BREAKING NEWS
Yaşam

728x90

header-ad

468x60

header-ad

Son yazılarımız

Dünya ve ahiret bir arada olmaz

Sual: "Ahireti kazanmak için dünyayı terk etmeli" deniyor. Buradaki dünya nedir ve nasıl, ne şekilde terk edilir?

Cevap: İman ile küfür birbirlerine zıt olduğu gibi, ahiret de, dünyanın zıddıdır. Dünya ve ahiret bir araya getirilemez. Ahireti kazanmak için, dünyayı yani haramları terk etmek lazımdır. Dünyayı terk etmek, iki türlüdür:

Birincisi; bütün haram olan şeylerle beraber, mubahları yani günah olmayan lezzetlerin çoğunu da bırakıp, yaşamak için zaruri olan miktarını kullanmaktır. Tembel ve işsiz olarak oturup da, dünyanın zevk, keyif ve eğlencelerine dalmak yolunu bırakarak, her türlü zevk ve lezzetinden vazgeçip, bütün zamanını, ibadet ile ve Müslümanların rahatları, İslâm dinini bilmeyenlerin, doğru yola kavuşmaları için lazım olan ilmi ve teknik usulleri, vasıtaları, en ileri ve en üstün şekilde yapmakla, kullanmakla geçirmek, durmadan çalışmaktır ve dünya zevkini böyle çalışmakta aramak ve bulmaktır. Eshab-ı kiramın hepsi ve din büyüklerinin çoğu, böyle idi. Dünyayı, bu şekilde terk etmek, pek faydalıdır. Bundan maksat, İslâmiyetin emrettiği şeyleri yapmak için, bütün rahatı ve zevkleri feda etmektir.

İkincisi; dünyada haram ve şüpheli şeylerden kaçıp mubahları kullanmaktır. Bu kısım da, hele bu zamanda, çok kıymetlidir.

İslâmiyetin haram ettiği şeylerden kaçınmak, her Müslüman için lazımdır. Haramların haram olmasına ehemmiyet vermeyen, Allahü teâlânın yasak etmesine aldırış etmeyen veya bunları beğenen, güzel diyen kâfir olur. Allahü teâlânın haram etmesine ehemmiyet verip, kabul edip de, nefsine aldanarak, bunları yapan ve sonra akıllarını toparlayıp pişman olanlar kâfir olmaz ve imanlarını kaybetmezler. Böyle kimselere Asi ve Fasık denir. Bunlar, günahları sebebiyle, belki Cehenneme girip cezalarını çekerse de, Cehennemde sonsuz kalmayacaklar, çıkıp Cennete kavuşacaklardır.

Allahü teâlânın mubah ettiği, yani müsaade ettiği şeyler pek çoktur. Bunlarda bulunan lezzet, haramda bulunanlardan, fazladır. Mubah kullananları Allahü teâlâ sever, haram kullananları sevmez. Aklı olan, doğru düşünebilen bir kimse, geçici bir zevk için, sahibinin, yaratanının sevgisini teper mi? Zaten, haram olan şeylerin sayısı pek azdır. Bunlarda bulunan lezzet, mubahlarda da vardır.

***

Sual: Peygamber Efendimizden sonra halife olanların üstünlükleri hep aynı mı idi, yoksa birbirinden farkları var mı idi?

Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabının 3. cilt 17. mektubunda buyuruyor ki:

"Dört halifenin birbirinden yükseklikleri, hilafetleri sırası iledir. Çünkü, doğru yolda olan âlimlerin hepsi diyor ki: Peygamberlerden sonra, insanların en üstünü, Ebu Bekr-i Sıddîk hazretleridir. Ondan sonra, Ömer-ül-Fârûk hazretleridir.

Efdal olmak, yani üstünlük, fazileti, meziyeti, iyi sıfatları çok olmak değildir. Önce imana gelmek, din için herkesten çok mal vermek ve canını tehlikelere atmaktır. Yani dinde, sonra gelenlere, üstat olmaktır. Sonra gelenler, her şeyi, öncekilerden öğrenir. Bu üç şartın hepsi, Sıddîk hazretlerinde toplanmıştır. Herkesten önce imana gelmiş, malını ve canını din için feda etmiştir. Bu nimet, bu ümmette, ondan başkasına nasip olmamıştır. Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem vefatına yakın, buyurdu ki: (Bana malını, canını, Ebu Bekir kadar çok feda eden, başkası yoktur. Eğer, dost edinseydim, elbette Ebu Bekr'i dost edinirdim.) Bir hadîs-i şerifte buyuruldu ki: (Allahü teâlâ, beni size Peygamber gönderdi. İnanmadınız. Ebu Bekir inandı. Bana malı ile, canı ile yardım etti. Onu hiç incitmeyin ve Ona hürmet ve tazim edin!) Bir hadîs-i şerifte buyurdu ki: (Benden sonra Peygamber gelmeyecektir. Eğer gelseydi, elbette Ömer Peygamber olurdu.) Hazret-i Ali; "Ebu Bekir ile Ömer'den, her biri, bu ümmetin en yükseğidir. Beni onlardan üstün tutan, iftiracıdır. İftira edenler dövüldüğü gibi, onu döverim" buyurdu.

***

Sual: Namaz vakti daralmış ve abdesti olmayan bir kimse, yolda rastladığı su birikintisi ile abdest alabilir mi?

Cevap: Yolda rastlanan bir suyun temiz olduğu iyi bilinir veya temiz olduğu çok zan edilirse, bununla abdest alınır. Hatta, su az ise, buna necaset karıştığı iyi bilinmedikçe, bununla abdest alınır ve gusül edilir. Teyemmüm edilmez. Çünkü, her suyun aslı temizdir, zan ile pis olmaz.

***

Sual: Bir kimse, çok zan etmekle iman etmiş olur mu yoksa inanılacak şeyleri iyi bilmesi mi gerekir?

Cevap: İbadetler, fazla zan edilmekle, doğru olur. İman, itikat ise, çok zan ile doğru olamaz, iyi bilinmekle doğru olur.

***
Sual: Bazı kimseler, evliyada meydana gelen, keşif ve kerametlere inanmıyor. Böylelerine ne denebilir?

Cevap: Evliyanın keşif ve kerametlerine inanmayanlar, aslında Müslümanların evliyaya olan itimatlarını yıkmaya çalışmaktadırlar. Halbuki, bu davranışlar çok çirkin ve haksızdır. Çünkü, bir âyet-i kerimede mealen; (Çok zikrediniz. Zikretmekle kalp itminana kavuşur) buyuruldu. Hadîs-i şerifte; (Allah sevgisinin alameti, Onu çok zikretmektir) buyuruldu. Hadîs âlimleri; "Resûlullah, her an zikrederdi" buyurdu. İşte bunun için bu ümmetin büyükleri çok zikrederdi. Böylece, İslâmiyetin bu emrini de yerine getirmeye çalışırlardı. Çok zikredince, mübarek kalpleri itminana kavuşurdu. (Her derdin şifası vardır. Kalbin şifası, zikrullahtır) ve (Takvanın kaynağı, ariflerin kalpleridir) hadîs-i şeriflerinin haber verdiği gibi, kalp hastalığından, günahlardan kurtuldular. Allahü teâlânın sevgisine kavuştular. İşte takva sahibi olan, kalpleri temiz olan, Allahü teâlânın çok sevdiği bu büyük âlimler diyorlar ki:

"Çok zikrederken, dünyayı, her şeyi unutuyoruz. Kalbimiz ayna gibi oluyor. İnsan uykuda, her şeyi unutunca, rüya gördüğü gibi kalplerimizde bir şeyler görünüyor." Bu gösterilenlere Keşif, Mükâşefe, Şühûd isimlerini veriyorlar. Böyle olduğunu, her asırda binlerle evliya haber veriyor.

Çok zikretmek ibadettir. Çok zikredenleri Allahü teâlâ sever. Bunların kalpleri, takva kaynağı olur. Bunları Kitap ve Sünnet haber veriyor. Bunlara inanmayan, Kitaba ve Sünnete inanmamış olur. Kalpte keşif ve şühûd hasıl olduğunu da, Allahü teâlânın sevdiği doğru Müslümanlar haber veriyor. Hadîs-i şerifte; (Çok zikredenin kalbinde nifak kalmaz) buyuruldu. Bunları haber verenler, münafık olmayan, özü, sözü doğru kimselerdir. Keşif ve keramet, böyle kimselerin tevatür hâlindeki haberleri ile bildirilmiştir.

Evet bunlar, Ümûr-i vicdâniyye, Ümûr-i zevkiyyedir. Başkalarına hüccet olamaz. Bunlara inanmak emrolunmadı. Fakat, inanmak yasak da edilmemiştir. Allahü teâlânın sevdiği salih Müslümanların tevatür hâlinde bildirdiklerine inanmak, inanmamaktan daha iyidir. Müslümana hüsn-i zan olunur, haberlerine güvenilir. İbadetlerde bile, sözlerine güvenilir. "İnkâr eden, mahrum olur" sözü, meşhurdur.

Kimseye suizan etmemek

Sual: "Kimseye suizan etmemeli, kötü gözle bakmamalı, kâfir olduğunu gösteren işine, sözüne değil, imanı olduğunu gösteren işine ve sözüne bakmalıdır. Kalpte iman olduğunu Allah bilir, başkası bilemez. Müslümanlığı açıkça kötülemeyen herkese Müslüman gözü ile bakmak, onu sevmek lazımdır" deniliyor. Bu söz doğru mudur?

Cevap: Kimseye suizan etmemeli sözü yanlıştır. Bunun doğrusu Müslümana suizan etmemelidir. Yani, Müslüman olduğunu söyleyen ve küfre sebep olan bir sözde ve işte bulunmayan kimsenin bir sözünden veya işinden hem imanı olduğu, hem de imansız olduğu anlaşılırsa, imanı olduğunu anlamalı, dinden çıktı dememelidir. Fakat bir kimse, dini yıkmaya, gençleri kâfir yapmaya uğraşır veya haramlardan birinin iyi olduğunu söyleyerek bunun yayılması, herkesin yapması için uğraşırsa, yahut Allahü teâlânın emirlerinden birinin gericilik, zararlı olduğunu söylerse, buna kâfir denir. Müslüman olduğunu söyler, namaz kılar, hacca giderse, Zındık denir. Müslümanları aldatan böyle ikiyüzlüleri Müslüman sanmak, ahmaklık olur.

***

Sual: Din kitaplarında dünya kötülenmektedir. Kötülenen dünyadan maksat, bu içinde yaşadığımız dünya mıdır yoksa başka bir şey midir?

Cevap: Dünya, ednâ kelimesinin müennesidir. Yani, ism-i tafdîldir. Mastarı, dünüv veya denâettir. Birinci mastardan gelince, çok yakın demektir.

(Biz en yakın olan göğü, çırağlarla süsledik) âyet-i kerimesindeki dünya kelimesi böyledir. Bazı yerde de, ikinci mana ile kullanılmıştır. Mesela;

(Deni, alçak şeyler melundur) hadîs-i şerifinde böyledir. Yani (Dünya melundur) demektir. Alçak şeyler, cenab-ı Hakkın yasak ettiği şeylerdir ki bunlar haramlar ve mekruhlardır. Şu hâlde, Kur'ân-ı kerimde, kötü denilen dünya, haramlar ve mekruhlardır. Mal kötülenmemiştir. Çünkü, cenab-ı Hak mala hayır adını vermektedir. Bunu ispat eden vesika, bütün mahlukların ve insanlığın üstünlükte ikincisi olan İbrahim aleyhisselamın malıdır. Yalnız yarım milyonu sığır olmak üzere, davarları, ova ve vadileri dolduruyordu. Görülüyor ki, İslâmiyet dünya malını kötülememektedir. İbrahim aleyhisselamın bu kadar zengin olması, bu sözü ispat etmektedir.

***

Sual: Akmakta olan su, her zaman temiz mi demektir?

Cevap: Necaset eseri görülünceye kadar, akan su temiz olur.

***

Sual: İbadetlerin dereceleri var mıdır ve varsa öncelik sırası nasıldır?

Cevap: İslâm dininde ibadetlerin dereceleri vardır:

Birinci derece: ibadetlerin en kıymetlisi ve en efdali, haramlardan sakınmaktır. Haramı gördüğü zaman, yüzünü çevirenin kalbini, Allahü teâlâ iman ile doldurur. Bir kimse, haram işlemeğe niyet eder ve o haramı işlemezse, ona günah yazılmaz. Haram işlemek, Allahü teâlâya karşı gelmek olduğundan, ondan sakınmakta, ibadetlerin en efdali olmuştur. İslâm dininde, hiç kimse, günah ile veya kâfir olarak doğmaz. Zaten, bunu akıl da kabul etmez.

İkinci derece: Farzları yapmaktır. Farzların terki büyük günahtır. Allahü teâlânın yapınız diye emir ettiği şeylere farz denir. Farzları yapmak, çok kıymetlidir. Hele farzların unutulduğu, haramların yayıldığı bir zamanda, farzları yapmak, daha çok kıymetlidir. Farzları yapanlara büyük ecir ve mükâfatlar vardır.

Üçüncü derece: Tahrîmî mekruhlardan, yani harama yakın mekruhlardan sakınmaktır. Tahrîmî mekruhlardan sakınmak, vacibleri yapmaktan daha kıymetlidir.

Dördüncü derece: Vacibleri yapmaktır. Vacibleri yapmak da, farz kadar olmasa bile, çok sevabdır. Vacibler, farz olup olmaması şüpheli olan ibadetlerdir.

Beşinci derece: Tenzîhî mekruhlardan sakınmaktır. Tenzîhî mekruh demek, helale yakın olan mekruhlar demektir.

Altıncı derece: Müekked sünnetleri yapmaktır. Sünnetleri terk etmek, günah değildir. Özürsüz devamlı terk etmek ise, küçük günahtır. Sünneti beğenmemek ise küfürdür.

Yedinci derece: Nafileler ve müstehablardır. Nafileleri yapıp yapmamakta Müslümanlar serbesttirler. Yapmayana, terk edene ceza olmadığı hâlde, iyi niyet ile yapana ecir ve mükâfat vardır. (Cevâb Veremedi s. 232)

İslam nimetinin elden çıkmasının sebebi

Sual: İslâm dinini bozmak, yok etmek için çalışanlar, hep aynı kılıkta, aynı taktikle mi İslâmiyete saldırmaktadırlar?

Cevap: İslâm nimetlerinin elden çıkmasına sebep olanlar iki kısımdır:

Birincileri, küfürlerini, düşmanlıklarını açıklayan kâfirler olup, bunlar bütün silahlı kuvvetleri ile, bütün propaganda vasıtaları ve siyasi oyunları ile, İslâmiyeti yıkmaya uğraşıyorlar. Müslümanlar, bunları biliyor ve onlardan üstün olmaya çalışıyor.

İkinci kısım ise, kendilerine Müslüman ismini ve süsünü verip, din adamı tanıttırıp, Müslümanlığı, kendi akılları ile, keyiflerine ve şehvetlerine uygun bir şekle çevirmeye uğraşıyor, Müslümanlık ismi altında, yeni, uydurma bir din kurmak istiyorlar. Hile ve yalanları ile, sözlerini ispat etmeye, yaldızlı yazılar ile, Müslümanları aldatmaya çalışıyorlar. Müslümanların çoğu bu düşmanları, bazı sözlerinden ve İslâmiyeti yıkıcı davranışlarından seziyor ise de, çok kurnaz idare edildikleri için, birçok sözleri maalesef revaç bulup, Müslümanlar arasında yerleşiyor.

***

Sual: Dinimizde, inanana, inanmayana, emir ve yasaklara ne denir ve bunların tanımı, tarifi nasıldır?

Cevap: Resulullah efendimizin söylediklerinin, bildirdiklerinin hepsini beğenip kalbin kabul etmesine, yani inanmasına İman denir. Böylece inanan insanlara, Mümin denir. Onun sözlerinden birine bile inanmamaya veya iyi ve doğru olduğunda şüphe etmeye Küfür denir. Böyle inanmayan kimselere Kâfir denir. Allahü teâlânın, Kur'ân-ı kerimde, yapılmasını açıkça emrettiği şeylere, yani bu emirlere Farz denir. Yapmayınız diye açıkça men ve yasak ettiği şeylere Haram denir. Allahü teâlânın, açıkça bildirmeyip, yalnız Peygamber Efendimizin yapılmasını övdüğü, yahut devam üzere yaptığı, yapılırken görüp de mâni olmadığı şeylere Sünnet denir. Sünneti beğenmemek küfürdür. Beğenip de yapmamak suç değildir. Onun beğenmediği ve ibadetin sevabını gideren şeylere Mekruh denir. Yapılması emir olunmayan ve yasak da edilmeyen şeylere Mubah denir. Bu emir ve yasakların hepsine Ahkâm-ı ilâhiyye veya Ef'âl-i mükellefîn ve Ahkâm-ı İslâmiyye denir.

***

Sual: Herhangi birisinin suyunu çalan bir kimse, bu su ile abdest alabilir mi?

Cevap: Gasbedilen, çalınan su ile alınan abdest sahih ise de, haramdır.

***

Sual: (Vâsıta diriltir ve öldürür. O makamın öldürme ve diriltme gücü olması lâzımdır) sözünün manası nedir, nasıl anlamalıdır?

Cevap: İmam-ı Rabbani hazretleri Mektûbât kitabının birinci cildi 292. mektubunda buyuruyor ki: (Vâsıta diriltir ve öldürür. O makamın öldürme ve diriltme gücü olması lâzımdır) demek, ruhu diriltmektir. Cismi, bedeni diriltmek değildir. Öldürmek de ruhu öldürmektir. Cismi değil. Ruhun dirilmesi ve ölmesi, Fenâ ve Bekâsıdır ki, (Vilâyet makamı)na ve kemâle ulaştırır. Olgun bir zât, Allahü teâlânın izni ile, bu iki şeyi yapabilir. Bu zâtın öldürmesi ve hayat vermesi lâzımdır. Hayat vermek ve öldürmek demek, Bekâ ve Fenâ makamına kavuşturmak demektir. Bedeni öldürmek ve ölüyü diriltmekle, bu makamın bir ilgisi yoktur. O, bir mıknatısa benzer. Mıknatısın tesir ettiği iğne, saman çöpü gibi şeyler, onun arkasında sürüklenir. Ondan mıknatıs enerjisi alırlar. Evliyanın harikalar ve kerametler göstermesi, insan toplamak için değildir. [Mıknatısın kuvvet çizgileri gibi] görünmeyen kuvvetlerle çekerler. Onları tanımayan ve sevmeyenler, onlardan istifade edemez, yükselemezler. Binlerle mucize, harika ve kerametler görseler, hiç fayda olmaz. Bu sözümüze inanmak için, Ebû Cehli ve Ebû Lehebi göz önüne getirmek yetişir. Allahü teâlâ, En'âm sûresinin yirmibeşinci âyetinde, kâfirleri bildirirken mealen, (Âyetlerin hepsini görseler de, onlara inanmazlar. Hatta, sana geldikleri zaman, seninle dövüşürler. Kâfirler bu söylediklerin, olsa olsa, eskilerden kalan hurafelerdir, uydurma şeylerdir, derler) buyurdu. (Mektûbât Tercemesi s. 464)

***

Sual: Zamanımızda çok kimse, dinini Kur'ândan öğren diye yazıyor ve anlatıyor. Gerçekten bir kimse, İslâmiyetin emir ve yasaklarını Kur'ân tefsirlerinden öğrenip bulması, hükümleri çıkarması mümkün müdür?

Cevap: Konu ile alakalı olarak Hadîkada buyuruluyor ki:

"Ehl-i sünnet itikadını ve farzları, haramları öğrenmek farzdır. Bunları öğretmek ve kendine lazım olandan başka fıkıh bilgilerini öğrenmek ve Kur'ân-ı kerimin tefsirini, hadîs ilmini öğrenmek farz-ı kifayedir. Fıkıh bilgileri, Kur'ân-ı kerimden ve hadîs-i şeriflerden öğrenilmesi farz olan bilgilerdir. Fıkıh kitabı okuyan mukallitler, âyetten ve hadîsten hüküm çıkarmak ihtiyacından kurtulur. Farz-ı kifaye olanları bilen, yapan var iken, bunları öğrenmek müstehab olur. Bunları yapmak nafile ibadet olur. Yalnız, cenaze namazı böyle değildir. Velisi kılınca, başkalarının tekrar kılması caiz olmaz. Namaz kılacak kadar Kur'ân-ı kerim ezberleyen kimsenin, boş zamanlarında daha çok ezberlemesi, nafile namaz kılmasından daha çok sevap olur. İbadetlerinde ve günlük işlerinde lazım olan fıkıh bilgilerini öğrenmesi ise, bundan daha çok sevap olur. Lüzumundan fazla fıkıh bilgilerini öğrenmek de, nafile ibadetlerden daha sevaptır. Lüzumundan fazla fıkıh bilgisi öğrenirken, tasavvuf bilgilerini ve Allahü teâlâya arif olanların sözlerini ve hâl tercümelerini öğrenmesi de müstehab olur. Bunları okumak, kalpte ihlası arttırır. Fıkıh bilgilerini, derin âlimler, âyet-i kerimelerden ve hadîs-i şeriflerden çıkarmışlardır. Bunlar, ancak fıkıh kitaplarından ve fıkıh âlimlerinden öğrenilir."

Görülüyor ki, tefsir okumak farz-ı kifayedir. Fıkıh kitapları varken, din bilgilerini tefsirlerden öğrenmeye kalkışmak, nafile ibadet olur. Farz-ı ayın olan fıkıh kitaplarını okumayı bırakıp, nafile olan tefsir okumak, caiz değildir. Zaten, bizim gibi mukallitlerin, tefsirden fıkıh bilgisi öğrenmesi imkânsızdır. Cehenneme gidecekleri bildirilen yetmişiki fırkanın âlimleri, tefsirlerden yanlış mana anladıkları için, sapıttılar. Âlimler sapıtınca, bizim gibi cahillerin tefsirden ne anlayabileceğini düşünmelidir! Doğru yazılmış tefsirleri okuyan cahiller, böyle felakete düşerse, dinde reformcuların tefsir adındaki kitaplarını okuyan acaba ne olur?

İbadetlerin sahih olması için

Sual: Hanefi mezhebindeki bir Müslüman, abdest aldıktan sonra, herhangi bir yerinden kan çıksa, Şafii mezhebinde kan abdesti bozmaz diyerek namazını kılabilir mi?

Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde deniyor ki:

"Bir ibadetin sahih olması için, dört mezhepten birine uygun olması lazımdır. Yani, o işin sahih olması için, bir mezhepte uyulması lazım olan şartların hepsine uygun olması lazımdır. Bir ibadeti yaparken, şartlarından biri bir mezhebe, başka biri de başka mezhebe uygun olursa, bu ibadet sahih olmaz. Mesela, deriden kan akarsa, Hanefi mezhebinde abdest bozulur, Şafii mezhebinde bozulmaz. Bir erkek, yabancı kadının derisine dokununca, Şafiide, ikisinin de abdesti bozulur, Hanefide ikisinin de bozulmaz.

Derisinden kan aksa ve kadına da dokunsa, her iki mezhebe göre abdesti bozulur. Bu abdest ile kıldığı namaz sahih olmaz. 'Bunun abdesti, bir mezhebe göre sahih olmadığı zaman, diğer mezhebe göre sahih oluyor. Namazı sahih olur' denilemez. Bu kimse, iki mezhebi Telfîk etmekte, karıştırmaktadır. Böyle kimseye Müleffık denir. Müleffıkın ibadetinin sahih olmayacağı söz birliği ile bildirilmiştir. Bir ibadetin bir şartı bir mezhebe, başka şartı da başka mezhebe göre sahih olursa, bu ibadet sahih olmaz.

Abdest alırken, başının bir parçasını mesh eden, köpeğe değdikten sonra namaz kılsa, bu namazı sahih olmaz. Çünkü, abdesti Malikiye göre sahih değildir. Köpeğe dokununca, Şafiiye göre üstü necis olmuştur. Fakat bir kimse, bir ibadeti, bir mezhebin bütün şartlarına uyarak yapıp bitirdikten sonra, bunu tekrar yaparken veya başka bir ibadeti yaparken, başka mezhebin şartlarına uyarak yapması, âlimlerin çoğuna göre sahih olur. İhtiyaç olduğu zaman yapmak ise, söz birliği ile sahih olur. Hatta bir mezhebin şartlarına uyarak yapılan bir işin, bir ibadetin bu mezhebe göre sahih olmadığı, başka bir mezhebe göre sahih olduğu sonradan anlaşılsa, o mezhebe göre sahih olduğunu düşününce, o mezhebi taklid etmiş ve o işi sahih olur. Çünkü o ibadeti kurtarmak için, mezhep taklidine ihtiyaç hasıl olmuştur. Menfaati, zevki için, çeşitli işlerini, çeşitli mezheplere uyarak yapmak telfik olur. Bir ibadeti kendi mezhebine göre yapmasına mâni olan bir özür hasıl olunca, bu ibadeti başka bir mezhebi taklid ederek yapabilir."

***
Sual: Kemale gelen kimsenin bazı işlerde hocasına uymaması câiz midir? Eshâb-ı kiram efendilerimizin bazı ictihadlarının Resûlullah efendimize uymadığı olmuş mudur?

Cevap: İmam-ı Rabbani hazretleri Mektûbât kitabının birinci cildi 292. mektubunda buyuruyor ki: Bir kimse, vâsıtanın yardımı ile Fenâ ve Bekâ mertebesine kavuşarak, ilham ve firaset yolu kendisine açılırsa ve Ondan bu müjdeyi alırsa ve kemâle geldiğini işitirse, o zaman, ilham olunan birkaç şeyde Ona uymaması ve kendi ilhamına göre hareket etmesi câiz olur. Çünkü böyle yükselen bir mürit, rehbere uymadan kurtulmuştur. Başkasına uyması hata olur. Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" Eshâbı ictihad işlerinde yani Kur'ân-ı kerimde ve hadîs-i şeriflerde açıkça bildirilmemiş olan şeylerde, O Serverin ictihadından ayrılmışlardır. Bunların birkaçında, Eshâbın ictihadı doğru olmuştur. Çok okuyanlar, böyle olduğunu bilirler. Bundan anlaşılıyor ki, olgunlaşan birinin vâsıtaya uymaması câizdir. Ona uymaması edebsizlik olmaz. Hatta bu mertebenin edebi, ona uymamaktır. Eğer böyle olmasaydı, edeblerin en yüksek mertebesine varmış olan Eshâb-ı kiram, hiç uymamazlık etmezlerdi. İmâm-ı Ebû Yûsüfün, ictihad mertebesine yükseldikten sonra, imâm-ı a'zam Ebû Hanîfeye uyması doğru değildir. Kendi reyine uyması, İmâm-ı a'zama uymaması doğrudur "radıyallahü anhümâ". İmâm-ı Ebû Yûsüfün, (Kur'ân-ı kerimin mahlûk olup olmamasında, Ebû Hanîfe ile altı ay çekiştim) dediği meşhurdur. Sanatların ilerlemesi, düşüncelerin birbirlerine eklenmesi ile olur. Bir düşünce ile kalsaydı, ilerleme olmazdı. Sîbeveyh zamanında olan Nahiv bilgisine yeni buluşlar ve yeni görüşler eklenerek, bugün yüz kat fazla artmıştır. Fakat, bu ilmin temelini kuran odur. Üstünlük onundur. Her şeyin üstünü, kurucusudur. Yükseltmek şerefi ise, sonra gelenlerindir. Bundan dolayıdır ki, hadîs-i şerifte, (Ümmetim, yağmura benzer. Öndekiler mi, sondakiler mi daha iyidir, belli olmaz) buyuruldu. (Mektûbât Tercemesi s. 464)

***

Sual: İnsanları, Peygamber Efendimizin bildirdiği yola davet eden ve kendilerine "Mürşid-i kâmil" denilen zatlar, yaptıkları işlerde hata yapmaz mı?

Cevap: Bu konuda, İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:

"Müslüman olmak için, dünyaya yani haramlara kıymet vermemek lazımdır. Dünyayı hatırlamayı da kalbinden çıkarana salih Müslüman denir. Helal olsun, mubah olsun, mâ-sivâyı, yani Allahü teâlâdan başka her şeyi hatırlamayı kalbinden çıkarmaya fenâ-fillah denir. Buna kavuşan Müslümana velî, evliyâ denir. İnsanları Müslüman ve salih yapmak için uğraşan veliye mürşid denir. Evliya, her şeyi öğrenir, bilir. Ahkâm-ı İslâmiyyeye, dinin hükümlerine uymakta, dünya işlerinde aklını kullanır. Hesabını yapmakta, sanatında, ticaretinde hiç hata yapmaz. Fakat, aklındaki düşünceler, kalbine sirayet etmez, bulaşmaz. Dünyayı seven, hatırlayan kalp, hastadır. Kalbin temiz olması, dünya dediğimiz şeyleri sevmekten, hatırlamaktan kurtulması demektir."

***

Sual: Bir Müslüman, imanı gideren bir sözü, hiçbir zaruret olmadan söylerse, imanı gider mi?

Cevap: Allahü teâlâya mahsus olan sıfatlara ülûhiyyet, ilahlık sıfatları denir. Akaid ve fıkıh kitaplarının çoğunda, mesela Dürerde deniyor ki:

"Bir kimse, kalbi iman ile dolu olduğu hâlde, küfre sebep olan bir şeyi, zaruret olmadan, yani isteyerek söylerse, imanı gider, kâfir olur. Kalbindeki imanın faydası olmaz. Çünkü, bir kimsenin kâfir olduğu sözünden anlaşılır. Küfre sebep olan şeyi söyleyince, insanlar arasında da, Allahü teâlâ yanında da kâfir olur."

***

Sual: İnsanlar arasındaki muamelelerde, alışverişlerde, günah işleyen Müslümanların ve gayr-i müslimlerin sözüne de itibar edilir mi?

Cevap: Bu konuda Dürr-ül-muhtârda deniyor ki:

"İnsanların birbirleri arasında olan işlere Muâmelât denir. Muâmelâtta bir fasıkın veya kâfirin sözü de kabul edilir. Akıllı olan çocuk ve kadın da erkek gibidir. Bunlardan biri, 'bu eti kitaplı kâfirden aldım' derse, yemesi helal olur."

***

Sual: Ağaçlardan damlayan ve meyvelerinden sıkılarak elde edilen sular temiz midir ve bunlarla abdest alınabilir mi?

Cevap: Ağaçtan, ottan, meyveden, asmadan çıkan, damlayan su temizdir. Fakat bunlar ile ve bunları sıkarak çıkarılan sular ile abdest ve gusül caiz değildir.

İnsan nimetleri, Cennete kendi götürmektedir

Sual: İnsanın, Cennetteki nimetleri veya Cehennemdeki azapları bu dünyadan kendisinin götürdüğü bildirmektedir. Bu nasıl olmaktadır? Alem-i misale inanmak ile ahirete inanmak aynı mıdır?

Cevap: Tasavvuf mütehassısları "rahime-hümullahü teâlâ" diyor ki, insan ölünce, ruhu bedenden ayrılır. İnsanın dünyada iken yaptığı iyi işleri, imanı ve güzel ahlâkı, nurlar, ışıklar, bostanlar, çiçekler, huriler, köşkler, inciler şeklini alırlar. Cahilliği, sapıklığı, kötü huyları da, ateşler, karanlıklar, akrepler, yılanlar şeklinde görünürler. İmanlı ve iyi huylu ruh, nimetleri Cennetlere kendi götürmektedir. Kâfir ve fasık ruhlar da, ateşleri, azabları, kendisi birlikte götürür. Ruh, bu cisim âleminde kaldıkça, yüklendiği bu şeyleri anlayamaz. Bedene bağlılığı ve cisim âlemine dalmış olması, onları anlamasına mâni olur. Ruh, bedenden ayrılınca, bu engeller kalmaz. O zaman, kendinde bulunan iyi ve kötü yükleri, onlara uygun şekillerde görmeğe başlar. İnsanın dünyadaki hâli, bir sarhoşa benzer. Ölmek, sarhoşun ayılması demektir. Sarhoşun yanına sevdiği kimseler toplanır, sevdiği hediyeler gelirse, yahut, koynuna akrepler, yılanlar girerse, hiçbirini duymaz. Ayılınca, bunları görür, anlar. Bu (Ahiret hâlleri), âlem-i misâl hâlleri gibidir.

Şihâbüddîn-i Sühreverdî "rahmetullahi aleyh" buyuruyor ki, (Milyonlarca yıldızın bir araya gelip bir sistem kurduğunu ve her sistemin boşlukta bozulmadan hareket ettiğini söyleyen astronomi adamlarının sözlerine, görmeden inanıldığı gibi, tasavvufçuların keşfettikleri, bildirdikleri âlem-i misâl ve ruh âlemine de inanmak lâzım gelir). İnkâr edenlere değil, haber verenlere inanmak doğru olur. [Aklı olan, fen bilgisinden haberi olan, Allahü teâlânın varlığını ve birliğini hemen anlar ve ispat eder. Ahirete inanmak, böyle değildir. Buna, Allahü teâlâ haber verdiği için inanılır.] (İslâm Ahlâkı s. 145)

***

Sual: Bazı kimseler; insan, namaz kılıp, her ibadeti, her iyiliği yaptığı halde, bir kelime söylemekle kafir olur mu diyorlar. Bunlara nasıl cevap vermelidir?

Cevap: Bu konuda Kâdî zâde Ahmed efendi Birgivî şerhinde buyuruyor ki:

"Bir kafir, bir kelime-i tevhid söylemekle mümin olduğu gibi, bir mümin de, bir söz söylemekle kafir olur. Erkek veya kadın inadî küfür ile mürted olunca, nikahı fesih olup gider ki, bu talak demek değildir. Bunun için, üçten fazla imanını ve nikahını tazelemeleri, hullesiz caiz olur."

Yalnız birinin nikahı tazelemesi yetişmez. Erkek ile zevcesinin, iki şahit yanında nikahı tazelemeleri lazımdır. Şafi mezhebinde iddet zamanı içinde tevbe ederse, tecdid-i nikah lazım olmaz. Hanefi mezhebinde olan, kolaylık olması için, nikahını yenilemeye, zevcesinden vekalet almalı, iki şahit yanında;

"Öteden beri nikahım altında bulunan zevcemi, onun tarafından vekil olarak ve tarafımdan asil olarak kendime tezvic ettim" demelidir.

Camilerde cemaatin çok olduğu bir namazın duasından sonra, imam efendi, tecdid-i iman ve nikah duasını cemaat ile birlikte okursa, cemaat birbirlerine şahit olmuş, nikahları da tazelenmiş olur.

Son nefeste Müslümanın tevbe etmesi sahih olur. Fakat, kafirin imana gelmesi sahih olmaz. Her Müslüman, sabah ve akşam, şu iman duasını okumalıdır:

(Allahümme innî e'ûzü bike min en-üşrike bike şey-en ve ene a'lemü ve estagfirü-ke li-mâ lâ-a'lemü inneke ente allâmülguyûb.)

Sabah duası gece yarısında okumaya başlanır. Akşam duası zevalden başlar. Mürted olduğunu inkar etmek de, tevbe olur.

***

Sual: İnsanların ayıplarını araştırmak, yüzlerine vurmak, dinimizce doğru bir şey midir?

Cevap: Müslümanların ayıplarını örtmek, gizli günahlarını yaymamak ve kusurlarını affetmek çok sevaptır. Küçüklere, emri altında bulunanlara, hanıma, çocuklara, talebeye, askere, işçiye, fakirlere merhamet etmelidir. Kusurlarını yüzlerine vurmamalıdır. Olur olmaz sebeplerle onları incitmemeli, dövmemeli ve sövmemelidir.

***

Sual: Mürted ne demektir ve hangi sebepten dolayı bir Müslüman mürted olmaktadır?

Cevap: Bir Müslüman, imanın yok olmasına sebep olacağı sözbirliği ile bildirilmiş olan şeyleri amden, istekle söyler veya yaparsa, kafir olur. Bu şekilde imanını kaybedene Mürted denir.

Adaletten on iki huy doğmaktadır

Sual: Adaletten hangi huylar meydana çıkar?

Cevap: Adaletten on iki huy doğmaktadır:

1- Sadakattir. Arkadaşını sevmektir. Onun iyiliğini, rahatını istemektir. Onu zarardan korumaktır. Onu sevindirmeğe çalışmaktır.

2- Ülfettir. Bir topluluğun, din ve dünya düşüncelerinde, inançlarında birbirlerine uygun olmalarıdır.

3- Vefadır. İyi geçinmek, yardımlaşmaktır. Sözünde durmak, hakkını gözetmektir de dediler.

4- Şefkattir. Başkalarına dert, felâket gelmesinden üzülmektir. Herkesin sıkıntıdan kurtulmasına çalışmaktır.

5- Sıla-i rahimdir. Akrabayı, yakınlarını gözetmek, ziyaret etmek ve yardım etmektir. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" bir hadîs-i şerifte, (Putları, tapınılan heykelleri kırmak için ve akrabaya iyilik etmek için gönderildim) buyurdu.

6- Mükafattır. İyiliğe karşı iyilik etmektir.

7- Hüsn-i şirkettir. Hakkı gözetip adalet eylemektir.

8- Hüsn-i kazadır. Herkesin, her şeyde hakkını gözetip, başa kakmamak ve pişman olacak iş yapmamaktır.

9- Teveddüddür. Teveddüd, muhabbet demektir. Arkadaşlarını sevip, hediye vermek, kendini sevdirmektir.

10- Teslimdir. İslâmiyetin emirlerini ve yasaklarını ve İslâm ahlâkını, tatlı gelmese dahi, kabul edip razı olmaktır.

11- Tevekküldür. İnsan gücünün dışında olan ve değiştirilemeyecek olan üzücü hâdiseleri, olayları, ezelde takdir edilmiş, yazılmış bilip, üzülmemek, Allahü teâlâdan geldiğini düşünerek, seve seve karşılamaktır.

12- İbadettir. İbadet, her şeyi yoktan var eden ve her canlıyı, her an görünür görünmez kazalardan, belâlardan koruyan ve her an çeşitli nimetler, iyilikler vererek yetiştiren Allahü teâlânın emir ve yasaklarını yerine getirmektir. Ona hizmette kusur etmemeğe çalışmaktır. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmuş olan Resûllere, Nebîlere "aleyhimüssalevâtü vetteslîmât", Velîlere, Âlimlere "rahime-hümullahü teâlâ", benzemeğe özenmektir. (İslâm Ahlâkı s. 152)

***

Sual: Müslümanlara ilk önce neleri öğretmek gerekir? İman bilgileri mi yoksa ibadet bilgileri mi önceliklidir?

Cevap: Müslümanlar iki kısımdır: Havâs [alimler] ve avam [cahiller]. Türkçe (Dürr-i yektâ)da diyor ki, (Avam, sarf ve nahiv ve edebiyat ilimlerinin usullerini, kaidelerini bilmeyen kimselerdir. Bunlar fetva kitaplarını anlayamaz. Bunların, (iman) ve (ibadet) bilgilerini arayıp, sorup, öğrenmeleri farzdır. Âlimlerin de, sözleri, vaazları ve yazıları ile, önce iman, sonra dinin temeli olan beş ibadeti öğretmeleri farzdır. (Zahîre) ve (Tâtârhâniyye) kitaplarında, imanın şartlarını ve (Ehl-i sünnet itikadı)nı öğretmenin her şeyden evvel lâzım olduğu bildirilmektedir). Bunun içindir ki, büyük âlim, zahir ve bâtın ilimlerinin mütehassısı seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî "rahmetullahi aleyh", vefatına yakın, (İstanbul camilerinde, otuz sene, yalnız Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılı olan imanı, yani Ehl-i sünnet itikadını ve İslâmın güzel ahlâkını anlatmağa çalıştım. Ehl-i sünnet âlimleri, bu bilgileri, Eshâb-ı kiramdan, Onlar da, Resûlullahtan öğrendiler.) demiştir. İman bilgilerine (Akait) ve (İtikat) denir. Bunun için biz de, bütün kitaplarımızda, Ehl-i sünnet itikadını, İslâmın güzel ahlâkını, herkese iyilik ve hükûmete yardım etmek lâzım olduğunu bildiriyoruz. Seyyid kutb ve Mevdûdî gibi din cahillerinin ve (Teblîg-ı cemâ'atcı) gibi bid'at sahiplerinin, yani mezhepsizlerin hükûmete karşı kışkırtıcı, kardeşi kardeşe düşman yapıcı, bölücü yazılarını tasvip etmiyoruz. (İslâm Ahlâkı s. 153)

***
Sual: İbadetin en üstünü, en kıymetlisi nedir? Ehl-i sünnet olmayanın durumu nasıl olur?

Cevap: Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", (Din, kılıçların gölgeleri altındadır) buyurarak, Müslümanların hükûmet ve kanun himâyesinde rahat yaşayabileceklerini bildirdi. Hükûmet, kuvvetli oldukça, rahat, huzur artar. Avrupa, Amerika gibi kâfir memleketlerde rahat yaşayan, dinî vazifelerini serbestçe yapan Müslümanlar da, kendilerine hürriyet veren hükûmete, kanunlara karşı gelmemeli, fitneye, anarşiye âlet olmamalıdır. Ehl-i sünnet âlimleri "rahime-hümullahü teâlâ" böyle olmamızı emretmektedir. İbadetin en üstünü, en kıymetlisi, fitne fesat ateşi ile oynamamak ve isyan edenlere, fitne, anarşi çıkaranlara âlet olmamak, (Ehl-i sünnet itikadı)nı öğrenip, imanının buna uygun olmasına çalışmaktır. İmanını böyle düzelterek, (Bid'at ehli) denilen yetmişiki çeşit bölücü, bozuk inanıştan kurtulduktan sonra, ibadetlerde de bid'at işlemekten sakınmalıdır. İslâmiyetin emretmediği şeyleri ibadet zan ederek yapmağa (İbadette bid'at) denir.

Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına (Ahkâm-ı islâmiyye) denir. Ahkâm-ı islâmiyyeye uymağa (İbadet etmek) denir. İbadetlerin doğru olarak yapılmasını bildiren (Dört mezhep) vardır. Bunların dördü de haktır, doğrudur. Bu dört mezhep, Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli mezhebidir. Her Müslümanın bu dört mezhepten birisinin (İlm-i hâl) kitabını okuyup, ibadetlerini bu kitaba uygun yapması lâzımdır. Böylece, bu mezhebe girmiş olur. Bu dört mezhepten birine girmeyen kimseye (Mezhepsiz) denir. Mezhebiz olan, Ehl-i sünnet değildir. Ehl-i sünnet olmayan da, ya (Bid'at ehli)dir, yahut kâfirdir. (İslâm Ahlâkı s. 153)

Kur’ân-ı kerimi güzel okumak için

Sual: Kur'ân-ı kerimi güzel okuyabilmek için müzik bilmeye, makam öğrenmeye gerek var mıdır?

Cevap: Kur'ân-ı kerimi doğru, güzel okumak için, müzik öğrenmeye lüzum yoktur. Tecvid ilmini öğrenmeye lüzum vardır. Âlimlerin çoğuna göre, tecvid ilminde, harflerin ağızdaki yerleri, medler, harflerin uzatma miktarları ve daha birçok şeyler öğrenmeden okunan Kur'ân-ı kerim, doğru olmaz, ezan ve namaz sahih olmaz.

***

Sual: Bir kimse, akşam yatağa girdiği zaman, yattığı yerde Kur'ân-ı kerimdeki sure ve âyetleri okuyabilir mi?

Cevap: Bu konuda Halebî-yi kebîrde deniyor ki:

"Yan yatarak ayakları birbirine bitiştirip, Kur'ân-ı kerimi, içinden ezbere okumak veya yürüyerek, iş görerek, kabir başında oturup okumak caizdir. Kitap okuyan, yazan, iş yapan yanında Kur'ân-ı kerim okumaya başlamak, onlar dinlemedikleri zaman günah olur. Camide veya başka yerde, birkaç kişinin, bir zamanda, yüksek sesle Kur'ân-ı kerim okumaları tahrimen mekruhtur. Birinin okuyup, başkalarının sessizce dinlemeleri lazımdır. İşi olanların dinlemesi farz olmaz. Kur'ân-ı kerimi dinlemek, farz-ı kifayedir ve okunmasından ve nafile ibadetlerden daha sevaptır."

***

Sual: Bir kadın, Kur'ân-ı kerimi ve namaz surelerini, erkek hocadan da öğrenebilir mi?

Cevap: Halebî-yi kebirde; "Kadın, Kur'ân-ı kerimi kadından öğrenmelidir. Yabancı erkeklerden, âmâdan bile öğrenmemelidir" buyuruluyor.

***

Sual: Kur'ân-ı kerimi öğrendikten sonra unutmak günah mıdır?

Cevap: Kur'ân-ı kerimi öğrendikten sonra, unutmanın günah olduğu, Berîkada ve Hadîkada yazılıdır.

***

Sual: Bir kimse, iş yaparken, kendi işiteceği bir sesle Kurân-ı kerim okuyabilir mi?

Cevap: Hulâsa-tül-fetâvâda deniyor ki:

"İş görürken ve yürürken, kalbi ile düşünerek, Kur'ân-ı kerim okumak câizdir."

***

Sual: İş yapanlar ve uyuyanların yanında yüksek sesle Kur'ân-ı kerim okumanın mahzuru olur mu?

Cevap: Halebîde; "İş görenler ve yatanlar arasında, yüksek sesle Kur'ân-ı kerim okunursa, okuyan günaha girer" denmektedir.

***

Sual: Namaz kılan bir kimse, dışarıdan birinin biraz sağa veya sola git sözü ile hareket etse, namazı bozulur mu?

Cevap: Namazda başkasının sözü ile yerini değiştirmek veya yanına gelene, onun sözü ile yer açmak bozar. Fakat, biraz sonra, kendiliğinden hareket ederse bozmaz.

***

Sual: Allahü teâlâya iman eden ve Peygamber efendimizi işitmeden ölen kimsenin ahiretteki durumu ne olacaktır? Peygamberleri işitip te inanmayan, inkar eden ile işitmeyenin durumu farklı mıdır?

Cevap: Allahü teâlânın merhameti sonsuz olduğu gibi, azâbı da sonsuzdur. Adâleti de sonsuzdur. Dilediği kuluna sebepsiz olarak ve o istemeden, iman ihsan eder, verir. Kendi akl-ı selîmine uyarak, ahlâkı ve işleri iyi olanlara da, doğru olan, makbul olan imanı vereceği bildirilmiştir. Bir insanın imanlı ölüp ölmeyeceği son nefeste belli olur. Bütün ömrü iman ile geçip, son günlerinde imanı giden, imansız ölen kimse, kıyamette imansızlar arasında olur. İman ile ölmek için, her gün dua etmek lâzımdır. Allahü teâlâ, sonsuz merhametinden dolayı, Peygamberler göndererek, var ve bir olduğunu ve inanılması lâzım olan şeyleri, kullarına bildirdi. İman, Peygamberin "sallallahü aleyhi ve sellem" bildirdiklerini tasdik etmek demektir. Peygamberi tasdik etmeyen, inkâr eden, kâfir olur.

Kâfirler, Cehennemde sonsuz yanacaktır. Peygamberi "aleyhissalevâtü vetteslîmât" işitmeyen kimse, Allahü teâlânın var ve bir olduğunu düşünüp, yalnız buna iman eder ve Peygamberi "aleyhissalevâtü vetteslîmat" işitmeden ölürse, bu da Cennete girecektir. Bunu düşünmeyip, iman etmezse, Cennete girmeyecek. Peygamberi "aleyhissalevâtü vetteslîmât" inkâr etmediği için, Cehenneme de girmeyecektir. Kıyamet günü, hesaptan sonra, tekrar yok edilecektir. Cehennemde sonsuz yanmak, Peygamberi "aleyhissalevâtü vetteslimât" işitip de, inkâr etmenin cezasıdır. Böyle âlimler arasında "rahime-hümullahü teâlâ" (Allahü teâlânın varlığını düşünmeyip iman etmeyen Cehenneme girecektir) diyenler varsa da, bu söz Peygamberi "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" işittikten sonra düşünmeyen demektir. (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 465)

İlim, insanı kibre sürükler mi?

İlim, insanı kibre sürükler mi?

Sual: Bir kimse, din ilimlerini öğrenip, insanlara üstünlük taslarsa, böyle bir kimsenin tedavisi, bu hâlden kurtulması imkânsız mı olur?

Cevap: Bu konuda, Berika'dan alınarak İslâm Ahlâkı kitabında deniyor ki:

"İlim kibre sebep olduğu gibi, kibrin ilacı da ilimdir. Kibre sebep olan ilmin ilacı çok zordur. Çünkü ilim, çok kıymetli bir şeydir. Bunun için, ilim sahibi kendini üstün ve şerefli sanır. Böyle kimsenin ilmine cehil demek daha doğru olur. Hakiki ilim, insana aczini, kusurunu ve Rabbinin büyüklüğünü, üstünlüğünü bildirir. Hâlıkına, yaratanına karşı korkusunu ve mahluklara karşı tevazusunu arttırır. Kul haklarına ehemmiyet verir. Böyle ilmi öğretmek ve öğrenmek farzdır. Buna İlm-i nâfi, faydalı ilim denir. Böyle ilim, ihlas ile ibadet etmeye sebep olur. Kibre sebep olan ilmin ilacı iki şeyi bilmekle olur:

Birincisi, ilmin kıymetli, şerefli olması, salih, iyi niyete bağlıdır. Cehaletten ve nefsinin hevasından kurtulmak için öğrenmek lazımdır. İmam olmak, müfti olmak, din adamı tanınmak için öğrenmemek lazımdır.

İkincisi, ilmi ile amel etmek ve başkalarına öğretmek ve bunları ihlas ile yapmak lazımdır. Amel ve ihlas ile olmayan ilim zararlıdır. Hadis-i şerifte;

(Allah için olmayan ilmin sahibi Cehennemde ateşler üzerine oturtulacaktır) buyuruldu.

Mal, mevki ve şöhret için ilim sahibi olmak böyledir. Dünyalık ele geçirmek için ilim öğrenmek, dini dünyaya vesile etmek, altın kaşıkla necaset yemeye benzer. Dini dünya kazancına alet edenler, din hırsızlarıdır. Hadis-i şerifte;

(Din bilgilerini dünyalık ele geçirmek için edinenler, Cennetin kokusunu duymayacaklardır) buyuruldu.

Fen bilgilerini dünya menfaati için öğrenmek caizdir, hatta lazımdır. Hadis-i şerifte;

(Bu ümmetin âlimleri iki türlü olacaktır: Birincileri, ilimleri ile insanlara faydalı olacaktır. Onlardan bir karşılık beklemeyeceklerdir. Böyle olan insana denizdeki balıklar ve yeryüzündeki hayvanlar ve havadaki kuşlar dua edeceklerdir. İlmi başkalarına faydalı olmayan, ilmini dünyalık ele geçirmek için kullananlara kıyamette Cehennem ateşinden yular vurulacaktır) buyuruldu."

***

Sual: Bazı kimseler, "git Allah Baba'dan iste" diyor. Böyle söylemek imanı giderir mi?

Cevap: "Allah Baba" diyenin imanı gider, kâfir olur.

***

Sual: İmam-ı Gazali gibi büyük âlimlerin kitaplarında uydurma hadîs olduğunu söyleyenler bulunmaktadır. Bunlara inanılır mı ve maksatları ne olabilir? Dört mezhepten birine uymayan kimse hakkında ne söylenebilir?

Cevap: Beydâvî ve imam-ı Gazali ve Celâleddîn-i Süyûtî ve Sadreddîn-i Konevî ve Senâüllahı pâni-pütî "rahimehümullahü teâlâ", gibi en büyük âlimleri sahih hadîsle, uydurma hadîsi birbirinden ayıramayacak kadar bilgisiz sanmak, yahut, uydurma hadîsleri, bile bile, sahih hadîs olarak yazacak kadar dinsiz veyahut da, dinini kayırmaz ve vicdanı sızlamaz sanmak, çok büyük saygısızlık ve vicdansızlık ve insafsızlıktır. İslâm âlimleri hadîs-i şerifler üzerinde büyük bir titizlikle çalışmışlardır. Akıllı ve insaflı bir kimse imam-ı Gazali gibi büyük bir âlimin kitaplarında uydurma hadîs vardır diyecek kadar küstahlaşan bir dinde reformcuya hiç inanır mı?

O yüce âlimler "rahime-hümullahü teâlâ", hadîs-i şerifleri anlayamamışlar da, talebelerinden ibni Teymiyye anlayabilmiş demek, Ehl-i sünnet âlimlerine düşman olanlardan başkasının söyleyebileceği bir şey değildir. İslâm âlimlerinin büyüklüğünü anlayamayanlar, o yüce imamları da, kendileri gibi kısa akılları, bozuk düşünceleri ile yazmış sanıyorlar. (Gazalinin muhakemesi, sosyal fikirlerin zararlı tesirleri altında kalmış) diyecek kadar aşağı kelimeler kullanıyorlar. Onların her yazılarının, âyet-i kerimelerin ve hadîs-i şeriflerin izahı, açıklaması olduğunu kavrayamıyorlar. İmâm-ı Rabbânî hazretlerini öven bir kimse, bu sözünde samimi ise ve o yüce imamın yazılarını beğeniyorsa, bu yazılara uyması ve onun çok övdüğü Ehl-i sünnet âlimlerini beğenmesi, onlara karşı saygısızlık yapmaması lâzımdır.

Âlimin kıymetini, ancak âlim anlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin kıymetini anlamamak, onları lekelemeğe, o mübarek zatlara toz kondurmağa kalkışmak, bu (Fırka-i naciye)den ayrılmak olur. Ehl-i sünnetten ayrılanın ya dalâlet sahibi sapık veya kâfir olacağı (El-besâir li-münkirit-tevessül) kitabında uzun yazılıdır. Hindistan âlimlerinden Ebû Muhammed Viltorînin (Hidâyet-ül-muvaffıkîn) kitabının altmışbeşinci sahifesinde bildirdiği gibi, Celâleyn tefsîri haşiyesinde Kehf sûresinin (izâ nesîte) âyetinde Allâme Ahmed Sâvî Mâlikî diyor ki, (Dört mezhepten başkasını taklid etmek câiz değildir. Dört mezhepten birine uymayan kimse, dalalettedir. Başkalarını da dalâlete sürüklemektedir. Bunların bazıları da kâfir olmaktadır. Çünkü, küfre sebep olan yollardan biri, âyet-i kerimelerden ve hadîs-i şeriflerden ahkâm çıkarmağa kalkışmaktır.) (Fâideli Bilgiler s. 432)

İtikadı bozuk olana mezhepsiz denir

Sual: Âyet ve hadisleri kendi anladığına göre yorumlayan bir kimsenin imanı tehlikeye girer mi?
Cevap: Ehl-i sünnet itikadına uymayan bir inanış sahibine Mezhepsiz denir. Mezhepsiz, eğer Kur'ân-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan bir şeye inanmamış veya şüphe etmiş ise, Küfür olur. Açık olarak bildirilmemiş şüpheli olan delilleri tevil ederek yanlış mana vermiş ise, Bidat olur. Dünyanın yaratıldığına inanmamak, böyle gelmiş, böyle gider demek, küfürdür. 

Cennette, müminlerin Allahü teâlâyı göreceğine inanmamak bidattir. Âyet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri yanlış anladığı için inanmamak bidat olur. "Böyle şey olmaz. Aklım kabul etmez" diyerek tahkir ederse, yine kâfir olur. Bidat hakkındaki hadis-i şerifler, Hadîka, Berîka ve Eşi'at-ül-leme'ât'da mevcuttur.

Küfre sebep olan bir şey söylemedikçe ve yapmadıkça Ehl-i kıbleye, yani namaz kılana Kâfir denmez. Fakat, Kur'ân-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilen ve Müslümanların asırlar boyunca inandığı bir şeye uymayan söz ve işte bulunan bir kimse, bütün ömrünce namaz kılsa, her ibadeti yapsa da, buna Kâfir denir. Mesela bir kimse, Allahü teâlâ zerreleri, yaprak sayısını, gizlileri bilmez dese, kâfir olur. 

Hazret-i Ebû Bekir ile hazret-i Ömer'den başka sahabiyi, dinî bir sebeple kötüleyen, bidat sahibi olur. Bir harama mubah, helal diyen kimse, bunu, bir âyete veya hadis-i şerife dayanarak söylüyorsa, kâfir olmaz. Âyet ve hadise dayanmadan, kendi görüşü, keyfi için söylüyorsa, kâfir olur. Hazret-i Ebû Bekir ve hazret-i Ömer'in hilafete seçilmeleri haklı değildi demek, bidattir. Hilafete hakları yok idi demek ise küfürdür.

***
Sual: Namazda okunan âyetleri, sûreleri, şarkı kalıplarına uyarak okuyan kimsenin arkasında kılınan namaz sahih olur mu?
Cevap: Elhan ederek yani namazda okuduklarını musiki perdelerine uyarak, teganni eden ve namazı vaktinden evvel kıldıran imam arkasında kılınan namazı iade etmenin lazım olduğu, Halebî-i kebîr sonunda yazılıdır.

***
Sual: Kimlerin eli öpülür, Kur'ân-ı kerimi ve ekmeği öpmenin mahzuru olur mu?
Cevap: Âlimin, ana ve babanın eli öpülür. Başkasının eli öpülmez. Herhangi bir arkadaş ile karşılaşınca elini öpmek haramdır. Kur'ân-ı kerimi, ekmeği öpmek de caizdir.

***
Sual: Hicr etmek yani bazı kimseleri, bazı sözleşmelerden ve işlerden men' etmek câiz olur mu? Akıllı olmayan çocukların yaptıkları sözleşmeler geçerli olur mu?
Cevap: Hicr etmek; Bazı kimseleri, bazı sözleşmelerden ve işlerden men' etmek demektir. Bir çocuk, satın alınan malın mülk olacağını ve satınca mülkten çıkacağını anlarsa, buna (Mümeyyiz), yani akıllı denir. Mümeyyiz olmayan çocukların bütün sözleşmeleri bâtıldır. Mümeyyiz olan çocuğun zararlı olan işlerdeki sözleşmeleri, velisi izin verse de, sahih değildir. Talâk vermesi, köle azad etmesi, birine borçlu olduğunu söylemesi, ödünç, sadaka hediye vermesi böyledir. Faydalı olan işler için sözleşmeleri velisi izin vermese de sahih olur. Hediye, sadaka kabul etmesi, ücret ile yaptığı işin ücretini alması böyledir.

Başkasının vekili olan akıllı çocuğun, vekili olduğu kimsenin malı için ve talâkı için olan sözleri kabul edilir. Zararlı da, faydalı de olabilen sözleşmelerinin sahih olması için, velisinin izin vermesi lâzımdır. Kendi malı ile bey' ve şirâsı böyledir. Bunamış olan ihtiyarlar da, mümeyyiz çocuk gibidir. Alış-verişlerini, velileri isterse kabul, isterse red eder. Bir malı veya canı telef ederlerse, öderler. 

(Hadîka)da dil afetlerinin yirmincisinde diyor ki: (Çocuğun kendi malını kullanması mahcur olduğu gibi, başkasına hizmet etmesi de, ancak velisinin izni ile câiz olur. Bir sabî, bir kabı havuzdan doldursa, sonra tekrar havuza dökse, kimsenin bu havuzdan su içmesi helal olmaz. Çünkü, çocuk, havuzdaki, herkese mubah olan sudan doldurup aldığına malik olur. Bunu havuza dökünce, havuzdaki suya, çocuğun hakkı karışmıştır.

Zengin olan anası, babası ve hiç kimse, bu havuzdan içemez ve kullanamaz. İçebilmeleri ve kullanabilmeleri için, bütün havuzu boşaltarak, tekrar doldurmak veya (Mecelle)nin 1128. ci maddesinde bildirilen (Şirket-i mülk) kısmeti, yani dağılması hükmüne uyularak, havuzdan çocuğun döktüğü su kadar su alıp velisine vermek lâzımdır. Velî kendisine verilen suyu çocuk için kullanır. 

Çocuğun, umumi çeşmeden alıp getirdiği su da böyledir. Velî, çocuğun malını kimseye hediye edemez. Birine hediye etmek isterse, evvelâ bunun kıymeti kadar parayı ona hediye eder. O da, bu para ile çocuğun malını velisinden satın alır. Bu para çocuğun olur. Velî, kendi parası ile, çocuğun kullanması için aldığı şeyleri dilediğine hediye edebilir. Çocuk malını anasına babasına verse, bunların mülkü olmaz. (Tam İlmihal s. 898)

İtikatta ve ibadet olan işlerde bidatler

Sual: İtikatta ve ibadet olan işlerde bidatler aynı mıdır, farklı tarafları nelerdir?

Cevap: Bidat, ikiye ayrılır: İtikatta ve ibadet olan işlerde bidatlerdir. İtikatta olan reformlar, ya ictihad ile yapılır. Yani âyet-i kerimelerden ve hadîs-i şeriflerden çıkarılır. Yahut, akıl ile, düşünce ile beğenilerek yapılır. İctihad yapabilmek için derin âlim, yani (müctehid) olmak lâzımdır. Müctehid, itikat bilgilerinde ictihad yaparken yanılırsa, af olmaz. Suçlu olur. Yanlış anladığı inanılacak şey, dinde açıkça bildirilmiş ve cahillerin bile işitip bildiği, yayılmış bilgilerden ise, bu müctehid ve buna inananlar kâfir olur.

Kâfir olduğu anlaşılan bir kimse, bu küfründen tevbe etmedikçe, mümin ve Müslüman olduğunu söylese ve bütün ömrünü ibadetle geçirse de, küfürden kurtulamaz. Açık bildirilmiş, fakat herkesin işitmemiş olduğu bilgilerden veya açık bildirilmemiş bilgilerden ise, kâfir olmazlar. (Bidat sahibi), (Dalâlet ehli) yani sapık olurlar. Bu yanlış inanışları, katl ve zina gibi büyük günahlardan da daha büyük günahtır. Yetmişiki türlü bidat fırkası bulunacağı ve sapık inanışları sebebiyle hepsinin Cehenneme gidecekleri, hadîs-i şeriflerde bildirilmiştir. (Fâideli Bilgiler s. 435)

***

Sual: "Receb ayında, Allahın sevgili kulları varmış ve Receb ayı boyunca bunlar hiç hareket etmezlermiş" deniyor. Böyle bir şey var mıdır?

Cevap: Bu konuyla alakalı olarak Muhyiddîn Arabî hazretleri Fütû-hât-ı Mekkiyye kitabında şöyle yazmaktadır:

"Allahü teâlânın sevgili kullarından bir grup vardır ki, onlara 'Recebî' derler. Onlar kırk kişidir. Sayıları artmaz ve eksilmez. Receb ayında hiç hareket etmezler. Ayakta duramadıkları gibi, oturamazlar da. Ellerini, ayaklarını ve gözlerini dahi kıpırdatacak kuvveti kendilerinde bulamazlar. Receb ayının ilk günlerinde bu hâl üzere olurlar. Günden güne bu hâlleri hafîfler. Şaban ayı girince, bu hâlleri kalkar. Bazen onlardan bir kısmında bu keşif hâlleri kalıp, bir sene devam eder. Recebîlerden birini gördüm. Onda Rafizilerin durumunu keşfedip görme hâli baki kalmıştı. Tanımadığı bir Rafiziyi domuz şeklinde görür ve 'sen Rafizisin, tövbe et' derdi. O Rafizi tövbe ederse, onu insan suretinde görürdü ve 'sen gerçekten tövbe ettin' derdi. Eğer o kimseyi yine domuz suretinde görürse, 'yalan söylüyorsun, sen tövbe etmedin' derdi.

Bir gün Şafii mezhebinde oldukları ve iyi kimseler olarak tanınan iki kişi huzuruna geldiler. Meğer o iki kişi dıştan iyi görünmelerine rağmen, Rafizi imişler. Hazret-i Ebu Bekir ve hazret-i Osman hakkında yanlış ve kötü düşüncelere sahip imişler. O zat huzuruna gelen bu iki kişiye dışarıya çıkmalarını söyledi. Sebebini sorduklarında, 'ben sizi domuz şeklinde görüyorum' dedi. O iki kimse o anda kalplerinden tövbe ettiler. Bunun üzerine o zat, 'şimdi tövbe ettiniz. Çünkü şu anda sizi insan suretinde görüyorum' dedi. O kimseler buna çok şaştılar ve bozuk itikatlarından tamamen vazgeçtiler."

***

Sual: Bir Müslümana, nafile olarak oruç tutmak mı yoksa İslamiyetin emirlerini öğrenip uymak mı daha faydalıdır?

Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:

"İnsanlar, riyazet çekmek deyince, açlık çekmeyi ve oruç tutmayı anladılar. Hâlbuki, dinimizin emrettiği kadar yemek için dikkat etmek, binlerce sene nafile oruç tutmaktan daha güç ve daha faydalıdır. Bir kimsenin, önündeki yiyeceklerden, dinimizin emrettiği kadar yemesi, fazlasını bırakması, şiddetli bir riyazettir ve diğer riyazetlerden çok üstündür."

Hayat, müşterek midir?

Sual: Zamanımızda boşanmalar, gün geçtikçe artıyor. Hayat müşterektir diyerek, kadınlar her işte çalışmaya zorlanıyor ve bunun neticesinde de evlilik hayatı bitiyor. Bütün bunların sebebi ne olabilir?
Cevap: 
Zaruret olmadan boşayarak evini barkını, yuvayı yıkmak, huzuru, saadeti kaçırmak ve boşadığı kadına mehir parasını ödemek, bir erkek için kolay şey değildir. Kadın, kocasına yemek hazırlayarak, çamaşırını yıkayarak, yırtıklarını dikerek, çocuklara din ve ahlak bilgisi vererek, kocasının rahat ve mesut yaşamasını sağlar. Tatlı sözleri ile kocasını neşelendirir. Hanımını boşayan erkek, bu nimetlerden mahrum kalır. Boşanılan kadının nafakasını vermek, babasına, babası yoksa, zengin akrabasına farz olur.

Görülüyor ki, İslâm dininde, kadın değil, erkek acınacak hâldedir. Kız olsun, dul olsun, evli olmayan fakir kadına babası bakmaya mecburdur. Babası yoksa veya fakirse, zengin akrabası bakacaktır. Müslüman kadının çalışıp kazanmaya ihtiyacı yoktur. İslâm dini, kadının bütün ihtiyaçlarını erkeğin sırtına yüklemiştir. Erkeğin bu ağır yüküne karşılık, mirasın hepsinin yalnız erkeğe verilmesi lazım iken, Allahü teâlâ, kadınlara burada da ihsanda bulunarak, erkek kardeşlerinin yarısı kadar da miras almalarını emir buyurmuştur.

Erkek, hanımını, evin içinde veya dışında çalışmaya zorlayamaz. Kadın arzu ederse ve kocası izin verirse, haram işlemeden çalışması caiz ise de, kazandığı kendi mülkü olur. Hiç kimse, bunları ve mirastan eline geçeni, kadından zorla alamaz. Kendisinin, çocukların ve evin herhangi bir ihtiyacına sarf etmesi için de zorlanamaz. Bunların hepsini erkeğin alıp getirmesi farzdır.

Zamanımızda bazı memleketlerde, kadın da, erkeklerle birlikte, boğaz tokluğuna, en ağır işlerde zorla çalıştırılıyor. Hayat müşterektir denilerek, kadınlar da, fabrikalarda, tarlalarda, ticarette, erkekler gibi çalışıyorlar. Çoğunun evlendiklerine pişman oldukları, mahkemelerin boşanma davaları ile dolu olduğu, günlük gazetelerde sık sık görülmektedir. Kadınlar, İslâm dininin kendilerine verdiği kıymeti, rahatı, huzuru, hürriyeti ve boşanma hakkına malik olduklarını bilmiş olsalar, bütün dünya kadınları, hemen Müslüman olurlar ve İslâmiyetin her memlekete yayılması için çalışırlar.

***
Sual: Kıbleyi hesapla bulmak ve namaz vakitlerini takvim ile anlamak câiz midir? Kıble hesapla anlaşılamazsa ne yapmak gerekir?
Cevap: 
Ramazan-ı şerifin başlamasını hesap ile, takvim ile önceden anlamak câiz olmaz ise de, kıbleyi hesap ile, kutup yıldızı, pusula ile ve namaz vakitlerini astronomik hesaplarla hazırlanan takvimden anlamak câizdir. Çünkü hesap ve âlet ile, tamam bulunmasa da, çok zan elde edilir. Kıble ve namaz vakitleri, fazla zan ile kabul olur.

Mihrap bulunmayan, hesap, yıldız gibi şeylerle de anlaşılamayan yerlerde, kıbleyi bilen, salih Müslümanlara sormak lâzımdır. Kâfire, fasıka ve çocuklara sorulmaz. Kâfire, fasıka, muamelatta inanılırsa da, diyânâtta yani ibadetlerde inanılmaz. Kıbleyi bilen kimseyi aramağa, lüzum yoktur. Kendisi araştırır. Karar verdiği cihete doğru kılar. Sonradan, yanlış olduğunu anlarsa, namazı iade etmez. Kıble cihetini anlamak için, güneş gören bir yere bir çubuk dikilir. Yahut, bir ipin ucuna anahtar, taş gibi bir şey bağlanıp sarkıtılır. O günkü takvim yaprağında yazılı (Kıble saati) vaktinde, çubuğun, ipin gölgeleri, kıble istikâmetini, güneşin bulunduğu yer de, kıble cihetini gösterir. Güneş, gölgenin kıble tarafındadır. (Tam İlmihal s. 172)

Radyo dinlemek, televizyona bakmak


Sual: Radyo dinlemenin, televizyona bakmanın, filim izlemenin dinimiz açısından herhangi bir mahzuru var mıdır?

Cevap: Radyo, sinema, televizyon, birer neşir, yayın vasıtasıdır. Kitap, gazete, dergi gibidir. Bunlar, tabanca gibi, birer vasıta, birer alettir. Tabancayı, kabahatsiz, günahsız, zararsız bir kimseye karşı kullanmak günahtır. Harpte, düşmana karşı kullanmak ise, çok sevaptır. Görülüyor ki, tabanca kullanmak, hep günahtır demek veya her zaman sevaptır diye kestirip atmak, doğru değildir. Bunun gibi, radyo ve filimler, iyi insanlar tarafından hazırlanır, Allahü teâlânın beğendiği şeyleri bildirir, İslâmiyetin faydalarını, ahlak, ticaret, sanat, fabrikaların çalışması, tarih olayları, askerlik gibi din ve dünya bilgileri verirse, böyle radyoyu dinlemek, böyle filmleri ve televizyonları görmek, seyretmek günah olmaz, mubah olur. Faydalı kitap ve dergi okumak gibi, her Müslümana lazım olur. Fakat bunlar, din düşmanları, ahlaksızlar tarafından hazırlanır, haram, çirkin, şarkılar, çalgılar bulunursa ve zararlı şeylerin propagandası yapılırsa, böyle radyoları dinlemek, televizyonları görmek ve böyle filim gösterilen sinemalara gitmek caiz olmaz. Böyle olan gazete ve kitapları, romanları okumak gibi, haram olur. Hadîka ve Berîkada deniyor ki:

"Def, tanbur ve her nevi, çeşit çalgıyı evinde, dükkanında bulundurmak, kendisi kullanmasa bile, satmak, hediye, ariyet, kiraya vermek günahtır."

Mubah ile günah karışık olursa ve radyoda, televizyonda, filimde veya bunların görüldüğü, dinlenildiği yerde, haram şeyler varsa, günaha girmemek için mubahı, hatta sevabı terk etmek lazım olur. Nitekim, müminin davetine gitmek sünnet olduğu halde, haram bulunan davete gitmemeli, haramdan, mekruhtan sakınmak için sünneti terk etmelidir.

***

Sual: Bazı camilerde, çocuklara yüksek sesle Kur'an okutuyorlar ve o anda orada namaz kılanlar da şaşırıyorlar. Bunlara müdahale etmek gerekmez mi?

Cevap: Bu konuda İbni Hacer-i Mekkî hazretleri, Fetâvâ-yı kübrâ kitabında buyuruyor ki:

"Camide Kur'ân-ı kerim okumak büyük kurbettir. Yüksek sesle okuyup, namaz kılanları şaşırtan çocukları susturmak lazımdır. Hocaları susturmazsa, yetkililer çocukları da, hocalarını da camiden çıkarmalıdır."

***

Sual: Bir kimsenin, yaptığı ibadetleri başkalarına göstermekten veya onların duymasından haya etmesi, utanması doğru bir şey midir?

Cevap: İbadetlerini başkalarına göstermekten haya etmek, utanmak caiz değildir. Haya, günahlarını, kabahatlerini göstermemeye denir. Bunun için, vaaz vermekten, ilmihal kitabı yazmaktan, satmaktan, imamlık, müezzinlik yapmaktan, Kur'ân-ı kerim okumaktan haya etmek caiz değildir.

(Haya imandandır) hadis-i şerifindeki haya, kötü, günah şeyleri göstermekten utanmak demektir. Müminin, önce Allahü teâlâdan haya etmesi lazımdır. Bunun için, ibadetlerini ihlas ile yapmalıdır.

***

Sual: Günah işlemeyi, insanların ayıplamalarından korkulduğu için mi yoksa Allah için mi terk etmelidir?

Cevap: Günah işleyecek kimsenin, bu günahtan vaz geçmesi, ya Allahü teâlâdan korktuğu veya insanlardan haya ettiği, utandığı yahut da başkalarının yapmasına sebep olmamak için olur. Allahü teâlâdan korkarak terk etmenin alameti, o günahı gizli olarak da işlememektir. İnsanlardan haya etmek, utanmak, onların kötülemelerinden korkmak demektir. Başkalarının günah işlemelerine sebep olmak, yalnız yapmaktan daha çok günahtır. Başkalarının bu günahı işlemelerinin günahları da, kıyamete kadar bunlara sebep olana yazılır. Bir hadis-i şerifde;

(İnsan günahını dünyada gizlerse, Allahü teâlâda, kıyamet günü, bu günahı kullarından saklar) buyuruldu.

Herkese vera sahibi olduğunu bildirmek için, günahını saklamak ve gizli olarak devam etmek, riya olur.

***

Sual: Başkaları günah işlemesin diye, onların hatırı için, sünnetleri, müstehapları terk etmek uygun olur mu?

Cevap: Başkalarının günaha girmemeleri için, bir kimsenin mubahları terk etmesi iyi olur. Fakat sünnetleri, hatta müstehapları terk etmesi caiz olmaz. Mesela gıybet yapmamaları için, misvak kullanmayı terk etmek iyi olmaz.

***

Sual: Yolda yürürken, ayağımız, giydiğimiz mestten biraz çıksa, abdest bozulmuş olur mu?

Cevap: Ayağın topuğu, mestin topuğundan çıkınca, mest ayaktan çıktı sayılır. Fakat ekseri kitaplar, ayağın yarıdan fazlası, mestin topuk kemikleri hizasından yukarı çıkmadıkça, ayaktan çıktı sayılmaz diyor. Buna göre, mest geniş olup, yürürken, topuğu mestten çıkıp, giren kimsenin meshi caiz olur. Yürürken abdesti bozulmaz.