Yalan söylemek, noksanlıktır, çirkindir. Allahü teâlâda ve Resûlünde çirkin şeylerin bulunmadığı sözbirliği ile bildirilmiştir. (Sübhânessübbûhan ayb-i kezbin makbûh) kitabımda bunu uzun bildirdim. Kelâm ve tefsir âlimlerinden vesikalar yazdım. Böyle söyleyenlerin doğru yoldan sapmış, bozuk kimseler olduklarını arab ve acem âlimleri çeşitli kitaplarında bildirmişlerdir. Hadîste üstadımdan allâme Ahmed bin Zeyn bin Dahlân-i Mekkînin "rahmetullahi teâlâ aleyh" (Ed-Dürer-üs-seniyye) kitabında bunların dalâletleri geniş anlatılmış ve Medine-i münevvere müftüsü mevlânâ Ebüssü'ûdun "rahmetullahi teâlâ aleyh" bunları red eden yazıları bildirilmiştir. Bunlar şeytanın yoluna kapılmışlar, şeytan askeri olmuşlardır. Şeytanın askerleri, elbette perişan olacaklardır demektedir. (Fâideli Bilgiler s. 423)

Herkese merhamet etmelidir
Sual: Bir Müslümanın, herkese ve her mahluka karşı, merhametli, şefkatli mi olması gerekir?
Cevap: 
Müminlerin birbirlerine öfkelenmemesi, birbirlerine iyilik ve ihsan yapmaları, birbirlerini affetmeleri, merhametli olmaları emrolunmaktadır. Nitekim Âl-i İmrân suresinin 133. âyetinde mealen;
(Rabbinizden mağfiret istemeye ve Cennete girmeye koşunuz. Bunun için çalışınız! Cennetin büyüklüğü gökler ve yer küresi kadardır. Cennet, Allahü teâlâdan korkanlar için hazırlandı. Bunlar, az bulunsa da, çok bulunsa da, mallarını Allah yolunda verirler. Öfkelerini belli etmezler. Herkesi affederler. Allahü teâlâ, ihsan edenleri sever) ve Hucurât suresinin 10. âyetinde de mealen;
(Müminler, birbirleri ile kardeştir. Kardeşleriniz arasında sulh yapınız!) buyuruldu. Peygamber efendimiz de bir hadis-i şeriflerinde;

(Birbirlerine merhamet edenlere, Allahü teâlâ merhamet eder. O, merhamet edicidir. Yeryüzünde olanlara merhamet ediniz ki, gökte olan melekler de, size merhamet etsin) buyuruldu. Bunlara benzer daha birçok âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerde, öfkeyi yenmek, iyilik ve ihsan etmek emredilmekte, insanlık vazifeleri öğretilmektedir. Müslümanlara, hatta yeryüzündeki bütün mahluklara karşı, şefkat edilmesini ve merhamet olunmasını emreden nice âyet-i kerime ve hadis-i şerifler de vardır. Peygamber efendimiz Mu'âz bin Cebel hazretlerine hitaben buyururlar ki:

(Ya Mu'âz! Takva üzere ol. Hep doğru söyle. Ahdine sadık ol, emanete hıyanet etme. Yetimlere merhamet et, komşunun hakkını gözet. Kimseye kızma, hep tatlı konuş. Her Müslümana selam ver. Kur'ân-ı kerimin yolu olan fıkıh bilgilerini öğren ve bu bilgilerden ayrılma. Her işinde ahireti düşün, hesap gününe hazırlan. Dünyaya gönül bağlama. Hep güzel, faydalı işler yap! Hiçbir Müslümanı kötüleme. Yalancı şahitlik yapma. Doğru sözü kabul eyle. İmâm-ı âdile yani devlete, isyan etme. Yeryüzünde fesat çıkarma. Her zaman Allahı zikret, hatırla. Gizli günahlara gizli tövbe et. Aşikâr günahlara aşikâr tövbe et!)

***
Sual: Oruç tutulması haram olan günler var mıdır?
Cevap: 
Fıtır yani Ramazan Bayramının birinci günü ve Kurban Bayramının her dört günü oruç tutmak haramdır. Senenin bu beş gününde oruç tutmak, haramdır, günahtır.

Pişman olup, tevbe etmelidir
Sual: Kul ve hayvan hakları dahil her işlenen günah için mutlaka tevbe etmeli, kul hakları için helalleşmeli midir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
"Kıymetli ömrümüz, günah işlemekle, kusur, kabahat yapmakla, yanılmakla, faydasız, lüzumsuz konuşmakla geçip gidiyor. Bunun için; tevbeden, Allahü teâlâya boyun bükmekten söyleşmemiz, vera ve takvadan konuşmamız hoş olur. Nûr sûresi, 31. âyet-i kerimesinde mealen; (Ey müminler! Hepiniz, Allahü teâlâya tevbe ediniz! Tevbe etmekle kurtulabilirsiniz) buyurmuştur. Tahrîm sûresi, 8. âyet-i kerimesinde mealen; (Ey iman eden seçilmişler! Allahü teâlâya dönünüz! Halis tevbe edin! Yani tevbenizi bozmayın! Böyle tevbe edince, Rabbiniz, sizi belki affeder ve ağaçlarının, köşklerinin altından, önünden sular akan Cennetlere sokar) buyurmuştur. En'âm sûresi, 120. âyet-i kerimesinde mealen; (Açık olsun, gizli olsun günahlardan sakınınız!) buyurmuştur.

Günahlarına tevbe etmek, herkese farz-ı ayındır. Hiç kimse tevbeden kurtulamaz. Nasıl kurtulur ki, Peygamberlerin hepsi tevbe ederdi. Peygamberlerin sonuncusu ve en yükseği olan Muhammed aleyhisselâm buyuruyor ki; (Kalbimde envâr-ı ilâhiyyenin gelmesine engel olan perde hasıl oluyor. Bunun için her gün, yetmiş kere istiğfar ediyorum.)

Yapılan günahta, kul hakkı bulunmayıp, zina yapmak, alkollü içki içmek, çalgı dinlemek, yabancı kadınlara bakmak, Kur'ân-ı kerimi abdestsiz tutmak ve yanlış inanışlara saplanmak gibi, yalnız Allahü teâlâ ile kendi arasında olursa, böyle günahlara tevbe etmek, pişman olmakla, istiğfar okumakla, Allahü teâlâdan utanıp, sıkılıp, Ondan af dilemekle olur. Farzlardan birini özürsüz terk etti ise, tevbe için, bunlarla birlikte, o farzı da yapmak lazımdır. Çünkü bir namazı vaktinde kılmayanın bunu kaza etmesi de farzdır.

Günahta kul hakkı da varsa, buna tevbe için, kul hakkını hemen ödemek, onunla helalleşmek, ona iyilik ve dua etmek de lazımdır. Mal sahibi, hakkı olan ölmüş ise, ona dua, istiğfar edip çocuklarına, vârislerine verip ödemeli, bunlara iyilik yapmalıdır. Çocukları, vârisleri bilinmiyorsa, mal ve parayı fakirlere verip, sevabını hak sahibine ve eziyet yapılana niyet etmelidir."

***
Sual: Allahü teâlânın yani bir yaratıcının var olduğunu kısaca nasıl anlayabiliriz?
Cevap: Ulemâ-i meşhûreden şeyh Muhammed Rebhâmî, (Riyâd-ün-nâsıhîn) sahife 15.de diyor ki: (Zâd-ül-mukvîn) kitabında diyor ki, Rûm kayseri, yedinci Abbâsî halifesi Me'mûn bin Harun'a bir haberci gönderdi. Bunun yanında, heybetli, kendini beğenmiş biri vardı. Haberci, halifeye, (Bu adam dinsiz, kâfirdir.

Bir yaratıcı olduğuna inanmıyor. Rum papazları buna cevap veremedi. İslâm âlimleri bunu susturursa, milyonlarca Hristiyanı ve Müslümanı sevindirecektir) dedi. Bağdat âlimleri, buna ancak Ahmed Nîşâpûrî cevap verir, dediler. Halife sarayda, belli gün ve saatte âlimlerin toplanmasını emir etti. Nîşâpûrî meclise geç geldi ve (yolda, acayip, şaşılacak bir şey gördüm. Onu seyredince, buraya geç kaldım. Dicle kenarında gemi bekliyordum. Yerden büyük bir ağaç çıktı. Sonra yıkıldı, parçalandı.

Tahtalar hâsıl oldu. Sonra tahtalar birleşerek, bir gemi oldu. Gemici olmadan, suda hareket etti) dedi. Rum kâfiri bu sözleri işitince, yerinden fırladı ve (bu adam deli olmuş. Hiç böyle şey olur mu? Böyle söyleyen, yalancıdır ve buna aklı olmayanlar inanır) dedi. Nîşâpûrî, söze karışarak, (Bunlar, kendi kendine olamayınca, yer yüzündeki şaşılacak şeyler, kendi kendilerine nasıl var olur? Bunları yaratan biri olmadığını söyleyen daha ahmak ve alçak olmaz mı?) dedi. Kâfir, (Her şeyin bir yaratıcısı olduğunu şimdi anladım ve buna inandım) diyerek LÂ İLÂHE İLLALLAH diyerek Müslüman oldu. Böyle bir hâdisenin, imâm-ı Gazâlî zamanında da vaki olduğu rivayet edilmektedir. Halife Me'mûn, hicretin 218.ci senesinde vefat etti. (Tam İlmihal s. 1058)

14 Ekim 2019 Pazartesi

Fuhuş söyleyen, Cennete giremez
Sual: Bazı kimseler, açık, net olmalı diyerek, insanın edep yerlerinden, çocukların yanlarında bile açık olarak bahsetmekte, konuşmaktadır. Böyle konuşmak, yazmak, dinimizce uygun mudur?

Cevap: Fuhuş söyleyen kimse tazir olunur, cezalandırılır. Çünkü, fuhuş söylemek tahrimen mekruhtur. Hadîkada deniyor ki:

"Fuhuş, çirkin söz demektir. Haddi aşan her şeye fâhiş denir. Burada, çirkin olan işleri başkalarına açık kelimelerle anlatmak demektir. Cima ve abdest bozmak için kullanılan kelimeleri söylemek böyledir. Bu kelimeleri söylemek fuhuştur ve tahrimen mekruhtur. Çünkü bunları söylemek, mürüvvete ve diyanete uygun değildir, hayayı, utanmayı giderir ve başkalarını gücendirir. Mürüvvet, insanlık, erkeklik demektir. Cimayı ve abdest bozmayı anlatmak lazım olduğu zaman, açık olarak söylememeli, kinaye olarak söylemelidir. Kinaye, bir şeyi, açık manaları başka olan kelimelerle anlatmaktır. Edepli, salih olan, fuhuş söylemeye mecbur olunca, kinaye olarak söyler. Mesela, Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerimde, cima için dokunmak, lems kelimesini söylemiştir. İbni Ebiddünyâ ve Ebû Nu'aym hazretlerinin bildirdikleri hadîs-i şerifte;

(Fuhuş söyleyenlerin Cennete girmeleri haramdır) buyuruldu. Yani, bunun azabını çekmedikçe Cennete girmezler."

***

Sual: İmanı gideren bir şey kalbe gelse fakat bu şey söylenmese, yine de imana bir zararı olur mu?

Cevap: Kalbine, küfre sebep olan, imanı gideren bir şey gelen kimse, bunu söylemese ve üzülse, imanına zarar vermez. Bu hal, o kimsenin imanının kuvvetli olduğunu gösterir.

***

Sual: Aralarındaki bir meseleyi halletmek için, gel din kitaplarına bakalım, orada nasıl bildirilmiş ise öyle yapalım denilen kimse, benim İslâmiyetle alakam yok dese, imanına zarar gelir mi?

Cevap: İslâmiyete de müracaat edelim diyene, İslâmiyet ile işim yoktur diyenin, imanı gider, kafir olur. İmanını ve nikahını tecdid etmesi, yenilemesi lazım olur.

***

Sual: Bazı kimseler, bir işin veya bir sözün faydalı olup olmadığını, gayr-i müslimlerin yapıp yapmadığına göre değerlendiriyorlar. Böyle yapmak uygun mudur?

Cevap: Bir işin, bir sözün faydalı veya zararlı olduğunu anlamak için, gayr-i müslimlerin yapıp yapmadıklarına değil, o işi veya sözü, dinimizin emir veya yasak edip, etmediğine bakmalıdır.

***

Sual: İmanın devamlı olması ve hiç çıkmaması için ne yapmalı veya nasıl iman etmelidir?

Cevap: İmanın, bizde baki kalıp çıkmamasının şartı ve sebebi altıdır:

1- Biz gaibe iman eyledik. Bizim imanımız gaibedir, zahire değildir. Zira biz, Allahü azîm-üş-şânı, gözümüzle göremedik. Lâkin görmüş gibi inandık, iman ettik. Bundan asla şüphemiz yoktur.

2- Yerde ve gökte, insanda ve cinde ve meleklerde ve Peygamberlerde "aleyhimüssalevâtü vetteslimât", gaibi bilen yoktur. Gaibi ancak Allahü azîm-üş-şân bilir ve dilediklerini dilediklerine bildirir. [Gaib demek, duygu organları ile veya hesap, tecrübe ile anlaşılmayan demektir. Gaibi ancak Onun bildirdikleri bilir.]

3- Haramı haram bilip, itikat etmek.

4- Helalı helal bilip, böyle itikat etmek.

5- Allahü azîm-üş-şânın azabından emin olmayıp, daima korkmak.

6- Her ne kadar günahkâr olsa da, Allahü azîm-üş-şânın rahmetinden ümit kesmemek.

Bu altı şeyden birisi, bir kimsede bulunmasa da, beşi bulunsa, yahut birisi bulunsa da, beşi bulunmasa, o kimsenin imanı ve İslâmı sahih değildir. (İslâm Ahlâkı s.184)

Adaletten on iki huy doğmaktadır
Sual: Adaletten hangi huylar meydana çıkar?

Cevap: Adaletten on iki huy doğmaktadır:

1- Sadakattir. Arkadaşını sevmektir. Onun iyiliğini, rahatını istemektir. Onu zarardan korumaktır. Onu sevindirmeğe çalışmaktır.

2- Ülfettir. Bir topluluğun, din ve dünya düşüncelerinde, inançlarında birbirlerine uygun olmalarıdır.

3- Vefadır. İyi geçinmek, yardımlaşmaktır. Sözünde durmak, hakkını gözetmektir de dediler.

4- Şefkattir. Başkalarına dert, felâket gelmesinden üzülmektir. Herkesin sıkıntıdan kurtulmasına çalışmaktır.

5- Sıla-i rahimdir. Akrabayı, yakınlarını gözetmek, ziyaret etmek ve yardım etmektir. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" bir hadîs-i şerifte, (Putları, tapınılan heykelleri kırmak için ve akrabaya iyilik etmek için gönderildim) buyurdu.

6- Mükafattır. İyiliğe karşı iyilik etmektir.

7- Hüsn-i şirkettir. Hakkı gözetip adalet eylemektir.

8- Hüsn-i kazadır. Herkesin, her şeyde hakkını gözetip, başa kakmamak ve pişman olacak iş yapmamaktır.

9- Teveddüddür. Teveddüd, muhabbet demektir. Arkadaşlarını sevip, hediye vermek, kendini sevdirmektir.

10- Teslimdir. İslâmiyetin emirlerini ve yasaklarını ve İslâm ahlâkını, tatlı gelmese dahi, kabul edip razı olmaktır.

11- Tevekküldür. İnsan gücünün dışında olan ve değiştirilemeyecek olan üzücü hâdiseleri, olayları, ezelde takdir edilmiş, yazılmış bilip, üzülmemek, Allahü teâlâdan geldiğini düşünerek, seve seve karşılamaktır.

12- İbadettir. İbadet, her şeyi yoktan var eden ve her canlıyı, her an görünür görünmez kazalardan, belâlardan koruyan ve her an çeşitli nimetler, iyilikler vererek yetiştiren Allahü teâlânın emir ve yasaklarını yerine getirmektir. Ona hizmette kusur etmemeğe çalışmaktır. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmuş olan Resûllere, Nebîlere "aleyhimüssalevâtü vetteslîmât", Velîlere, Âlimlere "rahime-hümullahü teâlâ", benzemeğe özenmektir. (İslâm Ahlâkı s. 152)

***

Sual: Müslümanlara ilk önce neleri öğretmek gerekir? İman bilgileri mi yoksa ibadet bilgileri mi önceliklidir?

Cevap: Müslümanlar iki kısımdır: Havâs [alimler] ve avam [cahiller]. Türkçe (Dürr-i yektâ)da diyor ki, (Avam, sarf ve nahiv ve edebiyat ilimlerinin usullerini, kaidelerini bilmeyen kimselerdir. Bunlar fetva kitaplarını anlayamaz. Bunların, (iman) ve (ibadet) bilgilerini arayıp, sorup, öğrenmeleri farzdır. Âlimlerin de, sözleri, vaazları ve yazıları ile, önce iman, sonra dinin temeli olan beş ibadeti öğretmeleri farzdır. (Zahîre) ve (Tâtârhâniyye) kitaplarında, imanın şartlarını ve (Ehl-i sünnet itikadı)nı öğretmenin her şeyden evvel lâzım olduğu bildirilmektedir). Bunun içindir ki, büyük âlim, zahir ve bâtın ilimlerinin mütehassısı seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî "rahmetullahi aleyh", vefatına yakın, (İstanbul camilerinde, otuz sene, yalnız Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılı olan imanı, yani Ehl-i sünnet itikadını ve İslâmın güzel ahlâkını anlatmağa çalıştım. Ehl-i sünnet âlimleri, bu bilgileri, Eshâb-ı kiramdan, Onlar da, Resûlullahtan öğrendiler.) demiştir. İman bilgilerine (Akait) ve (İtikat) denir. Bunun için biz de, bütün kitaplarımızda, Ehl-i sünnet itikadını, İslâmın güzel ahlâkını, herkese iyilik ve hükûmete yardım etmek lâzım olduğunu bildiriyoruz. Seyyid kutb ve Mevdûdî gibi din cahillerinin ve (Teblîg-ı cemâ'atcı) gibi bid'at sahiplerinin, yani mezhepsizlerin hükûmete karşı kışkırtıcı, kardeşi kardeşe düşman yapıcı, bölücü yazılarını tasvip etmiyoruz. (İslâm Ahlâkı s. 153)

***
Sual: İbadetin en üstünü, en kıymetlisi nedir? Ehl-i sünnet olmayanın durumu nasıl olur?

Cevap: Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", (Din, kılıçların gölgeleri altındadır) buyurarak, Müslümanların hükûmet ve kanun himâyesinde rahat yaşayabileceklerini bildirdi. Hükûmet, kuvvetli oldukça, rahat, huzur artar. Avrupa, Amerika gibi kâfir memleketlerde rahat yaşayan, dinî vazifelerini serbestçe yapan Müslümanlar da, kendilerine hürriyet veren hükûmete, kanunlara karşı gelmemeli, fitneye, anarşiye âlet olmamalıdır. Ehl-i sünnet âlimleri "rahime-hümullahü teâlâ" böyle olmamızı emretmektedir. İbadetin en üstünü, en kıymetlisi, fitne fesat ateşi ile oynamamak ve isyan edenlere, fitne, anarşi çıkaranlara âlet olmamak, (Ehl-i sünnet itikadı)nı öğrenip, imanının buna uygun olmasına çalışmaktır. İmanını böyle düzelterek, (Bid'at ehli) denilen yetmişiki çeşit bölücü, bozuk inanıştan kurtulduktan sonra, ibadetlerde de bid'at işlemekten sakınmalıdır. İslâmiyetin emretmediği şeyleri ibadet zan ederek yapmağa (İbadette bid'at) denir.

Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına (Ahkâm-ı islâmiyye) denir. Ahkâm-ı islâmiyyeye uymağa (İbadet etmek) denir. İbadetlerin doğru olarak yapılmasını bildiren (Dört mezhep) vardır. Bunların dördü de haktır, doğrudur. Bu dört mezhep, Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli mezhebidir. Her Müslümanın bu dört mezhepten birisinin (İlm-i hâl) kitabını okuyup, ibadetlerini bu kitaba uygun yapması lâzımdır. Böylece, bu mezhebe girmiş olur. Bu dört mezhepten birine girmeyen kimseye (Mezhepsiz) denir. Mezhebiz olan, Ehl-i sünnet değildir. Ehl-i sünnet olmayan da, ya (Bid'at ehli)dir, yahut kâfirdir. (İslâm Ahlâkı s. 153)

Namazı özürsüz vaktinde kılmamak
Sual: Namazı özürsüz vaktinde kılmayanın ahirette cezası ne olacaktır? Ehl-i sünnet âlimlerinin yazmış olduğu doğru bir din kitabı verilince bütün günahların af olacağı bildiriliyor, bu nasıl oluyor, şartları var mıdır?

Cevap: (Tergîb-üs-salât)da diyor ki, Hadîs-i şerifte buyuruldu ki, (Bir namazı özürsüz, vaktinden sonra kılan, seksen hukbe Cehennemde yanacaktır. Bir hukbe seksen senedir. Her senesi üçyüzaltmış gündür. Her günü, seksen dünya senesidir). Kazaya kalan namazı kılacak kadar vakitlerin her biri geçtikçe, bu bir namazın günahı kat kat artar. Ya birkaç namaz olursa, çok çetin olur. Her ne bahasına olursa olsun, bir ân önce, kaza etmek ve affı için tevbe etmek, çok yalvarmak lâzımdır. Namaz kılmayanın, Allahü teâlânın büyüklüğü karşısında titremesi, erimesi lâzımdır.

Allahü teâlânın emirlerine (Farz), yasak ettiği şeylere (Haram) denir. Farzları yapmağa, haramdan sakınmağa (İbadet etmek) denir. Allahü teâlâ, ibadet yapanları sever. Bunları ahirette Cennete sokacağını, sonsuz nimetler vereceğini Kur'ân-ı kerimde bildiriyor. Kur'ân-ı kerim Allah kelâmıdır. İnsan sözü değildir. Haram işleyen, Cehennemde yanacaktır. Haramlar derece derecedir. Büyük haramın cezası çok olacaktır. Büyük haramlardan biri, beş vakit namazdan birini vaktinde kılmamaktır. Namazın farz olduğuna inanmayan (Kâfir) olur.

Kâfir, Müslüman değildir. Cehennemde sonsuz yanacaktır. İnanıp da, tembellikle kılmayan, kâfir olmaz. Buna (Fasık) denir. Fasık, yine Müslümandır. Haram işlediği için, bir müddet Cehennemde yanacaktır. Bir namazı vaktinde kılmayanın bunu kaza etmesi farzdır. Kaza etmezse, bir namaz için seksen hukbe yanacaktır. Hiç bir ibadeti, hiçbir iyiliği onu Cehennemden kurtarmaz. Yalnız, bir Müslümana, bir farzı öğretirse, bu azaptan kurtulur. Fakat, bunun hem kaza kılması, hem de haram işlemekle meşhur olmaması lâzımdır. Meselâ, kadınların başı, saçı, kolu, bacağı açık sokağa çıkması haramdır. Buna nasihat vererek veya Ehl-i sünnet âliminin yazmış olduğu doğru bir din kitabı vererek, haram işlemesine mâni olanın bütün günahları af olur. Fakat, kendisinin bir haram işlememesi lâzımdır. Ancak bunun kaza borçları af olur. Cehennemde yanmaktan kurtulur. (Hakikat Kitabevi)nin bütün kitapları doğrudur. (Tam İlmihal s. 98)

***

Sual: Abdest uzuvlarını başkasının yıkaması caiz midir? Hastalık ve dertler ahiret nimetlerinin artmasına sebep olur mu?

Cevap: İbni Âbidîn "rahmetullahi aleyh" diyor ki, (Sağlam insanın abdest uzuvlarını başkasının yıkaması, mesh etmesi mekruhtur. Buna başkasının abdest suyu getirmesi ve kendisi yıkarken başkasının su dökmesi câizdir. Hasta, elbisesini ve yatağını hep kirletiyorsa yahut bunları değiştirmek meşakkatli oluyorsa, necis oldukları hâlde kılar. Cebire denilen tahtalar, flasterler, merhemler, altlarındaki yara iyi olduktan sonra düşerlerse, abdest bozulur. Yara iyi olur, fakat üstündekiler düşmezse, zararsız kaldırılabilirlerse, abdest ve gusül yine bozulur.)

Allahü teâlâ, sevdiklerine, günahlarını af etmek için veya Cennetteki nimetlerini arttırmak için, dertler, hastalıklar veriyor. İbadetleri zahmetli, sıkıntılı oluyor. Buna karşılık, dünya işlerinde, rahatlık, kolaylık ve rızklarına bereket veriyor. İbadet yapmayanlara, rahatlık, bereket vermiyor. Bunlar, zahmet çekerek, hile ve hıyanet yaparak, çok kazanıp, zevk ve safa içinde yaşarlar ise de, bu zevkleri uzun sürmez. Az zaman sonra, hastanelerde, hapishanelerde sürünürler. Ahiretteki azapları da, çok şiddetli olur.] (İslâm Ahlâkı s. 239)

***

Sual: Yolculukta gusül için teyemmüm etmesi gereken nasıl hareket eder? Bayram namazını kaçırma korkusu olan teyemmümle bayram namazını kılabilir mi?

Cevap: Bir kimse, yolda ihtilam olsa, teyemmüm eder, sabah namazını kılar. Ve öğleye dek gider. İkindinin vakti yaklaşıp, öğlenin vakti çıkacak zamanda, teyemmüm ederek öğleyi kılar. Bu kimse, ikindiden sonra su bulsa, sabah ve öğle namazlarını iade eder mi? Bunda, ulema ihtilaf ettiler. Bir kavilde, iade eder, diğer kavle göre iade etmez. Bu mesele sâhib-i tertîbe göre olmak muhtemeldir.

Bir kimsenin merkebinde su olsa, merkebini gayb etse, teyemmüm eder ve namazını kılar. Namazını kılarken, merkebin sesini işitse, abdesti bozulur.

Bir kimse binekli olsa, inerse yoldaşları onu beklemese, atının üzerinde iken teyemmüm eder ve îmâ ile namazını kılar.

Yol korkulu veya hava soğuk olur ve gusül ederse, hasta olması muhtemel bulunursa, teyemmüm ile namazını kılar.

Yola gidenin heybesinde bir kiremit veya bir tuğla bulundurması lâzımdır. Zira, teyemmüm edecek olsa, ortalık yaş ise o zaman tuğla ile teyemmüm eder. Namazını kılar.

Bir kimse bayram namazına dursa, abdesti bozulsa, eğer tekrar abdest alırsa bayram namazına yetişemeyeceğini bilse, yahut fazla izdiham olmak korkusu olunca, teyemmüm eder, namaza durur. Bu kavil, İmâm-ı a'zama göredir. İmâmeyn kavline göre ise, abdest alır. (İslâm Ahlâkı s. 237)

Yoksulluğun manevi sebepleri
Sual: Yoksulluğun maddi sebepleri yanında manevi sebepleri de var mıdır, varsa nelerdir?

Cevap: Ve dahi, hadîs-i şerifte şöyle gelmiştir: (İnsana yoksulluk, yirmidört şeyden gelir:

1- Zaruret olmadan ayakta bevletmek.

2- Cünüp olarak taam yemek.

3- Ekmek ufağını, hor görüp basmak.

4- Soğan ve sarımsak kabuklarını ateşe atmak.

5- Büyüklerin önünde yürümek.

6- Babasını ve anasını adıyla çağırmak.

7- Ağaç ve süpürge çöpü ile dişini karıştırmak.

8- Elini balçıkla yıkamak.

9- Eşik üzerine oturmak.

10- Bevlettiği yerde, abdest almak.

11- Çanağı ve çömleği, yıkamadan taam koymak.

12- Esvabını üstünde dikmek.

13- Aç iken soğan yemek.

14- Yüzünü eteği ile silmek.

15- Evinde örümcek bırakmak.

16- Sabah namazını kılınca mescitten acele çıkmak.

17- Pazara, erken gidip, geç dönmek.

18- Yoksul kimseden ekmek satın almak.

19- Babaya ve anaya, kötü duada bulunmak.

20- Çıplak yatmak.

21- Kap kaçağı, örtüsüz bırakmak.

22- Çırağı, mumu üfleyerek söndürmek.

23- Her şeyi, bismillah demeden işlemek.

24- Şalvarını ayakta giymek.) (İslâm Ahlâkı s. 283)

***

Sual: Fakir veya zenginin hac yapmasının sevabı aynı mıdır? Nafile hacca gitmek mi, İslâma faydası olan yerlere vermek mi daha sevaptır?

Cevap: İbni Âbidîn, hac bahsinin sonunda buyuruyor ki, (Hacca giden fakir, Mekke'ye gidinceye kadar nafile ibadet yapmaktadır. Nafile sevap almaktadır. Mekke şehrine girince, hac etmesi farz olur. Zengin ise, memleketinden hac için çıktığı anda farz sevabı kazanmaktadır. Farzın sevabı, nafilenin sevabından daha çoktur. Fakir, memleketinde ihrama girerek yola çıkarsa, yolda da farz sevabı kazanarak, zenginin sevabına kavuşur. Anası veya babası kendisine muhtaç olmayan bir kimse, onlardan izinsiz farz olan hacca gidebilir. Fakat nafile olan hacca izinsiz gidemez. Cami, Kur'ân-ı kerim kursu ve benzeri, İslâma faydası olan şeyleri yapmak, nafile hacdan ve ömreden daha sevabdır.

Nafile hac ve ömre yaparken sarf edilen paralar, Müslümanların muhtaçlarına veriliyorsa, nafile hac ve ömre yapmak, kendi memleketinde sadaka vermekten daha efdal olur. Çünkü hem mal ile hem beden ile ibadet yapılmaktadır. (Makâmât-ı Mazheriyye)de, 26. cı mektupta diyor ki, (Hacda bir farzı veya vacibi özürsüz terk etmemek veya haram, mekruh işlememek lâzımdır. Aksi hâlde, nafile hac ve ömre yapmak sevap değil, günah olur). Asker olarak veya yazı ve propaganda ile İslâmiyete hizmet etmek, nafile hacdan ve ömreden daha sevaptır. Böyle cihad hizmeti olmayan için, memleketinde fakir, muhtaç ve salihlere yahut seyitlere ve Ehl-i sünnet bilgilerini yayanlara para yardımı etmek, nafile haclardan ve cami, Kur'ân-ı kerim kursu ve benzeri hizmetleri yapmaktan daha sevabdır). (Tam İlmihal s. 351)

27 Eylül 2019 Cuma

Zamana göre, dinde değişiklik yapmak
Sual: Bazıları; "Zamana göre, dinde yenilikler yapılmalıdır. Dinde bulunmayan çok şey, İslâmiyete karışmıştır. Bunları temizlemek, dinimizi ilk zamanındaki temiz hâline getirmek lazımdır" diyor. Dinde değişiklik yapılabilir mi?

Cevap: Müslümanlarda, birkaç asırdan beri bir duraklama, hatta gerileme olduğu meydandadır. Bu gerilemeyi görerek, İslâmiyetin bozulduğunu söylemek, çok yanlıştır. Geri kalmanın sebebi, Müslümanların dinin emirlerini yerine getirmekte gevşek davranmalarıdır. İslâm dinine, başka dinlerde olduğu gibi, hurafeler karışmamıştır. Cahillerin yanlış inanışları ve konuşmaları olabilir. Fakat bunlar, İslâmın temel kitaplarında bildirilenleri değiştirmez. Bu kitaplar, Resûlullah Efendimizin sözlerini ve Eshâb-ı kiramdan gelen haberleri bildirmektedirler. Hepsi, en salahiyetli, yüksek âlimler tarafından yazılmışlardır. Bütün İslâm âlimlerince söz birliği ile beğenilmiştir. Asırlar boyunca, hiçbirinde hiçbir değişiklik olmamıştır. Cahillerin sözlerinin, kitaplarının ve dergilerinin hatalı olması, İslâmiyetin temel kitaplarına kusur ve leke kondurmaya sebep olamaz.

Bu temel kitapları her asrın modasına, gidişine göre değiştirmeye kalkışmak, her zaman için yeni bir din yapmak demek olur. Böyle değişiklikleri, Kur'ân-ı kerime ve hadîs-i şeriflere dayanarak, bunlara uydurarak yapmaya kalkışmak, Kur'ân-ı kerimi ve hadîs-i şerifleri bilmemenin, İslâmiyeti anlamamanın bir alametidir. İslâmın emirlerinin, yasaklarının zamana göre değişeceğini sanmak, İslâm dininin hakikatine inanmamak olur. Bir ayet-i kerimede mealen;

(Müminler ma'ruf olan şeyleri emreder) buyuruldu. Kur'ân-ı kerime, İslâmiyete saygısızca saldıran aşırı reformculardan Ziya Gökalp ve benzerleri, bu âyet-i kerimedeki ma'ruf kelimesine, örf, âdet diyerek, İslâmiyeti âdete, modaya göre değiştirmeye, böylece mason üstatlarının gözüne girip sandalye, koltuk kapmaya kalkıştılar. Dünyalık için dinlerini sattılar. Ziya Gökalp, bu hizmetine karşılık, İttihatçıların genel merkez üyeliğine getirildi. Bunun dediği gibi, İslâmiyet âdetlere yer verseydi, daha kuruluşunda cahil Arapların kötü âdetlerini yasak etmez, o zamanın en kıymetli âdeti olan ve Kâbe'nin içine kadar girmiş bulunan putperestliği hoş görürdü.

***

Sual: Ağzın içinde kuru yer kalırsa yani diş kaplatınca ve doldurunca, gusül abdesti sahih olur mu? Dolgusu veya kaplaması olan ne yapmalıdır?

Cevap: Hanefî mezhebinde dişlerin arası ve diş çukuru ıslanmazsa gusül tamam olmaz. Bunun için, diş kaplatınca ve doldurunca, gusül abdesti sahih olmaz. İnsan cenabetlikten kurtulmaz. Evet, imâm-ı Muhammede göre sallanan dişleri altın tel ile bağlamak ve düşen, çıkarılan diş yerine altın diş takmak câizdir. İmâm-ı a'zam ise, altın câiz olmadığını ictihad buyurmuştur. İmâm-ı Ebû Yûsüf, bir rivayette, imâm-ı Muhammed gibi buyurmuştur. Eshâb-ı kiramdan Arfece bin Sa'da, altın burun takması için izin verilmesi, İmâm-ı a'zama göre, yalnız Arfeceye mahsustur denilmiştir. Nitekim Zübeyr ve Abdürrahmân "radıyallahü teâlâ anhümâ" için, ipek giymelerine izin verilmişti ve yalnız bunlara mahsustu, denilmiştir. Fakat, fetva, İmâm-ı Muhammed kavli ile olup, gusül abdesti alırken çıkarılabilen takma diş, kulak ve burunun, altından olmaları câiz görülmüştür. İmamlarımızın bu ayrılığı, takma dişin ve sallanan dişe sarılan tellerin altından olup olmamasındadır ve gusle mâni olmayacak şekilde çıkarılması mümkün olduğu hâldedir. Yoksa, gusül bahsinde, Hanefi mezhebinin bütün imamları, dişlerin ıslanması lâzım olduğunu söylemektedir. Yani, altın, gümüş ve necis olmayan başka maddelerden yapılan kaplama ve dolguların altlarına su geçmeyince, Hanefi mezhebi âlimlerinin hepsine göre, gusül abdesti câiz olmaz.

İbadet yapmakta veya haramdan sakınmakta, harac olunca, harac bulunmayan başka mezhebi taklid etmek lâzım olduğu, birçok kitaplarda, meselâ (İbni Âbidîn)de yazılıdır. Kaplama ve dolgusu olan Hanefiler, dört mezhep için söylenmiş olan (Ümmetimin müctehidleri arasındaki ayrılık, rahmet-i ilâhiyyedir) hadîs-i şerifindeki rahmete kavuşarak, Maliki veya Şâfiî mezhebine uymakla, cenabetlikten kurtuluyor. Çünkü, Şâfiî ve Maliki mezheplerinde gusül abdesti alırken, ağzı, burnu yıkamak farz değildir. Niyet etmek, farzdır. Hanefî mezhebindeki bir kimsenin, dişleri kaplama ve dolgulu iken gusül abdesti sahih olmadığından, namazları da sahih olmaz.

Maliki veya Şâfiî mezhebini taklid etmek için, gusülde, abdest almakta ve namazda niyet ederken, bu mezhebe de tâbi olduğunu hatırlamak yetişir. Yani, gusül abdesti almağa başlarken (Niyet ettim gusül abdesti almağa ve Maliki veya Şâfiî mezhebine uymağa) sözünü kalbinden geçiren bir kimsenin gusül abdesti sahih olur. Ağzında kaplama veya dolgu bulunan Hanefi mezhebindeki bir kimse, böyle niyet edince, boy abdesti sahih olur. Cünüplükten kurtulur, temiz olur. Böyle kimsenin, namaz kılacağı ve Kur'ân-ı kerimi tutacağı zaman, Maliki veya Şâfiî mezhebine göre de abdest alması lâzımdır. Şâfiî veya Maliki mezhebini taklide başlayıncaya kadar kılmış olduğu namazları kaza etmelidir. (Tam İlmihal s. 133)