BREAKING NEWS
Yaşam

728x90

header-ad

468x60

header-ad

Son yazılarımız

Uykudaki sevab ve günah

Uykudaki sevab ve günah

Sual: Uykudayken de yazılan sevab ve günahlar var mıdır?

CEVAP
Evet, vardır. Üç hadis-i şerif meali şöyledir:

(Oruçlunun susması tesbih, uykusu ibadettir.) [Deylemi]

(Abdestli olarak yatan, uykudayken, gündüz saim [oruçlu], gece kaim [gece uyanıp ibadet eden] gibi sevaba kavuşur.) [Deylemi]

(Âlimlerin uykusu ibadettir.) [İ. Gazali]

Ölü gibi yatan, Allahü teâlânın lutfüyle, uyurken de sevab kazanıyor. Uykuda insana günah yazılmaz; çünkü şuurlu olarak bir günah işlemiyor. Bir hadis-i şerif meali: (Şu üç kişiden kalem kaldırıldı: Uyuyan uyanana, çocuk büluğa erene ve deli olan iyileşinceye kadar.) [Ebu Davud]

Şartsız bildirilen bu hadis-i şerife bakınca, uyurken sevab da yazılmadığı anlaşılır; çünkü kalem kalktı deniyor. Ölenin defteri de kapanır, artık sevab günah yazılmaz; ama bunun da uyku gibi istisnaları vardır. İki hadis-i şerif meali şöyledir:

(Bir mümin ölünce amel defteri kapanır. Ancak şu üçü bundan müstesnadır: Sadaka-i cariye, faydalı ilim ve kendisine dua eden salih evlat bırakan.) [Buhari]

(Bir sünnet-i hasene çıkarana [iyi bir çığır açana], onun sevabı ve kıyamete kadar onunla amel edenlerin sevabı kadar sevab yazılır. Sünnet-i seyyie çıkarana [kötü bir çığır açana] da, onun günahı ve kıyamete kadar onu işleyenlerin günahı kadar günah yazılır.) [Müslim]

Uykuda sevab ve günah yazılanlar olduğu gibi, ölünce de sevab ve günahı devam edenler oluyor. Uyuyan da, çocuk, deli ve ölü gibi günah işlemiş olmaz; ancak gücü yeterken borcunu ödememişse, işlediği zulmün günahı uykudayken de yazılır; çünkü gücü yeterken borcunu ödememek zulümdür. Bir hadis-i şerifte, (Zenginin [ödeme imkânı olanın] borcunu ödemeyip, oyalaması zulümdür) buyuruldu. (Buhari)

Uyurken zulüm kalkmadığı gibi, eskiden işlediğimiz günahlar da silinmez. Günahlarımız, uyurken de, uyanıkken de devam eder. Malı olduğu halde, borcunu ödemeyi bir saat geciktiren, zalim ve asi olur. Namaz kılarken de, oruç tutarken de, uykuda da, yani her an lanet altında bulunur. Borç ödememek öyle bir günahtır ki, uykuda bile durmadan yazılır. (Bey' ve şira risalesi şerhi)

Buradaki incelik: Uyuyan, uyurken günah işlediği için değil, daha önce borcunu, imkânı varken ödemediği için günah yazılıyor. Uykudayken yaptığı bir şey yazılmıyor, eski günahı devam ediyor.

İnsanların bütün işlerini yaratan

Sual: Kainatta yaratılmış olan her şey, belli bir sebeple yaratılmaktadır deniyor. İnsanların yakmak için kullandıkları ateş de bu sebepler zincirinden birisi midir?

Cevap: İnsanların iyi ve kötü bütün işlerini, Müslüman olmalarını, küfürlerini, istekli ve isteksiz bütün işlerini, Allahü teâlâ yaratmaktadır. Yaratan, yapan yalnız Allahü teâlâdır. Sebeplerin meydana getirdiği her şeyi yaratan da Odur. Her şeyi belli bir sebep ile yaratmaktadır.

Mesela, ateş yakıcıdır. Halbuki, yakan Allahü teâlâdır. Ateşin, yakmakta hiçbir ilgisi yoktur. Fakat, adeti şöyledir ki, bir şeye ateş dokunmadıkça, yakmayı yaratmaz. Ateş, tutuşma sıcaklığına kadar ısıtmaktan başka bir şey yapmaz. Organik cisimlerin yapısında bulunan karbona, hidrojene, oksijenle birleşmek ilgisi veren, elektron alış-verişlerini sağlayan, ateş değildir. Doğruyu göremeyenler, bunları ateş yapıyor sanır. Yakan, yanma tepkisini yapan, ateş değildir. Oksijen de değildir. Isı da değildir. Elektron alış-verişi de değildir. Yakan, yalnız Allahü teâlâdır. Bunların hepsini, yanmak için sebep olarak yaratmıştır. Bilgisi olmayan kimse, ateş yakıyor sanır.

İlk okulu bitiren bir kimse, ateş yakıyor sözünü beğenmez. Hava yakıyor der. Orta okulu bitiren de, bunu kabul etmez. Havadaki oksijen yakıyor der. Liseyi bitiren, yakıcılık oksijene mahsus değildir. Her elektron çeken element yakıcıdır der. Üniversiteli ise, madde ile birlikte enerjiyi de hesaba katar.

Görülüyor ki, ilim ilerledikçe, işin içyüzüne yaklaşılmakta, sebep sanılan şeylerin arkasında, daha nice sebeplerin bulunduğu anlaşılmaktadır. İlmin, fennin en yüksek derecesinde bulunan, hakikatleri tam gören Peygamberler ve O büyüklerin izinde giderek, ilim deryalarından damlalara kavuşan İslâm âlimleri, bugün yakıcı, yapıcı sanılan şeylerin, aciz, zavallı birer vasıta, birer sebep ve mahluk olduklarını, hakiki yapıcının, yaratıcının sebepler değil, Allahü teâlâ olduğunu bildiriyor. Yakıcı, Allahü teâlâdır. Ateşsiz de yakar. Fakat, ateş ile yakmak adetidir. Yakmak istemezse, ateş içinde de yakmaz. İbrahim aleyhisselamı ateşte yakmadı. Onu çok sevdiği için, adetini bozdu. Nitekim ateşin yakmasını önleyen maddeler de yaratmıştır. Bu maddeleri, kimyagerler bulmaktadır.

***

Sual: Zamanımızda, kendimizin ve çocuklarımızın Müslüman olmaları ve Müslüman olarak kalabilmeleri için ne yapmak lazımdır?

Cevap: Ehl-i sünnet itikadını ve ilm-i hâlini öğrenmeyen ve çocuklarına öğretmeyenler, Müslümanlıktan ayrılmak, küfür felaketine düşmek tehlikesindedir. Böyle kimselerin duaları zaten kabul olmaz ki, küfürden korunabilsinler. Resûlullah efendimiz buyurdu ki:

(İlim bulunan yerde Müslümanlık vardır. İlim bulunmayan yerde Müslümanlık kalmaz.)

Ölmemek için, yemek, içmek lazım olduğu gibi, kafirlere aldanmamak, dinden çıkmamak için de, dinini, imanını öğrenmek lazımdır. Ecdadımız, her zaman toplanırlar, ilmihâl kitaplarını okurlar, dinlerini öğrenirlerdi. Ancak, böyle Müslüman kaldılar. İslâmiyetin zevkini aldılar. Bu saadet ışığını bizlere, doğru olarak ulaştırabildiler. Bizim de Müslüman kalmamız, yavrularımızı içimizdeki ve dışımızdaki din düşmanlarına kaptırmamamız için, birinci ve en lüzumlu çare, her şeyden önce Ehl-i sünnet âlimlerinin hazırladığı ilmihâl kitaplarını okumak ve öğrenmektir. Çocuğunun Müslüman olmasını isteyen ana-baba, çocuğuna Kur'ân öğretmelidir. Fırsat elde iken okuyalım, öğrenelim ve çocuklarımıza, sözümüzü dinleyenlere öğretelim! Mektebe gittikten sonra öğrenmeleri güç olur. Hatta imkansız olur. Felaket gelince, ah etmek fayda vermez. İslâm düşmanlarının, zındıkların, tatlı, yaldızlı kitaplarına, gazetelerine, dergi, televizyon ve radyolarına, filmlerine aldanmamalıdır.

***

Sual: Zındık kelimesinin anlamı nedir ve kimler için kullanılır ve kimlere zındık denir?

Cevap: Hiçbir dine inanmayan fakat Müslüman görünüp İslâm düşmanı olanlara zındık denir. Bu konuda İbni Âbidînde buyuruluyor ki:

"Hiçbir dine inanmadığı halde, Müslüman görünüp, küfre sebep olan şeyleri Müslümanlıkmış gibi anlatarak, Müslümanları dinden çıkarmaya çalışan sinsi kafirlere Zındık denir.

***

Sual: İmanının gittiği kesin olarak bilinmeyen bir kimseye kafir denebilir mi ve lanet edilebilir mi?

Cevap: Namaz kılan bir kimsenin, küfür olan bir şeyi, açık olarak ve zaruretsiz söyleyerek veya kullanarak, kafir olduğu anlaşılmadıkça, başkalarına uyarak, buna kafir demek caiz olmaz. Kafir olarak öldüğü bilinmedikçe lanet edilmez. Zaten kafire dahi lanet etmek caiz değildir.


Dünya mücadele yeridir

Dünya mücadele yeridir

Sual: Dünya mücadele yeridir, her şeyle mücadele şarttır denilmektedir. Gerçekten böyle midir?

Cevap: Dünya mücadele yeridir sözü doğru bir sözdür. İnsan, yazın şiddetli sıcak ile, kışın karlı havada dondurucu soğuklar gibi, tabiat kuvvetlerine ve kötü kimselerin hile ve iftiralarına karşı manevi silahlarla ve maddi saldırılarına karşı mücadele hâlindedir. Düşmanla mücadele için, önce düşmanı iyi tanımak lazımdır. Yoksa, kendimizi koruyacağız derken, dostumuza zarar verebiliriz. İnsanın rahat yaşaması için, lazım olan şeylere mal ve mülk denir. İğneden, iplikten, eve, apartmana kadar, her şey maldır. 

Allahü teâlâ, bazı kimselere ve topluluklara, bazı malları kullanmak için, izin vermiştir. Bu mallar ve çocukları, komşuları, akrabaları, o kimsenin faydalandığı şeyler olur. Herkes malını, Allahü teâlânın izin verdiği kadar kullanır. Fazlasını kullanmak ve başkasının mülkünü kullanmak caiz değildir. Zira; "Mala, mülke olma mağrur, deme var mı ben gibi?/Bir muhalif yel eser, savurur harman gibi!" sözü meşhurdur. Haram yoldan gelen mala, mülke dünya denilmektedir. Dünya yani haram ve mekruhlar zararlıdır. Bir şeyin faydalı, zararlı olduğu, kitaplarda başka türlü bildirilmektedir. Bunların  doğrusu, Allahü teâlânın bildirdiğidir.

***

Sual: Evlenirken, hem kanuni işlemleri, hem de dinin emrettiklerini yerine getirmek şart mıdır?

Cevap: Evlenirken dinin emrettiği nikâh akdini yapmakla, Allahü teâlânın emri yerine getirilmiş olur. Kanuna uygun evlenmeyen, suç işlemiş olur. Dinî nikâh akdi yapmayan, günah işlemiş olur. Bunlara aldırış etmeyenin cezası, kat kat çok olur. Müslüman, suç ve günah işlememelidir. Suç işleyerek cezaya çarpılmak da günahtır.

***

Sual: Kalbini, inkâr ve günah kirlerinden temizlemeyen, Cehenneme mi gider?

Cevap: Kim olursa olsun, nefsine uyan, kalbi bozuk olan Cehenneme gidecektir. Her mümin, nefsin yaratılışındaki küfrü ve günahları temizlemek için, çokça 'Lâ ilâhe illallah' ve kalbini nefisten, şeytandan, kötü arkadaşlardan ve zararlı bozuk kitaplardan gelmiş olan küfürden, günahlardan kurtulmak için 'Estağfirullah' okumalıdır. İslamiyete uyanın duaları muhakkak kabul olur. Namaz kılmayanın, haram yiyip içenin İslamiyete uymadığı anlaşılır. Bunların duası kabul olmaz.

***

Sual: Bir kalpte iman bulunduğuna alâmet nedir, Peygamber efendimizin anne ve babasının kâfir olduğunu söyleyenler hakkında ne söylenebilir?

Cevap: Çok şaşılır ki, zamanımızda da İslâm âlimi olarak tanınan, fakat yetmişiki fırkanın en zararlısı (İsmailiyye) ağzı ile konuşan zavallılar görülmektedir. Peygamber efendimizin "aleyhisselâm" annelerinin ve babalarının kâfir olduğunu ve Peygamber efendimizin "aleyhisselâm" nübüvveti tebliğden önce putlara kurban kestiğini söyleyerek, vesika olarak da bazı Şii kitaplarını göstererek ve bunlar gibi nice yıkıcı yazılarla temiz gençleri aldatmağa, zehirlemeğe çalışmaktadırlar. Böylece bozguncuların maksadı; İslâm dinini baltalamak, gençlerin imanını çalmak, onlara küfrü bulaştırmak olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Hadîs-i şerifte: (Kur'ân-ı kerime kendi aklı ile mana veren kâfir olur), buyuruldu. Din âlimleri edepli idi. Dikkatli konuşurlardı ve yazarlardı. Yanlış bir şey söylemeyeyim diye, çok düşünürlerdi. Ulu orta konuşmak, İslâmiyeti (Edille-i şer'ıyye)den, yani dört ana kaynaktan alarak değil de, kendi yanlış görüşleri ile ve bozuk düşünceleri ile anlatmağa kalkışmak, değil bir İslâm âliminin, herhangi bir Müslümanın bile yapacağı şey değildir. Peygamberimizin "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" ve Eshâb-ı kiramın "rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma'în" büyüklüğünü anlamayan cahillerin, itikadı zedeleyen yıkıcı sözlerini ve yazılarını öldürücü zehir bilmeliyiz.

Allahü teâlâ, kalplerimizde, sevdiklerinin sevgisini arttırsın. Düşmanlarını sevmek felâketine düşürmesin! Bir kalpte iman bulunduğuna alâmet, Allahü teâlânın sevdiklerini sevmek, sevmediklerini sevmemektir.] (İslâm Ahlâkı s. 183)

Baba evladının iyiliğini ister

Baba evladının iyiliğini ister

Sual: Babam namaz kılmam hususunda aşırı nasihat ediyor. Kendisi ise her şeyi tam yapmıyor. Ne yapmalıyım?
CEVAP
Babanızı şikayet ediyorsunuz. Bizim yazmamızla babanız hemen düzelmez. Şikayetlerde her iki tarafı da dinlemek gerekir. Sizin anlattığınıza göre, babanızın yaptıklarının bir kısmı normal değildir. Fakat namaz kılmanız için gösterdiği gayreti ayıplamamak gerekir. Her müslüman babanın yapması gerekeni yapıyor. Allahü teâlânın emrini hatırlatana kızılır mı? Kendisi yapamasa bile, hakkı tavsiye eden bir müslümanı ayıplamak doğru değildir.

O sizin iyiliğiniz için çalışmakta, sizi namaza ısındırmaya uğraşmaktadır. Böyle babanın eli öpülür.

Baba zalim de olsa, ona karşı gelmek, onunla sert konuşmak, onu üzmek caiz değildir. Ana-babası günah işleyen çocuk, bunlara bir defa nasihat eder. Kabul etmezlerse, susar. Onlara dua eder.

Namazın önemi çok büyüktür. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Namazın dindeki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir.) [Taberani]

(Kıyamette kulun ilk sorguya çekileceği ibadet, namazdır. Namazı düzgün ise, diğer amelleri kabul edilir. Namazı düzgün değilse, hiçbir ameli kabul edilmez.) [Taberani]

(Namazı doğru kılanın, ağaçtan yaprakların döküldüğü gibi günahları dökülür.) [İ.Ahmed]

(Allahü teâlâ buyuruyor ki, "Söz veriyorum ki, namazlarını vaktinde, doğru olarak kılana azap etmem, onu sorgu-suale çekmeden Cennete koyarım") [Hakim]

(Her Peygamberin ümmetine son nefeste vasiyeti namazdır.)[Gunye]

Namaz kılmak böyle büyük bir ibadet olduğu için terk edilmesi de çok büyük günahtır. Hanbeli'de namazı terk eden küfre düştüğü için, Şafii ve Maliki'de büyük günah işlediği için ceza olarak katli gerektiği fıkıh kitaplarında yazılıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Namaz dinin direğidir, terk eden dinini yıkmış olur.) [Beyheki]

(Namaz kılmayanın dini yoktur.) [İbni Nasr]

(Namaz kılan, kıyamette kurtulacak, kılmayan perişan olur.)[Taberani]

(Namaz kılmayan, kıyamette, Allahü teâlâyı kızgın olarak bulur.)[Bezzar]

(Namazı kasten bırakanın ibadetleri kabul olmaz ve namaza başlayana kadar Allahü teâlânın himayesinden uzak kalır.) [Ebu Nuaym]

(Beş vakit namazı kasten, mazeretsiz terk eden, Allah'ın hıfz ve emanından mahrum olur.) [İbni Mace]

(Bizimle kâfir arasındaki fark namazdır. Namazı terk eden kâfir olur.) [Nesai]

Yukarıdaki hadis-i şerifleri, Ehl-i sünnet âlimleri şöyle açıklamışlardır:
Dinimizde en büyük günahı işleyen kâfir olmaz. Bunun için namaz kılmayana kâfir denmez. Fakat namaz, çok önemli bir ibadet olduğu için, namaz kılmayanın imanla ölmesi çok zayıf bir ihtimaldir. Namaz kılmayanın kalbi kararır, diğer günahları işlemekten çekinmez. Bazı âlimler, namaz kılmayanın kâfir olacağını bildirmişlerdir. Bu bakımdan her ne şart altında olursa olsun muhakkak namazı kılmalı!

(Sor kurtul!) deniyor. Her şeyi mi sormak gerekiyor?

(Sor kurtul!) deniyor. Her şeyi mi sormak gerekiyor?

Sual: (Sor kurtul!) deniyor. Bilinen, faydalı ve iyi şeyleri de mi sormak gerekiyor?

CEVAP
Evet bilinen, faydalı ve iyi şeyleri de sormak gerekir. İstişare demek, mubah şeyleri yapayım mı, yapmayayım mı diye sormaktır. İstişare çok önemlidir. Kur'an-ı kerimde iyiler övülürken, (İstişare ederek iş yaparlar) buyuruluyor. (Şura 38)

Dinimizde üç beş kişi bir araya gelince, birini emîr yani başkan seçmek sünnettir. Emire tâbi olmak ise vacib yani farzdır. Emir seçilen kimse diğerlerinden üstün olmayabilir. Üstün olması şart değildir, çünkü Peygamber efendimizden üstün hiç kimse yoktu. Ama Allahü teâlâ ona, (Yapacağın işi önce meşveret et!) buyuruyor. (Al-i İmran 159)

Danışılacak kimsenin, insanların hâlini, zamanın ve ülkenin şartlarını bilmesi gerekir. Bundan başka, aklı, fikri kuvvetli, ileriyi gören ve hatta sıhhati yerinde olan kimselerle istişare edilir. Böyle vasıflara haiz olmayan kimselerle istişare etmek günah olur. Peygamber efendimiz, Eshabı ile istişare eder, bazen bir iş için, akıl, takva, hikmet ve tecrübe sahibi on kişiye danışırdı

Mubah olan her işimizi emîre danışmalıyız. Özellikle evlilik, eğitim, ev ve araba almak gibi işlerimizi mutlaka danışmalı, verilen cevaba göre hareket etmeli. En basiti, bir ayakkabı alırken bile, hangi mağazadan almalıyım, rengi, biçimi ne olmalı diye sormanın bile mahzuru olmaz. Sormakla onu rahatsız etmiş olmayız. Kendimizi soru sormaya alıştırmalıyız. Ev alacaksak ev almanın uygun olup olmayacağını, uygunsa hangi şehirden, hangi mahalleden almak gerektiğini sormalı. Evlenirken hiçbir şart ileri sürmeden kimi uygun görürse onunla evlenmeli. Eğer sorup da cevaba uygun hareket edilmeyecekse hiç sormamak, daha az hatalı olur.

Emîr olan, sorulan sorulara, soranın âhiretini düşünerek cevap verir. (Soran Allah rızası için sorar, cevap veren de Allah rızası için cevap verirse, cevap yanlış görünse de, Allahü teâlâ onu hayra çevirir) buyuruluyor. Onun için istişaresiz iş yapmamalıdır.

Kıraat unutulsa

Sual: Bir kimse, kıraati yani Fâtiha ile zamm-ı sûreyi unutup rükûa gitse, secdeye giderken hatırlasa secde-i sehv ile kurtulur mu?
CEVAP
Kıraat farzdır. Secde-i sehv ile tamamlanmaz. Fâtiha veya zammı sûreden biri unutulsa idi, secde-i sehv ile namaz tamamlanırdı. İkisi de okunmayınca farz terk edilmiş olur. Secdeye giderken doğrulup Fâtiha ve zammı sûreyi okur, rükûu tekrar yapar, namazda tertip, yani sıraya riayet etmek farz olduğu için, önce yaptığı rükû geçersiz olur. Namaz sonunda da secde-i sehv yapar. (Hindiyye)

Fâtiha'dan bir âyet unutmak

Sual: Fatiha'nın son âyetini okumayı unutan kimsenin secde-i sehv yapması gerekir mi?
CEVAP
Fâtiha'nın çoğunu okur da, azını unutursa, secde-i sehv yapması gerekmez, fakat yarıdan fazlasını okumayı unutsa secde-i sehv gerekir. (Hindiyye)

Bendeki haklarını affet demek

Bendeki haklarını affet demek
Sual: Bende, mali, nefsi, ırzi ve mahremî gibi çeşitli hakları olan bir kişiye, bu hakları teker teker saymadan, (Bana bütün haklarını helal ettin mi) desem, o da, (Evet hepsini helal ettim) dese, haktan kurtulur muyum?
CEVAP
Evet, kurtulursunuz. Muteber kitaplarda bildiriliyor ki:

Helalleşirken günahı bildirmeyip, bendeki haklarını affet demek, caizdir. (İslam Ahlakı)

Bir kimse, diğerine, (Benim üzerimdeki bütün haklarını bana helal et) dese, o da (helal ettim) derse, bütün haklarını helal etmiş olur. Şayet hak sahibi, o şahsın üzerinde bulunan haklarını biliyorsa, hem hükmen, hem de diyaneten, teklif sahibi olan şahıs, bunlardan kurtulur. Şayet bilmiyorsa, bütün âlimlere göre, hükmen kurtulur; fakat diyanet yönüne gelince, İmam-ı Ebu Yusuf'a göre, bundan da kurtulur. Fetva da böyledir. Hulâsa'da da böyle bildiriliyor. (Fetava-i Hindiyye -helâlleşmekle ilgili meseleler)

Bir kimseye, (Bütün haklarını helal et) dense, o da (Helal ettim) dese, bu hakların ne olduğunu bilmese de, İmam-ı Ebu Yusuf'a göre helal etmiş olur. Fetva da böyledir. Çünkü, müphem, yani bilinmeyen haklar için, helalleşme bu ümmete mahsustur. (Berika)

Kişinin gizlemeye çalıştığı bir ayıbını söylemek uygun olmaz. Ancak üstü kapalı olarak, bu konularda ondan helallik talebinde bulunur. Eğer gıybeti ona bildirmek fitneye sebep olacaksa, o zaman onun için Allahü teâlâdan af talebinde bulunur. Meçhul hakları ibra etmenin, biz Hanefilere göre caiz olması, buna delildir.(Redd-ül muhtar)

Ticarette ırk, din farkı olmaz

Ticarette ırk, din farkı olmaz

Sual: Ticaretle uğraşıyor, ithalat ve ihracat yapıyorum. Müşteriler içerisinde her milletten insan var. İngilizlerle Yahudilerle ticaret yapılması uygun değil deniyor. Böyle bir şey var mı?
CEVAP
Öyle bir şey yok. Dinimizde, ticarette ırk ve din ayrımı yoktur. Her milletten, her dinden insanlarla alış veriş yapmakta, hatta onların işinde çalışmakta mahzur yoktur.

Tarih boyunca Müslüman ülkelerdeki gayri müslimler, İslam devletinin himayesinde gayet rahat idiler. Onların ne dinine karışılıyor, ne de ibadet etmelerine mani olunuyordu. İstedikleri sanat ve ticaret ile serbestçe uğraşıyorlardı.

Dinimiz, ilmi, sanatı, ticareti, ziraatı emretmiştir. Bir âyet-i kerime meali:

(Allah, alış verişi helal, faizi haram kıldı.) [Bekara 275]

Dâr-ül-harbde, bir müslümanın, kazanmak şartı ile, kumar, faiz ve sigorta yolu ile, para kazanmasının caiz olduğu, (Kuduri, Cevhere, Vikâye, Hindiyye, Mebsut, Dürr-ül-muhtâr, Redd-ül-muhtâr) gibi muteber eserlerde yazılıdır. Aynı husus Mecma'ul-enhür ve Dürer'de de, (Lâ ribâ beynel müslimi vel harbiyyi fi daril harbi = Dâr-ül-harbde, müslüman ile kâfir arasında faiz yoktur) hadis-i şerifi ile bildirilmektedir. Çünkü, onların malını rızaları ile almak mubahtır. Ama mallarına saldırmak, zorla almak caiz değildir.

Kilise tamirinde çalışmak da mekruh değildir. Zira, bu işin kendisi günah değildir. (Bezzaziyye)

İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:

Ücretle kâfirin şarabını taşımak, domuz çobanlığı yapmak, kilise tamir etmek ve Hıristiyan'a zünnar [papaz kuşağı] gibi küfür alametlerini satmak imam-ı a'zama göre caizdir. (Redd-ül muhtar)

Eski hak dinlerde de kâfir ülkesinde çalışmak ve kâfire hizmet yasak değil idi. Dinimizde de yasak değildir. Şimdiki Müslümanların Avrupa'ya çalışmaya gitmesi gibi, Mekke müslümanları da Habeşistan'a hicret etmişler, orada gayri müslimlerin işlerinde çalışmışlardı.

Yusuf aleyhisselam, Peygamber olduğu halde, kulların sıkıntıda olduğunu görüp, hükümet reisi kâfir iken, ona giderek vazife istedi. Böylece, insanlara hizmet etti. O halde, kullara hizmet edeceğini bilen ve bunu kendinden başka yapacak kimsenin bulunmadığını gören, bu vazifeye bir zâlimin geçmesini önlemek ve Müslümanlara hizmet etmek için, kâfir olan âmirden bile vazife istemelidir.

Peygamber efendimiz vefat ettiği zaman, bir demir zırh ceketi, otuz kilo arpa için, bir Yahudi'de rehin bırakılmış bulundu. Hazret-i Ali de vefat ederken, dünya malı olarak, geride Düldül adındaki, Resulullah efendimizden kalan katırı ile, Zülfikar adındaki kılıcı ve mübarek gömleği kalmıştı. Bunlar da, bir Yahudi'de rehin, yani ipotek idi.

Kâfirlerin yaptığı malları, ürettiği gıdaları, elbiseleri kullanmakta veya onlarla ticaret yapmakta bir sakınca yoktur. Başta Peygamber efendimiz olmak üzere, eshabı kiram ve 14 asır boyunca âlimiyle evliyasıyla bütün Müslümanlar kâfirlerle ticaret yapmışlardır.

Resûlullah efendimizin üç türlü vazifesi vardı

Sual: Peygamber efendimizin vazifesi, sadece insanlara tebliğde bulunmak mı idi?

Cevap: Bu konuda, İslâm alimlerinin büyüklerinden olan seyyid Abdülhakim Arvâsî hazretleri buyuruyor ki:

"Resûlullah efendimizin üç türlü vazifesi vardı:

Birincisi; iman edilecek bilgileri ve fıkıh hükümlerini bütün insanlara tebliğ etmek, bildirmek idi. Fıkıh hükümleri, yapılması emir veya yasak edilen işlerdir.

İkinci vazifesi; Allahü teâlânın zatına ve sıfatlarına ait marifetleri, yalnız ümmetinin yüksek olanlarının kalplerine akıtmaktır.

Üçüncü vazifesi; fıkıh hükümlerini, nasihat ile yapmayanlara, kuvvet kullanarak yaptırmaktır.

Resûlullah efendimizden sonra dört halifeden her biri, bu üç vazifeyi tam olarak başardı. Daha sonra bu üç vazifeyi, bir kişi yapamaz oldu. İmanı ve fıkıh hükümlerini bildirmek vazifesi, din imamlarına, yani müctehidlere verildi. İkinci vazife, yani dileyen Müslümanları, Kur'ân-ı kerimin manevi ahkamına kavuşturmak, Ehl-i beytin oniki imamına ve tasavvuf büyüklerine verildi. Cüneyd-i Bağdâdî ve Sırrî-yi Sekatî hazretleri bunlardandır.

Ehl-i sünnet âlimleri, Resûlullah efendimizin bu ikinci vazifesini oniki imamdan öğrenerek, tasavvuf ilmini meydana getirdiler. Görülüyor ki, oniki imam Ehl-i sünnetin imamlarıdır. Ehl-i beyti seven ve oniki imamın yolunda olanlar Ehl-i sünnettir. İslâm alimi olabilmek için, Resûlullah efendimizin bu iki vazifesinde, kendisinin varisi olması lazımdır.

Üçüncü vazife; yani dinin hükümlerini kuvvet ile yaptırmak işi, sultanlara yani devlet adamlarına verildi.

Birinci sınıfın kısımlarına Mezhep, ikincisinin kısımlarına Tarikat, üçüncüsüne de Kanun denildi. İmanı bildiren mezheplere İtikatta mezhep denir. İtikat mezheplerinin yetmişüçe ayrılacağını, bunlardan yalnız birinin doğru, ötekilerinin bozuk olacağını, Peygamber efendimiz haber vermişti. Öyle de oldu. Doğru yolda olduğu müjdelenen fırkaya, Ehl-i sünnet velcemaat mezhebi denir. Yanlış oldukları bildirilen yetmişiki fırkaya Bidat fırkaları denir. Bunların hiçbiri kafir değildir. Fakat yetmişiki fırkadan birinde bulunduğunu söyleyen bir kimse, Kur'ân-ı kerimde veya hadîs-i şeriflerde açıkça bildirilmiş ve Müslümanlar arasına yayılmış bilgilerden birine inanmazsa, kafir olur."

***

Sual: İslâmiyetin emirlerini yapmayarak ve yasaklarından sakınmayarak, kalbin temiz olması mümkün müdür?

Cevap: Kalp ve beden ile, İslâmiyetin emir ve yasaklarına uymalı, kalp, gafletten uyanık olmalıdır. Kalbi uyanık olmayan yani Allahü teâlânın varlığını, büyüklüğünü, Cennet nimetlerini, Cehennem ateşinin şiddetini hatırlamayan, düşünmeyen kimsenin bedeninin İslâmiyete uyması güç olur. Fıkıh alimleri fetvaları bildirirler. Bunların yapılmasını kolaylaştırmak, Allah adamlarının işidir. Bedenin İslâmiyete severek ve kolay uyması için, kalbin temiz olması lazımdır. Fakat yalnız kalbin temiz olmasına, ahlakın güzel olmasına ehemmiyet verip, bedenin İslâmiyete uymasına ehemmiyet vermeyen kimse, mülhiddir, dinden çıkmıştır. Bunun nefsinin parlaması ile hasıl olan gaybdan haber vermek, hastaları okuyup üfleyip iyi etmek gibi adet dışı başarıları istidrac olup, kendisini ve buna uyanları Cehenneme sürükler. Kalbin temiz ve nefsin mutmainne yani uysal olduğunun alameti, bedenin İslâmiyete seve seve uymasıdır. His organlarını ve bedenini İslâmiyete uydurmayanların; "Kalbim temizdir, sen kalbe bak!" demeleri boş laftır. Böyle söylemekle kendilerini ve etrafındakileri aldatmaktadırlar.

***

Sual: Bir kimse sadece iman etmekle kurtulabilir mi?

Cevap: İslâm alimleri ve tasavvuf büyükleri buyuruyorlar ki:

"İnsana vacib olan birinci vazife, iman ve amel ve ihlas sahibi olmaktır. Dünya ve ahiret saadetleri, ancak bu üçüne kavuşmakla elde edilir. Amel, kalp ve dil ile, yani söz ve beden ile yapılacak işler demektir. Kalbin işleri, ahlaktır. İhlas, amelini yani bütün işlerini, ibadetlerini, yalnız Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmak için yapmak demektir."

***

Sual: Bir insanın Allahü teâlaya karşı vazifesi, kısaca nelerdir?

Cevap: Bu konuda İslâm alimlerinden bazıları buyurdu ki:

"İnsanın Allahü teâlâya karşı vazifesi üçe ayrılır:

Birincisi, bedeni ile yapacağı işlerdir. Namaz kılmak, oruç tutmak gibi.

İkincisi, ruhu, kalbi ile yapacağı vazifedir. Doğru itikat, iman etmek. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi iman etmek, inanmak.

Üçüncüsü, insanlara adalet yapmakla, Allahü teâlâya yaklaşmaktır. Bu da, emaneti muhafaza, insanlara nasihat etmek, evvela İslâmiyeti öğretmekle olur."

***

Sual: Salih Müslüman kime denir, ne gibi vasıfları vardır?

Cevap: İslâm bilgilerine iman edip de, elinden geldiği kadar yapan mümine, (Salih Müslüman) [iyi insan] denir. Allahü teâlânın rızasını, sevgisini kazanmak için, İslâmiyete uyan ve bir mürşidi seven Müslümana (Salih) [iyi insan] denir. Allahü teâlânın rızasını, sevgisini kazanmış olana (Arif) veya (Veli) denir. Başkalarının da, bu sevgiyi kazanmalarına vâsıta olan Veliye (Mürşid) denir. Bu mübarek, seçilmiş insanların hepsine (Sadık) denir. Bunların hepsi salihtir. Salih mümin Cehenneme hiç gitmeyecektir. Kâfir, muhakkak Cehenneme gidecektir. Cehennemden hiç çıkmayacak, sonsuz azab görecektir. Kâfir iman ederse, bütün günahları hemen af olur. Fasık, tevbe edip, ibadetleri yapmağa başlarsa, Cehenneme girmeyecek, salih mümin gibi, doğru Cennete gidecektir. Tevbe etmezse, ya şefaat ile veya sebepsiz af olup, doğru Cennete gidecek, yahut Cehennemde günahları kadar yandıktan sonra, Cennete girecektir. (İslâm Ahlâkı s. 173)

Sevab kazanmanın kesin yolu

Sevab kazanmanın kesin yolu
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Hayırlı insanlar hayra, şerli insanlar şerre vesile olur. İnsanın çok ibadet etmesi, hayırlı olmak için yetmez. Çünkü bir kötülüğe sebep olduysa, o kötü iş yapıldıkça, hayattayken de öldükten sonra da ona günah yazılır. Bid'at ehlinin durumu böyledir. Bunların hayırlı olması da mümkün değildir. Ama Ehl-i sünnet yolunda dine yapılan hizmet hayırlı olduğu için, buradaki hayır, vesile olan, iştirak eden herkese taksim edilecek ve herkes bundan nasibini alacaktır.

En hayırlı insan elbette Peygamber efendimizdir. Bütün dünyada, asırlardan beri yapılan bütün ibadetlerden hâsıl olan sevabların bir misli, vesile olan insanlara ve bu insanlardan da sonunda Peygamber efendimize gitmektedir. Mesela kazandığımız sevabların bir misli, Müslüman olmamıza sebep olan ana babamıza ve bize dinimizi öğreten hocalarımıza yazılıyor. Onlara yazılan sevabın bir misli de, onların hocalarına, ana babalarına yazılıyor. Bu şekilde devam eden zincir, Hazret-i Ebu Bekir'e kadar uzanır. Onda toplanan sevabların bir misli de, Peygamber efendimize gider. Bu sevablar sebebiyle Resulullah'ın derecesi her an yükselir. Bu yükselme, sonsuza kadar devam eder.

Ehl-i sünnet kitaplarını yaymak

Elimizden geldiği kadar iyiliğe sebep olmaya çalışmalıyız. Kendimiz için yaptığımız ibadetlerin makbul olması kolay değildir. Çünkü şartlarını yerine getirmek, niyeti düzeltmek çok zordur. Ama mesela Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını yayarak, doğru iman ve ibadet bilgilerinin öğrenilmesi için, yapılan hizmetlerin kabul olması ve bundan sevab kazanılması kesindir. Peygamber efendimiz, (Bir din kardeşine iyilik yapmaya sebep olana, kendisi için yaptığı bütün [nafile] ibadetlerin toplamından bir misli daha çok sevab verilir) buyuruyor.

Dünya sıkıntısını gidermek için, bir din kardeşinin yardımına koşmanın sevabı da böyledir. Fakat onun âhiret kazancına, yani dinini doğru öğrenmesine sebep olmakla kazanılan sevab ise, her ikisinin toplamından daha çoktur. O hâlde, bu kısa ömürde, en kârlı olanı istemeli ve başkalarının da ebedî saadete kavuşmalarına vesile olmalıdır.

Yalnız Allah’tan korkmak

Yalnız Allah'tan korkmak ne demek?

Sual: Kur'an-ı kerimdeki, (Yalnız Allah'tan korkun) ve (Yalnız senden yardım isteriz) mealindeki ayetlerden kasıt nedir?

CEVAP
Bizi Cennete koyacak olan da, Cehenneme atacak olan da Allahü teâlâdır. Bir başkası bu işi yapamaz. (Putların gazabına uğrarız da, bizi Cehenneme atar) gibi bir korku yanlış olur. Deccal veya başka zalimlerden, bizi Cehenneme sokar diye korkulmaz. Bu hususlarda yalnız Allahü teâlâdan korkulur. Yılandan, hırsızdan, caniden korkmalar, bununla ilgili değildir. Allahü teâlâ dilerse, bu korkulardan da bizi muhafaza eder.

(Yalnız senden yardım isteriz) mealindeki âyet-i kerimeden önce, (Yalnız sana ibadet ederiz) buyuruluyor. Demek ki, ibadet yalnız Allahü teâlâya olur. Putlara veya başkalarına olmaz.
İbadetten sonra yardım istemek, bu ibadetin yapılmasında, kabul edilmesinde ve neticede Cennete girmemizde, yalnız senden yardım dileriz demektir. (İnsanlardan istenen yardımda da, yardımı yaratan sensin, başkasından bir yardım istesek bile, bu yardımı yaratan sensin, bize her türlü yardım senden gelir, yükümüzü birisi kaldırsa buna o gücü veren sensin, senin emrin olmadan kimse kimseye yardım edemez) demektir. Nitekim Abdülaziz Dehlevi hazretleri, Fatiha suresinin tefsirinde buyuruyor ki:

Birisinden yardım istenirken, yalnız Allahü teâlâya güvenilip, o kulun Allah'ın yardımına mazhar olduğu, Allahü teâlânın her şeyi sebeple yarattığı, o kulun da bir sebep olduğu düşünerek ondan yardım istemek, Allahü teâlâdan istemek olur. (Tahkik-ul-hakkıl-mübin)

Kurtubi tefsirinde buyuruluyor ki:

(Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz) mealindeki âyet-i kerimeyi kabul edip söyleyen, Cebriye'den de, Mutezileden de uzak kalmış ve onlara gerekli cevap verilmiş olur.

Mutezile fırkası, (Allah bizim yaptığımız işlere karışmaz) diyor. Biz, (Ya Rabbi, senden yardım isteriz) demekle, işi yapanın Allahü teâlâ olduğu meydana çıkıyor ve Mutezile rezil oluyor.

Cebriye fırkası ise, (Her işi yapan Allah'tır, kulların hiçbir rolü olmaz, günahı, sevabı işleten de odur) diyor. Biz, (Ya Rabbi, sana ibadet eder ve senden yardım isteriz) demekle, kulların da iş yaptığı, ibadet ettiği ve yardım istediği meydana çıkıyor. İbadeti bizim yaptığımız, günahı bizim işlediğimiz, dolayısıyla günahtan mesul olduğumuz meydana çıkıyor. Cebriye'ye gereken cevap verilmiş oluyor ve Cebriyecilikten de kurtulmuş oluyoruz.

Kadınların erkeklere bakması

Kadınların erkeklere bakması

Sual: Kadınların, yabancı erkeklere şehvetsiz bakması, caiz değil midir?

CEVAP
Şehvetsiz, ihtiyaç kadar, avret yeri açık olmayan yabancı erkeklere bakmak caizdir. Şehvetten emin olan kadının yabancı erkeğe bakması, erkeğin erkeğe veya erkeğin, mahremi olan kadınlara bakması gibi caizdir, yani günah değildir. Şehvetle bakması ise, haram olur. Ancak ben şehvetsiz bakıyorum diyerek, yabancı erkeklere bakmayı âdet haline getirmesi, ihtiyaçsız
bakması uygun olmaz.

Harac olunca

Sual: S. Ebediyye'de, (Bedenin, ıslatılmasında harac olmayan yerlerini yıkamak farzdır. Harac yani meşakkat, zorluk bulunduğu zaman haraca sebep olan şey zaruri var ise, buraları yıkamak sakıt olur) deniyor. Bu ifadelere göre, dolgulu dişi sökmek harac olmaz mı? Bir de, ikisi de örgü olduğu halde, kadının, gusülde örgülü saçını çözmesi harac oluyor da, erkeğin örgülü saçını çözmesi niye harac olmuyor?
CEVAP
Dolgu dişi çıkarmak elbette haracdır, hem de çok kuvvetli zorluktur. Ancak, başka mezhepte bir çıkış yolu olduğu için, o mezhebi taklit edince mesele kalmıyor.

Farzı yapmakta haraca sebep olan, yani yapmaya mani olan zaruret, ya zorla olur. Kadınların saçlarını uzatması böyledir, çünkü İslamiyet, saçlarını kesmelerini yasak etmiştir. Yahut hasta bir uzvu sıhhate kavuşturmak ve tehlikeden korumak için olur. Yahut da, başka şey yapmaya imkân olmadığı için olur. Harac bulunduğu zaman, başka mezhebi taklit mümkün olmazsa, zaruret aranır. Kadınların örgülü saçlarını çözmelerinde harac vardır. Bu haracdan kurtulmak için, başka mezhebi taklit etmeye de imkân olmadığı ve saçlarını uzatmalarında zaruret olduğu için, saçlarının örgülerini açmaları affolmuştur.

Kadınların örgülü saçlarını açmamaları, erkeklerin örgüsünü açması gibi değildir, çünkü birincisinde zaruret ve harac birlikte vardır. Erkek örgüsünü çözmede harac varsa da, zaruret yoktur. Zaruret olmayınca da, erkeklerin örgülerini çözmeleri gerekir.

Tesbihleri farklı söylemek

Sual: Rükû ve secdelerde okunan tesbihleri, 5, 7, 9 veya 11 kere okumanın müstehab olduğu bildiriliyor. Bir namazda bunları bilerek veya unutarak farklı okusak, mesela rükûda 5 kere, secdede 7 kere, ikinci rekâtta rükûda 11 kere, secdede 5 kere okusak, yani hep farklı okusak bir mahzuru olur mu?
CEVAP
Bir mahzuru olmaz. Üçten az söylememeli, bir de teke riayet ederek 5, 7 gibi okumalı.

Ehl-i sünnet fırkasını Türkler korudu

Sual: Şii fırkasını Yahudilerin, Vehhabi fırkasını İngilizler kurduğu bildirilmiştir. Eshâb-ı kirama ve ehl-i sünnete düşman olan bu fırkaların ahirette kurtulma ihtimalleri var mıdır?

Cevap: Bugün, yer yüzünde bulunan Müslümanlar üç fırkaya ayrılmıştır. Birinci fırka, Eshâb-ı kiramın yolunda olan, hakiki Müslümanlardır. Bunlara (Ehl-i sünnet) ve (Sünnî) ve (Fırka-i nâciyye), Cehennemden kurtulan fırka denir. İkinci fırka, Eshâb-ı kirama düşman olanlardır. Bunlara (Şii) veya (Fırka-i dâlle) sapık fırka denir. Üçüncüsü, Sünnilere ve Şiilere düşman olanlardır. Bunlara (Vehhabi) ve (Necdî) denir. Çünkü bunlar, ilk olarak Arabistan'ın Necd şehrinde meydana çıkmıştır. Bunlara (Fırka-i mel'ûne) de denir. Çünkü, bunların Müslümanlara müşrik dedikleri (Kıyâmet ve Âhıret) ve (Se'âdet-i Ebediyye) kitaplarında yazılıdır. Müslümanlara kâfir diyene Peygamberimiz lanet etmiştir. Şii fırkasını Yahudiler, Vehhabi fırkasını İngilizler kurdu. Ehl-i sünnet fırkasını Türkler korudu.

Hangi fırkadan olursa olsun, nefsine uyan ve kalbi bozuk olan, Cehenneme gidecektir. Her mümin, nefsini tezkiye için, her zaman çok (Lâ ilâhe illallah) ve kalbini tasfiye için (Estağfurullah) okumalıdır. Ahkâm-ı islâmiyyeye uyanın duası muhakkak kabul olur. Namaz kılmayanın, açık kadınlara bakanın ve haram yiyip içenin, ahkâm-ı islâmiyyeye uymadığı anlaşılır. Bunların duaları kabul olmaz. (İslâm Ahlâkı s. 10)

***

Sual: Kâfirlerin Cehennem ateşinden kurtulma ihtimalleri var mıdır? Bir insanın, Allahın sevgili kulu olduğu veya vatana, millete hizmetleri olduğuna inanarak, bunun resmine, heykeline, tazim etmek şirk olur mu?

Cevap: Küfrün çeşitleri vardır. Hepsinin de en kötüsü, en büyüğü (şirk)dir. Bir kötülüğün her çeşidini bildirmek için, çok kere, bunların en kötüsü söylenir. Bunun için, âyet-i kerimelerde ve hadîs-i şeriflerde bulunan şirk kelimesinden, her nev küfür manası anlaşılır. Nisâ sûresinin kırksekiz ve yüzonaltıncı âyet-i kerimelerinde, müşrikin hiç af edilmeyeceği bildirildi. Bu âyet-i kerimeler, kâfirlerin Cehennem ateşinde sonsuz yanacaklarını bildirmektedir.

(Şirk), Allahü teâlâya ortak yapmak, benzetmek demektir. Benzeten kimseye (Müşrik), benzetilen şeye (Şerik) denir. Bir kimsede, bir şeyde, ülûhiyyet sıfatlarından birisinin bulunduğuna inanmak, onu şerik yapmak olur. Allahü teâlâya mahsus olan sıfatlara, yani (Sıfat-ı zâtiyye) ve (Sıfât-ı sübûtiyye)lere (ülûhiyyet sıfatları) denir. Sonsuz var olmak, yaratmak, her şeyi bilmek, hastalara şifa vermek, ülûhiyyet sıfatlarındandır. Bir insanda, güneşte, inekte, herhangi bir mahlukta, ülûhiyyet sıfatı bulunduğuna inanarak, ona tazim, hürmet etmeğe, ona yalvarmağa, ona (ibadet etmek), tapınmak denir. O şeyler (Sanem=put) olur. Böyle zan olunan insanın ve kâfirlerin heykelleri, resimleri ve mezarları önünde de, tazim edici şeyler söylemek, yapmak da, ibadet etmek, şirk olur. Bir insanda ülûhiyyet sıfatlarından birinin bulunduğuna inanmayıp, Allahın sevgili kulu olduğuna veya vatana, millete hizmetleri olduğuna inanarak, bunun resmine, heykeline, tazim etmek şirk olmaz, küfür olmaz. Fakat, herhangi bir insanın resmine hürmet etmek haram olduğu için, tazim, hürmet eden bir Müslüman fasık olur. Haram olduğuna ehemmiyet vermezse, diğer bir haramı, ehemmiyet vermeyerek yapanlar gibi (Mürted) olur. Müşrik olmayan Yahudi ve Hristiyanlar da, Muhammed aleyhisselâma inanmadıkları için kâfirdirler. [Allaha düşmandırlar.] Bunlara (Kitaplı kâfir) denir. Şimdi, Hristiyanların çoğu, İsa aleyhisselâma ülûhiyyet sıfatı isnat ettikleri için, müşriktir. Barnabas ve Aryus mezhebinde olanları, kitaplı kâfir iseler de, bunlar bugün yoktur. (İslâm Ahlâkı s. 11)