BREAKING NEWS
Yaşam

728x90

header-ad

468x60

header-ad

Bendeki haklarını affet demek

Bendeki haklarını affet demek
Sual: Bende, mali, nefsi, ırzi ve mahremî gibi çeşitli hakları olan bir kişiye, bu hakları teker teker saymadan, (Bana bütün haklarını helal ettin mi) desem, o da, (Evet hepsini helal ettim) dese, haktan kurtulur muyum?
CEVAP
Evet, kurtulursunuz. Muteber kitaplarda bildiriliyor ki:

Helalleşirken günahı bildirmeyip, bendeki haklarını affet demek, caizdir. (İslam Ahlakı)

Bir kimse, diğerine, (Benim üzerimdeki bütün haklarını bana helal et) dese, o da (helal ettim) derse, bütün haklarını helal etmiş olur. Şayet hak sahibi, o şahsın üzerinde bulunan haklarını biliyorsa, hem hükmen, hem de diyaneten, teklif sahibi olan şahıs, bunlardan kurtulur. Şayet bilmiyorsa, bütün âlimlere göre, hükmen kurtulur; fakat diyanet yönüne gelince, İmam-ı Ebu Yusuf'a göre, bundan da kurtulur. Fetva da böyledir. Hulâsa'da da böyle bildiriliyor. (Fetava-i Hindiyye -helâlleşmekle ilgili meseleler)

Bir kimseye, (Bütün haklarını helal et) dense, o da (Helal ettim) dese, bu hakların ne olduğunu bilmese de, İmam-ı Ebu Yusuf'a göre helal etmiş olur. Fetva da böyledir. Çünkü, müphem, yani bilinmeyen haklar için, helalleşme bu ümmete mahsustur. (Berika)

Kişinin gizlemeye çalıştığı bir ayıbını söylemek uygun olmaz. Ancak üstü kapalı olarak, bu konularda ondan helallik talebinde bulunur. Eğer gıybeti ona bildirmek fitneye sebep olacaksa, o zaman onun için Allahü teâlâdan af talebinde bulunur. Meçhul hakları ibra etmenin, biz Hanefilere göre caiz olması, buna delildir.(Redd-ül muhtar)

Ticarette ırk, din farkı olmaz

Ticarette ırk, din farkı olmaz

Sual: Ticaretle uğraşıyor, ithalat ve ihracat yapıyorum. Müşteriler içerisinde her milletten insan var. İngilizlerle Yahudilerle ticaret yapılması uygun değil deniyor. Böyle bir şey var mı?
CEVAP
Öyle bir şey yok. Dinimizde, ticarette ırk ve din ayrımı yoktur. Her milletten, her dinden insanlarla alış veriş yapmakta, hatta onların işinde çalışmakta mahzur yoktur.

Tarih boyunca Müslüman ülkelerdeki gayri müslimler, İslam devletinin himayesinde gayet rahat idiler. Onların ne dinine karışılıyor, ne de ibadet etmelerine mani olunuyordu. İstedikleri sanat ve ticaret ile serbestçe uğraşıyorlardı.

Dinimiz, ilmi, sanatı, ticareti, ziraatı emretmiştir. Bir âyet-i kerime meali:

(Allah, alış verişi helal, faizi haram kıldı.) [Bekara 275]

Dâr-ül-harbde, bir müslümanın, kazanmak şartı ile, kumar, faiz ve sigorta yolu ile, para kazanmasının caiz olduğu, (Kuduri, Cevhere, Vikâye, Hindiyye, Mebsut, Dürr-ül-muhtâr, Redd-ül-muhtâr) gibi muteber eserlerde yazılıdır. Aynı husus Mecma'ul-enhür ve Dürer'de de, (Lâ ribâ beynel müslimi vel harbiyyi fi daril harbi = Dâr-ül-harbde, müslüman ile kâfir arasında faiz yoktur) hadis-i şerifi ile bildirilmektedir. Çünkü, onların malını rızaları ile almak mubahtır. Ama mallarına saldırmak, zorla almak caiz değildir.

Kilise tamirinde çalışmak da mekruh değildir. Zira, bu işin kendisi günah değildir. (Bezzaziyye)

İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:

Ücretle kâfirin şarabını taşımak, domuz çobanlığı yapmak, kilise tamir etmek ve Hıristiyan'a zünnar [papaz kuşağı] gibi küfür alametlerini satmak imam-ı a'zama göre caizdir. (Redd-ül muhtar)

Eski hak dinlerde de kâfir ülkesinde çalışmak ve kâfire hizmet yasak değil idi. Dinimizde de yasak değildir. Şimdiki Müslümanların Avrupa'ya çalışmaya gitmesi gibi, Mekke müslümanları da Habeşistan'a hicret etmişler, orada gayri müslimlerin işlerinde çalışmışlardı.

Yusuf aleyhisselam, Peygamber olduğu halde, kulların sıkıntıda olduğunu görüp, hükümet reisi kâfir iken, ona giderek vazife istedi. Böylece, insanlara hizmet etti. O halde, kullara hizmet edeceğini bilen ve bunu kendinden başka yapacak kimsenin bulunmadığını gören, bu vazifeye bir zâlimin geçmesini önlemek ve Müslümanlara hizmet etmek için, kâfir olan âmirden bile vazife istemelidir.

Peygamber efendimiz vefat ettiği zaman, bir demir zırh ceketi, otuz kilo arpa için, bir Yahudi'de rehin bırakılmış bulundu. Hazret-i Ali de vefat ederken, dünya malı olarak, geride Düldül adındaki, Resulullah efendimizden kalan katırı ile, Zülfikar adındaki kılıcı ve mübarek gömleği kalmıştı. Bunlar da, bir Yahudi'de rehin, yani ipotek idi.

Kâfirlerin yaptığı malları, ürettiği gıdaları, elbiseleri kullanmakta veya onlarla ticaret yapmakta bir sakınca yoktur. Başta Peygamber efendimiz olmak üzere, eshabı kiram ve 14 asır boyunca âlimiyle evliyasıyla bütün Müslümanlar kâfirlerle ticaret yapmışlardır.

Resûlullah efendimizin üç türlü vazifesi vardı

Sual: Peygamber efendimizin vazifesi, sadece insanlara tebliğde bulunmak mı idi?

Cevap: Bu konuda, İslâm alimlerinin büyüklerinden olan seyyid Abdülhakim Arvâsî hazretleri buyuruyor ki:

"Resûlullah efendimizin üç türlü vazifesi vardı:

Birincisi; iman edilecek bilgileri ve fıkıh hükümlerini bütün insanlara tebliğ etmek, bildirmek idi. Fıkıh hükümleri, yapılması emir veya yasak edilen işlerdir.

İkinci vazifesi; Allahü teâlânın zatına ve sıfatlarına ait marifetleri, yalnız ümmetinin yüksek olanlarının kalplerine akıtmaktır.

Üçüncü vazifesi; fıkıh hükümlerini, nasihat ile yapmayanlara, kuvvet kullanarak yaptırmaktır.

Resûlullah efendimizden sonra dört halifeden her biri, bu üç vazifeyi tam olarak başardı. Daha sonra bu üç vazifeyi, bir kişi yapamaz oldu. İmanı ve fıkıh hükümlerini bildirmek vazifesi, din imamlarına, yani müctehidlere verildi. İkinci vazife, yani dileyen Müslümanları, Kur'ân-ı kerimin manevi ahkamına kavuşturmak, Ehl-i beytin oniki imamına ve tasavvuf büyüklerine verildi. Cüneyd-i Bağdâdî ve Sırrî-yi Sekatî hazretleri bunlardandır.

Ehl-i sünnet âlimleri, Resûlullah efendimizin bu ikinci vazifesini oniki imamdan öğrenerek, tasavvuf ilmini meydana getirdiler. Görülüyor ki, oniki imam Ehl-i sünnetin imamlarıdır. Ehl-i beyti seven ve oniki imamın yolunda olanlar Ehl-i sünnettir. İslâm alimi olabilmek için, Resûlullah efendimizin bu iki vazifesinde, kendisinin varisi olması lazımdır.

Üçüncü vazife; yani dinin hükümlerini kuvvet ile yaptırmak işi, sultanlara yani devlet adamlarına verildi.

Birinci sınıfın kısımlarına Mezhep, ikincisinin kısımlarına Tarikat, üçüncüsüne de Kanun denildi. İmanı bildiren mezheplere İtikatta mezhep denir. İtikat mezheplerinin yetmişüçe ayrılacağını, bunlardan yalnız birinin doğru, ötekilerinin bozuk olacağını, Peygamber efendimiz haber vermişti. Öyle de oldu. Doğru yolda olduğu müjdelenen fırkaya, Ehl-i sünnet velcemaat mezhebi denir. Yanlış oldukları bildirilen yetmişiki fırkaya Bidat fırkaları denir. Bunların hiçbiri kafir değildir. Fakat yetmişiki fırkadan birinde bulunduğunu söyleyen bir kimse, Kur'ân-ı kerimde veya hadîs-i şeriflerde açıkça bildirilmiş ve Müslümanlar arasına yayılmış bilgilerden birine inanmazsa, kafir olur."

***

Sual: İslâmiyetin emirlerini yapmayarak ve yasaklarından sakınmayarak, kalbin temiz olması mümkün müdür?

Cevap: Kalp ve beden ile, İslâmiyetin emir ve yasaklarına uymalı, kalp, gafletten uyanık olmalıdır. Kalbi uyanık olmayan yani Allahü teâlânın varlığını, büyüklüğünü, Cennet nimetlerini, Cehennem ateşinin şiddetini hatırlamayan, düşünmeyen kimsenin bedeninin İslâmiyete uyması güç olur. Fıkıh alimleri fetvaları bildirirler. Bunların yapılmasını kolaylaştırmak, Allah adamlarının işidir. Bedenin İslâmiyete severek ve kolay uyması için, kalbin temiz olması lazımdır. Fakat yalnız kalbin temiz olmasına, ahlakın güzel olmasına ehemmiyet verip, bedenin İslâmiyete uymasına ehemmiyet vermeyen kimse, mülhiddir, dinden çıkmıştır. Bunun nefsinin parlaması ile hasıl olan gaybdan haber vermek, hastaları okuyup üfleyip iyi etmek gibi adet dışı başarıları istidrac olup, kendisini ve buna uyanları Cehenneme sürükler. Kalbin temiz ve nefsin mutmainne yani uysal olduğunun alameti, bedenin İslâmiyete seve seve uymasıdır. His organlarını ve bedenini İslâmiyete uydurmayanların; "Kalbim temizdir, sen kalbe bak!" demeleri boş laftır. Böyle söylemekle kendilerini ve etrafındakileri aldatmaktadırlar.

***

Sual: Bir kimse sadece iman etmekle kurtulabilir mi?

Cevap: İslâm alimleri ve tasavvuf büyükleri buyuruyorlar ki:

"İnsana vacib olan birinci vazife, iman ve amel ve ihlas sahibi olmaktır. Dünya ve ahiret saadetleri, ancak bu üçüne kavuşmakla elde edilir. Amel, kalp ve dil ile, yani söz ve beden ile yapılacak işler demektir. Kalbin işleri, ahlaktır. İhlas, amelini yani bütün işlerini, ibadetlerini, yalnız Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmak için yapmak demektir."

***

Sual: Bir insanın Allahü teâlaya karşı vazifesi, kısaca nelerdir?

Cevap: Bu konuda İslâm alimlerinden bazıları buyurdu ki:

"İnsanın Allahü teâlâya karşı vazifesi üçe ayrılır:

Birincisi, bedeni ile yapacağı işlerdir. Namaz kılmak, oruç tutmak gibi.

İkincisi, ruhu, kalbi ile yapacağı vazifedir. Doğru itikat, iman etmek. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi iman etmek, inanmak.

Üçüncüsü, insanlara adalet yapmakla, Allahü teâlâya yaklaşmaktır. Bu da, emaneti muhafaza, insanlara nasihat etmek, evvela İslâmiyeti öğretmekle olur."

***

Sual: Salih Müslüman kime denir, ne gibi vasıfları vardır?

Cevap: İslâm bilgilerine iman edip de, elinden geldiği kadar yapan mümine, (Salih Müslüman) [iyi insan] denir. Allahü teâlânın rızasını, sevgisini kazanmak için, İslâmiyete uyan ve bir mürşidi seven Müslümana (Salih) [iyi insan] denir. Allahü teâlânın rızasını, sevgisini kazanmış olana (Arif) veya (Veli) denir. Başkalarının da, bu sevgiyi kazanmalarına vâsıta olan Veliye (Mürşid) denir. Bu mübarek, seçilmiş insanların hepsine (Sadık) denir. Bunların hepsi salihtir. Salih mümin Cehenneme hiç gitmeyecektir. Kâfir, muhakkak Cehenneme gidecektir. Cehennemden hiç çıkmayacak, sonsuz azab görecektir. Kâfir iman ederse, bütün günahları hemen af olur. Fasık, tevbe edip, ibadetleri yapmağa başlarsa, Cehenneme girmeyecek, salih mümin gibi, doğru Cennete gidecektir. Tevbe etmezse, ya şefaat ile veya sebepsiz af olup, doğru Cennete gidecek, yahut Cehennemde günahları kadar yandıktan sonra, Cennete girecektir. (İslâm Ahlâkı s. 173)

Sevab kazanmanın kesin yolu

Sevab kazanmanın kesin yolu
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Hayırlı insanlar hayra, şerli insanlar şerre vesile olur. İnsanın çok ibadet etmesi, hayırlı olmak için yetmez. Çünkü bir kötülüğe sebep olduysa, o kötü iş yapıldıkça, hayattayken de öldükten sonra da ona günah yazılır. Bid'at ehlinin durumu böyledir. Bunların hayırlı olması da mümkün değildir. Ama Ehl-i sünnet yolunda dine yapılan hizmet hayırlı olduğu için, buradaki hayır, vesile olan, iştirak eden herkese taksim edilecek ve herkes bundan nasibini alacaktır.

En hayırlı insan elbette Peygamber efendimizdir. Bütün dünyada, asırlardan beri yapılan bütün ibadetlerden hâsıl olan sevabların bir misli, vesile olan insanlara ve bu insanlardan da sonunda Peygamber efendimize gitmektedir. Mesela kazandığımız sevabların bir misli, Müslüman olmamıza sebep olan ana babamıza ve bize dinimizi öğreten hocalarımıza yazılıyor. Onlara yazılan sevabın bir misli de, onların hocalarına, ana babalarına yazılıyor. Bu şekilde devam eden zincir, Hazret-i Ebu Bekir'e kadar uzanır. Onda toplanan sevabların bir misli de, Peygamber efendimize gider. Bu sevablar sebebiyle Resulullah'ın derecesi her an yükselir. Bu yükselme, sonsuza kadar devam eder.

Ehl-i sünnet kitaplarını yaymak

Elimizden geldiği kadar iyiliğe sebep olmaya çalışmalıyız. Kendimiz için yaptığımız ibadetlerin makbul olması kolay değildir. Çünkü şartlarını yerine getirmek, niyeti düzeltmek çok zordur. Ama mesela Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını yayarak, doğru iman ve ibadet bilgilerinin öğrenilmesi için, yapılan hizmetlerin kabul olması ve bundan sevab kazanılması kesindir. Peygamber efendimiz, (Bir din kardeşine iyilik yapmaya sebep olana, kendisi için yaptığı bütün [nafile] ibadetlerin toplamından bir misli daha çok sevab verilir) buyuruyor.

Dünya sıkıntısını gidermek için, bir din kardeşinin yardımına koşmanın sevabı da böyledir. Fakat onun âhiret kazancına, yani dinini doğru öğrenmesine sebep olmakla kazanılan sevab ise, her ikisinin toplamından daha çoktur. O hâlde, bu kısa ömürde, en kârlı olanı istemeli ve başkalarının da ebedî saadete kavuşmalarına vesile olmalıdır.

Yalnız Allah’tan korkmak

Yalnız Allah'tan korkmak ne demek?

Sual: Kur'an-ı kerimdeki, (Yalnız Allah'tan korkun) ve (Yalnız senden yardım isteriz) mealindeki ayetlerden kasıt nedir?

CEVAP
Bizi Cennete koyacak olan da, Cehenneme atacak olan da Allahü teâlâdır. Bir başkası bu işi yapamaz. (Putların gazabına uğrarız da, bizi Cehenneme atar) gibi bir korku yanlış olur. Deccal veya başka zalimlerden, bizi Cehenneme sokar diye korkulmaz. Bu hususlarda yalnız Allahü teâlâdan korkulur. Yılandan, hırsızdan, caniden korkmalar, bununla ilgili değildir. Allahü teâlâ dilerse, bu korkulardan da bizi muhafaza eder.

(Yalnız senden yardım isteriz) mealindeki âyet-i kerimeden önce, (Yalnız sana ibadet ederiz) buyuruluyor. Demek ki, ibadet yalnız Allahü teâlâya olur. Putlara veya başkalarına olmaz.
İbadetten sonra yardım istemek, bu ibadetin yapılmasında, kabul edilmesinde ve neticede Cennete girmemizde, yalnız senden yardım dileriz demektir. (İnsanlardan istenen yardımda da, yardımı yaratan sensin, başkasından bir yardım istesek bile, bu yardımı yaratan sensin, bize her türlü yardım senden gelir, yükümüzü birisi kaldırsa buna o gücü veren sensin, senin emrin olmadan kimse kimseye yardım edemez) demektir. Nitekim Abdülaziz Dehlevi hazretleri, Fatiha suresinin tefsirinde buyuruyor ki:

Birisinden yardım istenirken, yalnız Allahü teâlâya güvenilip, o kulun Allah'ın yardımına mazhar olduğu, Allahü teâlânın her şeyi sebeple yarattığı, o kulun da bir sebep olduğu düşünerek ondan yardım istemek, Allahü teâlâdan istemek olur. (Tahkik-ul-hakkıl-mübin)

Kurtubi tefsirinde buyuruluyor ki:

(Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz) mealindeki âyet-i kerimeyi kabul edip söyleyen, Cebriye'den de, Mutezileden de uzak kalmış ve onlara gerekli cevap verilmiş olur.

Mutezile fırkası, (Allah bizim yaptığımız işlere karışmaz) diyor. Biz, (Ya Rabbi, senden yardım isteriz) demekle, işi yapanın Allahü teâlâ olduğu meydana çıkıyor ve Mutezile rezil oluyor.

Cebriye fırkası ise, (Her işi yapan Allah'tır, kulların hiçbir rolü olmaz, günahı, sevabı işleten de odur) diyor. Biz, (Ya Rabbi, sana ibadet eder ve senden yardım isteriz) demekle, kulların da iş yaptığı, ibadet ettiği ve yardım istediği meydana çıkıyor. İbadeti bizim yaptığımız, günahı bizim işlediğimiz, dolayısıyla günahtan mesul olduğumuz meydana çıkıyor. Cebriye'ye gereken cevap verilmiş oluyor ve Cebriyecilikten de kurtulmuş oluyoruz.

Kadınların erkeklere bakması

Kadınların erkeklere bakması

Sual: Kadınların, yabancı erkeklere şehvetsiz bakması, caiz değil midir?

CEVAP
Şehvetsiz, ihtiyaç kadar, avret yeri açık olmayan yabancı erkeklere bakmak caizdir. Şehvetten emin olan kadının yabancı erkeğe bakması, erkeğin erkeğe veya erkeğin, mahremi olan kadınlara bakması gibi caizdir, yani günah değildir. Şehvetle bakması ise, haram olur. Ancak ben şehvetsiz bakıyorum diyerek, yabancı erkeklere bakmayı âdet haline getirmesi, ihtiyaçsız
bakması uygun olmaz.

Harac olunca

Sual: S. Ebediyye'de, (Bedenin, ıslatılmasında harac olmayan yerlerini yıkamak farzdır. Harac yani meşakkat, zorluk bulunduğu zaman haraca sebep olan şey zaruri var ise, buraları yıkamak sakıt olur) deniyor. Bu ifadelere göre, dolgulu dişi sökmek harac olmaz mı? Bir de, ikisi de örgü olduğu halde, kadının, gusülde örgülü saçını çözmesi harac oluyor da, erkeğin örgülü saçını çözmesi niye harac olmuyor?
CEVAP
Dolgu dişi çıkarmak elbette haracdır, hem de çok kuvvetli zorluktur. Ancak, başka mezhepte bir çıkış yolu olduğu için, o mezhebi taklit edince mesele kalmıyor.

Farzı yapmakta haraca sebep olan, yani yapmaya mani olan zaruret, ya zorla olur. Kadınların saçlarını uzatması böyledir, çünkü İslamiyet, saçlarını kesmelerini yasak etmiştir. Yahut hasta bir uzvu sıhhate kavuşturmak ve tehlikeden korumak için olur. Yahut da, başka şey yapmaya imkân olmadığı için olur. Harac bulunduğu zaman, başka mezhebi taklit mümkün olmazsa, zaruret aranır. Kadınların örgülü saçlarını çözmelerinde harac vardır. Bu haracdan kurtulmak için, başka mezhebi taklit etmeye de imkân olmadığı ve saçlarını uzatmalarında zaruret olduğu için, saçlarının örgülerini açmaları affolmuştur.

Kadınların örgülü saçlarını açmamaları, erkeklerin örgüsünü açması gibi değildir, çünkü birincisinde zaruret ve harac birlikte vardır. Erkek örgüsünü çözmede harac varsa da, zaruret yoktur. Zaruret olmayınca da, erkeklerin örgülerini çözmeleri gerekir.

Tesbihleri farklı söylemek

Sual: Rükû ve secdelerde okunan tesbihleri, 5, 7, 9 veya 11 kere okumanın müstehab olduğu bildiriliyor. Bir namazda bunları bilerek veya unutarak farklı okusak, mesela rükûda 5 kere, secdede 7 kere, ikinci rekâtta rükûda 11 kere, secdede 5 kere okusak, yani hep farklı okusak bir mahzuru olur mu?
CEVAP
Bir mahzuru olmaz. Üçten az söylememeli, bir de teke riayet ederek 5, 7 gibi okumalı.

Ehl-i sünnet fırkasını Türkler korudu

Sual: Şii fırkasını Yahudilerin, Vehhabi fırkasını İngilizler kurduğu bildirilmiştir. Eshâb-ı kirama ve ehl-i sünnete düşman olan bu fırkaların ahirette kurtulma ihtimalleri var mıdır?

Cevap: Bugün, yer yüzünde bulunan Müslümanlar üç fırkaya ayrılmıştır. Birinci fırka, Eshâb-ı kiramın yolunda olan, hakiki Müslümanlardır. Bunlara (Ehl-i sünnet) ve (Sünnî) ve (Fırka-i nâciyye), Cehennemden kurtulan fırka denir. İkinci fırka, Eshâb-ı kirama düşman olanlardır. Bunlara (Şii) veya (Fırka-i dâlle) sapık fırka denir. Üçüncüsü, Sünnilere ve Şiilere düşman olanlardır. Bunlara (Vehhabi) ve (Necdî) denir. Çünkü bunlar, ilk olarak Arabistan'ın Necd şehrinde meydana çıkmıştır. Bunlara (Fırka-i mel'ûne) de denir. Çünkü, bunların Müslümanlara müşrik dedikleri (Kıyâmet ve Âhıret) ve (Se'âdet-i Ebediyye) kitaplarında yazılıdır. Müslümanlara kâfir diyene Peygamberimiz lanet etmiştir. Şii fırkasını Yahudiler, Vehhabi fırkasını İngilizler kurdu. Ehl-i sünnet fırkasını Türkler korudu.

Hangi fırkadan olursa olsun, nefsine uyan ve kalbi bozuk olan, Cehenneme gidecektir. Her mümin, nefsini tezkiye için, her zaman çok (Lâ ilâhe illallah) ve kalbini tasfiye için (Estağfurullah) okumalıdır. Ahkâm-ı islâmiyyeye uyanın duası muhakkak kabul olur. Namaz kılmayanın, açık kadınlara bakanın ve haram yiyip içenin, ahkâm-ı islâmiyyeye uymadığı anlaşılır. Bunların duaları kabul olmaz. (İslâm Ahlâkı s. 10)

***

Sual: Kâfirlerin Cehennem ateşinden kurtulma ihtimalleri var mıdır? Bir insanın, Allahın sevgili kulu olduğu veya vatana, millete hizmetleri olduğuna inanarak, bunun resmine, heykeline, tazim etmek şirk olur mu?

Cevap: Küfrün çeşitleri vardır. Hepsinin de en kötüsü, en büyüğü (şirk)dir. Bir kötülüğün her çeşidini bildirmek için, çok kere, bunların en kötüsü söylenir. Bunun için, âyet-i kerimelerde ve hadîs-i şeriflerde bulunan şirk kelimesinden, her nev küfür manası anlaşılır. Nisâ sûresinin kırksekiz ve yüzonaltıncı âyet-i kerimelerinde, müşrikin hiç af edilmeyeceği bildirildi. Bu âyet-i kerimeler, kâfirlerin Cehennem ateşinde sonsuz yanacaklarını bildirmektedir.

(Şirk), Allahü teâlâya ortak yapmak, benzetmek demektir. Benzeten kimseye (Müşrik), benzetilen şeye (Şerik) denir. Bir kimsede, bir şeyde, ülûhiyyet sıfatlarından birisinin bulunduğuna inanmak, onu şerik yapmak olur. Allahü teâlâya mahsus olan sıfatlara, yani (Sıfat-ı zâtiyye) ve (Sıfât-ı sübûtiyye)lere (ülûhiyyet sıfatları) denir. Sonsuz var olmak, yaratmak, her şeyi bilmek, hastalara şifa vermek, ülûhiyyet sıfatlarındandır. Bir insanda, güneşte, inekte, herhangi bir mahlukta, ülûhiyyet sıfatı bulunduğuna inanarak, ona tazim, hürmet etmeğe, ona yalvarmağa, ona (ibadet etmek), tapınmak denir. O şeyler (Sanem=put) olur. Böyle zan olunan insanın ve kâfirlerin heykelleri, resimleri ve mezarları önünde de, tazim edici şeyler söylemek, yapmak da, ibadet etmek, şirk olur. Bir insanda ülûhiyyet sıfatlarından birinin bulunduğuna inanmayıp, Allahın sevgili kulu olduğuna veya vatana, millete hizmetleri olduğuna inanarak, bunun resmine, heykeline, tazim etmek şirk olmaz, küfür olmaz. Fakat, herhangi bir insanın resmine hürmet etmek haram olduğu için, tazim, hürmet eden bir Müslüman fasık olur. Haram olduğuna ehemmiyet vermezse, diğer bir haramı, ehemmiyet vermeyerek yapanlar gibi (Mürted) olur. Müşrik olmayan Yahudi ve Hristiyanlar da, Muhammed aleyhisselâma inanmadıkları için kâfirdirler. [Allaha düşmandırlar.] Bunlara (Kitaplı kâfir) denir. Şimdi, Hristiyanların çoğu, İsa aleyhisselâma ülûhiyyet sıfatı isnat ettikleri için, müşriktir. Barnabas ve Aryus mezhebinde olanları, kitaplı kâfir iseler de, bunlar bugün yoktur. (İslâm Ahlâkı s. 11)

İslâmiyete uyan rahat ve mesut yaşar

Sual: "İslâmiyete uyan bir kimse, rahat ve mesut yaşar" buyrulmaktadır? Şimdi Avrupalıların bir kısmı, rahat ve mesut yaşamakta, Müslümanların bir kısmı zelil, hakir yaşamaktadır. Bunun sebebi ne olabilir?

Cevap: Dünya işlerindeki, madde âlemindeki intizam, Allahü teâlânın varlığını akıl sahiplerine haber veriyor. Ahiretin var olduğunu da Allahü teâlâ haber veriyor. O hâlde, Aklı, ilmi olanın, Allahın varlığına ve birliğine inanması lâzımdır. İnanmamak, ahmaklık, cahillik olur. Allahü teâlâya iman etmek, Onun (Ülûhiyyet sıfatları)na yani Onun (Sıfât-ı zâtiyye)sine ve (Sıfât-ı sübûtiyye)sine ve verdiği haberlere inanmaktır ve Onun dinine uymaktır. İslâmiyete uyan bir kimse, dünyada da rahat ve mesut yaşar. Herkese iyilik eder. Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için, faydalı şeyleri yapmalarını emretmiştir. Bu emirlere (Farz) denir. Zararlı şeyleri yasak etmiştir. Bunlara (Haram) denir. Farzların ve haramların hepsine (Ahkâm-ı islâmiyye) denir. Dinler, Allahü teâlânın kullarına rahmetidir, ihsanıdır. Dinlere inanan ve uyan, dünyada ve ahirette Allahü teâlânın ihsanına kavuşur, mesut olur. İnanmayan, aklı ile faydalı olduğunu anlayarak, dünya işlerinde uyarsa, yalnız dünyada mesut, rahat yaşar. Şimdi Avrupalıların bir kısmı, bunun için, rahat ve mesut yaşamakta, İslâmiyete uymayan Müslümanlar zelil, hakir yaşamaktadır. (İslâm Ahlâkı s. 154)

***

Sual: Dünyada insanlar Peygambere iman ve uyma konusunda kaç kısma ayrılmaktadır?

Cevap: İnsanlar dört kısımdır:

1- Peygambere inanır ve buna uyar. Bunlar dünyada rahat ve huzur içinde yaşar. Ahirette, doğru Cennete gider. Nefsine uyarak hâsıl olan günahları, kalp ile tevbe, dil ile istiğfar ederek ve dünyada sıkıntılar çekerek, af edilecek, doğru Cennete giderek, nimetler içinde sonsuz yaşayacaktır. Bunlara (Salih kul) denir.

2- Peygambere inanır ve buna uyar. Dünyada dert, sıkıntı ve hastalık içinde yaşar. Dertlere sabır ve şükür eder. Sabırları, derecelerinin, sonsuz nimetlerinin artmasına sebep olur. Bunlar, nefislerine uymaz. Bunlara (Velî) denir. Böyle kimseler azdır.

3- Peygambere inanır. Peygambere değil, nefsine uyar. Dünyada sıkıntı çeker. Bunlar, nefislerine uyarak hâsıl olan günahlar kadar Cehennemde yandıktan sonra, Cennete gireceklerdir. Bunlara (Fasık kul) denir. Çok habis kimselerin daha çok azmaları için, işlerinde başarı, kolaylık ve rahatlık da verilir. İslâmiyetin bir emrini beğenmeyen kâfir olur. Kâfirler, Cennete girmeyecek, Cehennemde sonsuz yanacaklardır.

4– Peygambere inanmaz. Ahkâm-ı islâmiyyenin emir ve yasak ettiği şeyleri akıl ile bulup, bunlara ve Müslümanlara uyan kâfirler, dünyada saadete kavuşur. (İslâm Ahlâkı s. 145)

***

Sual: Fıkıh ilmi kaç kısımdır ve bu kısımlarda hangi hükümler bildirilmektedir?

Cevap: Fıkıh ilmi, yani Ahkâm-ı islâmiyye, İslâmiyetin bildirdiği hükümler dört büyük kısma ayrılır:

1-İbâdât olup beşe ayrılır: Namaz, oruç, zekat, hac, cihad. Her birinin dalları çoktur.

2-Fıkıh ilminin ikinci kısmı Münâkehât olup, evlenme, boşanma, nafaka ve daha nice dalları vardır.

3-Fıkhın üçüncü kısmı Mu'âmelât olup, alışveriş, kira, şirketler, faiz, miras gibi birçok bölümleri vardır.

4-Ukûbât yani Had denilen cezalar olup, başlıca altı kısma ayrılmaktadır: Kısâs, sarhoşluk, sirkat, zina, kazf, riddet, yani mürted olmak cezalarıdır. Cezalar günahı takip ettiği için Ukûbât denir.

***

Sual: Herhangi bir Müslüman, kendi mezhebine göre yapması mümkün olmayan bir işi, bir ibadeti, diğer bir mezhebi taklid ederek yapabilir mi?

Cevap: Bir işin yapılmasında haraç, güçlük bulunursa, yani kendi mezhebine göre yapmasına imkan olmayan bir işi, başka mezhebe uyarak yapmak caiz olur. Fakat, ikinci mezhebin o işe bağlı olan şartlarını, yani farzlarını ve müfsidlerini gözetmesi de lazımdır. Hanefi mezhebi âlimlerinin, böyle işlerde, Mâliki mezhebini taklit etmeye fetva verdikleri, ibni Âbidîninde yazılıdır.

***

Sual: Aynı toprak veya toprak cinsi olan bir şeyle, birkaç kişi teyemmüm yapabilir mi?

Cevap: Bir topraktan birkaç kimse teyemmüm edebilir. Çünkü, teyemmüm edilen toprak ve benzerleri, müstamel, kullanılmış olmaz. Teyemmümden sonra, elden, yüzden dökülen toz ise müstameldir.

***

Sual: İnsan veya hayvan necaseti, gusülde kullanılmış su ile de temizlenebilir mi?

Cevap: Necaset, her temiz su ile, abdest ve gusül alınmış su ile, sirke ve gül suyu gibi akıcı mayilerle ve tükürükle temizlenir. Süt ve yağla temizlenmez.

***

Sual: Müslüman iken aklını kaybeden bir kimsenin Müslümanlığı devam etmekte midir?

Cevap: İman, ibadetler ve amellerde, Allahü teâlâ, kullarından gücü yetmediği şeyleri istememiştir. Bunun için, Müslüman iken deli olan, gafil olan, uyuyan, ölen kimse, bu halinde tasdik etmekte değil ise de, Müslümanlıkları devam etmektedir.

***

Sual: Bir söz söylemekle de iman gidebilir mi?

Cevap: Bir Müslüman, imanın gitmesine sebep olacağı sözbirliği ile bildirilmiş olan şeyleri, bilerek, istekle söyler veya yaparsa, imanı gider.

Büyüden kurtulmak için

Sual: Kendisine büyü yapılmış olan bir kimse, bu yapılan büyüden kurtulmak için neler okuyabilir veya neler yapabilir?

Cevap: Bu konu hakkında Fevâid-i Osmâniyye kitabında buyuruluyor ki:

"Sihir ve cadı, yani büyü afetlerinden kurtulmak için, üç kere Salevât-ı şerife okumalı, sonra yedi Fâtiha, yedi Âyet-el-kürsî, yedi Kâfirûn sûresi, yedi ihlâs-ı şerif, yedi Felak ve yedi Nâs sûreleri okuyup kendi üzerine veya hasta üzerine üflemelidir. Bunları tekrar okuyup, büyülenmiş olanın odasına, yatağına, evin her yerine, bahçesine üflemelidir. İnşaallahü teâlâ, büyüden halas olur, kurtulur. Buna karşılık ücret almamalıdır. Bütün hastalıklar için de iyidir."

Büyü yapılmış olan kimse, Mevâhib-i ledünniyyede bildirilen âyet-i kerimeleri, duaları ve Teshîl-ül-menâfi kitabı sonundaki Âyât-i hırzı sabah namazı ve ikindi namazlarından sonra, yedi gün birer kere okur ve boynuna asarsa, şifa bulur.

Bir miktar suya, Âyet-el-kürsî, İhlâs ve Mu'avvizeteyn okumalı. Büyülenmiş kimse bundan üç yudum içmeli, kalan ile gusül abdesti almalıdır, şifa bulur. İbni Âbidînde, ve Mevâhib-i ledünniyyede deniyor ki:

"Sidr ağacının yeşil yaprağından yedi adedi iki taş arasında ezilip su ile karıştırılır. Üzerine Âyet-el-kürsi, ihlâs ve Kul-e'ûzüler okunur. Üç yudum içip, gusül edilir." Sidr, Lotus denilen yabani kiraz, kâzib abanoz ağacıdır. Mekâtîb-i şerîfede deniyor ki:

"Hacetlere kavuşmak için, iki rekat namaz kılıp, sevabını silsile-i aliyyenin ruhlarına hediye etmeli, bunların hürmeti için diyerek dua etmelidir."

***

Sual: Namazda secdeye gidince, yalnız alnı koymak yeterli midir, burnu da yere koymak gerekir mi ve parmaklar bitişik mi yoksa açık mı olmalıdır?

Cevap: Secdede el parmakları, birbirine bitişik, kıbleye karşı, kulaklar hizasında, baş iki el arasında olmalıdır. Alnı temiz yere, yani taş, toprak, tahta, yaygı üzerine koymak farz olup, burnu da beraber koymak vacib denildi. Özürsüz yalnız burnu koymak caiz değildir. Yalnız alnı koymak da mekruhtur. Secdede en az üç kere Sübhâne rabbiyel-a'lâ denir.

***

Sual: Köpeğin, kuşun ve diğer hayvanların satılmasında, satın alınmasında dinen bir mahzur var mıdır?

Cevap: Köpeği ve diğer işe yarayan hayvanları, kuşları satmak da ve satın almak da caizdir.

***

Sual: Âlem-i misal nedir, ruh veya cisim aleminden farklı mıdır?

Cevap: Tasavvuf büyüklerine ve birçok âlimlere göre "rahime-hümullahü teâlâ", dünyada (Âlem-i misal) denilen üçüncü bir âlem vardır. Bu âlem; gördüğümüz (Cisim âlemi) gibi, maddeden yapılmamıştır. (Ruh âlemi) gibi mücerred de değildir. Yani maddesiz de değildir, ikisi arasındadır. Oradaki mahluklar parçalanabildikleri için, madde âlemine benzer. Ağırlığı olmadığı, yer kaplamadığı için ise, benzemez.

Dünyadaki her maddenin ve her mananın, o âlemde bir misali, şekli vardır. Suyun misali, orada yine sudur. İlmin misali, orada süttür. İyi huyların ve iyi işlerin orada görünüşü, bostan, çiçek, meyve gibi lezzetli şeylerdir. Kötü huyların ve çirkin işlerin, o âlemde görünüşü, karanlık, yılan, akrep gibi sıkıntı verici şeylerdir. Herkesin gördüğü rüyalar, hep o âlemdendir. Tasavvuf büyüklerine göre, âlem-i misâl de, ikiye ayrılmaktadır. Tasavvufçular, bu âleme hayâl kuvveti ile girerse, (Hayâle bağlı) olan âlem-i misâl denir. Hayâlin ve başka iç his organlarının ilgisi olmadan hâsıl olursa, (Mutlak) olan âlem-i misâl denir. [(Mektûbât) kitabının ikinci cildinin ellisekizinci mektubunda, Âlem-i misâl hakkında geniş bilgi vardır. Bu uzun mektubun tercümesi, (Se'âdet-i Ebediyye) kitabı, birinci kısım, 39.cu maddesinde mevcuttur.]

Tasavvufçulardan bazısı, (Riyâzet) çekerek ve (Mücâhede) yaparak, âlem-i misâle girdiklerini ve orada gördükleri şeyleri haber vermişlerdir. Din âlimleri de, bu âlemin varlığını ve bazı sırlarını bildirmişlerdir. Abdüllah ibni Abbâs "radıyallahü anhümâ" buyurdu ki, (Bu gördüğümüz âlemden başka bir âlem daha vardır. Bu âlemde bulunan her şeyin, orada bir benzeri vardır. Hatta, orada benim gibi bir İbni Abbâs vardır). (İslâm Ahlâkı s. 144)

İyi, hakiki bir Müslüman olmak

Sual: İyi bir Müslüman olabilmek için ne yapmalı, nasıl bir yol takip etmelidir?

Cevap: İslâm dininin temeli üçtür. Bunlar; ilim, amel ve ihlastır. İlim, iman, fıkıh ve ahlak bilgileridir. Bunlar, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenilir. Amel, bu bilgilere uygun işlerdir. İhlas ise, ilmin ve amelin, Allah rızası için, yani Allahü teâlânın sevgisini kazanmak için elde edilmesidir. Bu üç temel şeye malik olan Müslümana İslâm âlimi ve Hakiki Müslüman denir. Bu üç temel şeyden biri noksan olup da, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına uymayan yazılar ve konuşmalar yayınlayarak, kendisini İslâm âlimi tanıtan kimse kötü din adamı ve Zındıktır. Mesela, din bilgisi çoktur ve her ibadeti yapar, fakat ihlası yok ise, yani bunları mal, mevki ve şöhret kazanmak gibi, dünyalık elde etmek için yapan kimse, hakiki Müslüman değildir.

İyi, hakiki bir Müslüman olmanın ilk şartı, Ehl-i sünnet âlimlerinin, kitaplarında bildirdiklerine göre, itikadı düzeltmektir. Çünkü, Cehennemden kurtulan yalnız bu fırkadır. Dört mezhebin ictihâd derecesine yükselmiş âlimlerine ve bunların yetiştirdikleri büyük âlimlere Ehl-i sünnet âlimi denir. İtikadı, imanı düzelttikten sonra, fıkıh ilminin bildirdiği ibadetleri yapmak, yani dinin emirlerini yapmak, yasak ettiklerinden kaçınmak lazımdır. Ahlakı düzeltmek ve birbirimizi sevmek için, beş vakit namazı, üşenmeden, gevşeklik yapmadan, şartlarına dikkat ederek kılmalıdır. Nisab miktarı malı ve parası olan, zekat vermelidir.

Hakiki Müslümanlık laf ile olmaz. Hakiki Müslüman olmak için, kıymetli ömrü, lüzumsuz mubahlara bile harcamamalıdır. Haram ile geçirmemek, elbette lazımdır. Haramların nefse verecekleri lezzete aldanmamalıdır. Bunlar bal karıştırılmış, şekerle kaplanmış zehir gibidir.

Gıybet etmemelidir, haramdır. Gıybet, bir Müslümanın gizli bir kusurunu, arkasından söylemektir.

Nemime yapmamalı, yani Müslümanlar arasında söz taşımamalıdır. Bu iki günahı işleyenlere çeşitli azaplar yapılacağı bildirilmiştir.

Yalan söylemek ve iftira etmek de haramdır, sakınmak lazımdır. Bu iki fenalık her dinde de haram idi. Cezaları çok ağırdır.

Hiç kimsenin dinine, malına, canına, şerefine, namusuna saldırmamalı, herkesin hakkına riayet etmeli ve korumalıdır.

***

Sual: Allahü teâlânın, Resûlullah efendimizin, Eshâb-ı kiramın ve İslâm alimlerinin isimlerini söylerken ve yazarken, saygılı olmak gerekmez mi?

Cevap: Allahü teâlânın ismini söyleyince, işitince, yazınca, Sübhânallah, Tebârekallah, Celle-celâlüh, Azze-ismüh, Cellet kudretüh veya Teâlâ gibi saygı sözlerinden birini söylemek, yazmak birincisinde vacip, tekrarında ise müstehaptır. Resûlullah efendimizin ismini işitince salevât söylemek de böyledir. Bezzâziyye ve Hindiyyede deniyor ki:

"Allahü teâlânın ismini işitince ve söyleyince, celle celâlüh veya teâlâ yahut tebâreke, sübhânallah diyerek saygı göstermek vaciptir. Tekrar edince de, yalnız söylemeyip, teâlâ da demek müstehaptır. Yani, Allahü teâlânın isminden sonra, tazim, saygı gösteren bir kelime de söylemelidir. Bunun gibi, yalnız Kur'ân dememeli, daima Kur'ân-ı kerim demelidir."

Görülüyor ki, Allah buyurdu ki.. veya Allah teâlâ buyurdu ki.. değil, Allahü teâlâ buyurdu ki.. demelidir. İslâmiyette ırkcılık yoktur. Her milletin, her dil sahiplerinin böyle arabi söylemeleri lazımdır. Tercümesini söylüyorum diyerek saygısızlık yapmamalıdır. İbni Âbidînde ve Birgivînin Kâdî zâde şerhinde deniyor ki:

"Eshâb-ı kiramın ismine radıyallahü anh, başka âlimlere rahmetullahi aleyh demek ve yazmak müstehaptır."

Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki:

"Eshâb-ı kiramı çok sevmek, tazim ve hürmet etmek lazımdır. Bunun için, isimlerini yazarken, okurken ve işitince, radıyallahü anh demek müstehaptır." Râfiziler, Müslümanları aldatmak için;

"Eshâb çok yüksektir. Yüksekliklerini bildirecek bir kelime yoktur. İsimlerinin yanına radıyallahü anh demek, onlara hakaret olur. Böyle şeyler söylememelidir" diyorlar. Rafızilerin ve benzerlerinin böyle sözlerine, yazılarına aldanmamalıdır.

***

Sual: Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerimin bazı yerlerinde, Ben değil, Biz diyor. Bunun hikmeti nedir?

Cevap: Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerimin çok yerinde kendisini Biz sözü ile bildiriyor. Allahü teâlâ birdir. Kur'ân-ı kerimde kendisinin bir olduğunu bildiriyor. Kur'ân-ı kerimin çok yerinde kendisine Ben demedi. Büyüklüğünü, her şeye malik, hakim olduğunu bildirmek için, Ben yerine, Biz de diyor. Biz dediği yerleri;

"Her şeyin maliki, hakimi olan Ben olarak anlamalıdır."

***

Sual: Ahirette, bedenin ve ruhun lezzetleri aynı mı yoksa farklı mı olacaktır? Cennetteki bedenin yapısı, dünyadakiyle aynı mıdır?

Cevap: Ehl-i sünnet âlimleri sözbirliği ile bildiriyor ki, Kıyamet günü, bu beden tekrar var olacaktır. Fakat, Cennet nimetlerini, lezzetlerini yalnız bedenin lezzeti zan etmek yanlıştır. Dünyada yükselmeğe başlayan bir ruh, bedenden ayrılınca, kıyamete kadar, her an, yükselmeğe devam eder. Cennette beden, sonsuz kalabilecek evsafta dünyadakinden bambaşka özellikte var olacaktır. Yükselmiş olan ruh, bu ceset ile birleşerek kıyamet hayatı başlayacaktır. Cennette, bedenin ve ruhun ayrı ayrı nimetleri, lezzetleri olacaktır. Yüksek olanlar, Cennette de ruhun lezzetlerine ehemmiyet vereceklerdir. Ruhun lezzeti, bedenin lezzetlerinden farklı ve kat kat ziyade olacaktır. Ruhun lezzetlerinin en tatlısı, en yükseği de, Allahü teâlâyı görmek olacaktır. Yüksek insanların, ariflerin, dünyada iken, ruh Cennetine girmeleri, ahiretteki ruh lezzetlerinden bir kısmına kavuşmaları câizdir denildi. Bedenin Cennetine dünyada kavuşulamaz. Cennet lezzetleri, dünya lezzetleri gibi değildir. Hatta, dünya lezzetlerine hiç benzemezler. Allahü teâlâ, Cennetteki lezzetleri, dünyada işiterek anlayabilmemiz için, dünyada onlara benzeyen lezzetler yarattı. Böylece, o lezzetlere kavuşmak için çalışmamızı emretti. Cennet lezzetlerinin tadını alabilmek için, önce acı, sıkıntı çekmek lâzım değildir. Çünkü, Cennetteki bedenin yapısı, dünyadaki gibi değildir. Dünyadaki beden, yok olacak bir hâlde yaratıldı. Takriben yüz sene dayanacak kadar sağlamdır. Cennetteki beden ise, sonsuz kalacak, hiç yıpranmayacak sağlamlıktadır. Aralarındaki benzerlik, insan ile, aynadaki hayâli arasındaki müşâbehet gibidir. İnsan aklı, kıyametteki varlıkları anlayamaz. Akıl, his organları ile duyulanları ve bunlara benzeyenleri anlayabilir. Cennet nimetlerini, lezzetlerini, dünyadakilere benzetmek, onlar üzerinde mantık, fikir yürütmek insanı, çürük, yanlış neticelere götürür. Bilinmeyen şeyleri, bilinen şeylere benzeterek, fikir yürütmek, bâtıldır. (İslâm Ahlâkı s. 143)

Güneşin battığına kanaat getirmedikçe, iftar etmemeli

Sual: Orucu ne zaman açmalı yani iftar etmelidir? Yüksek yerde, dağda olan ile aşağıda, olanlar aynı vakitte iftar edebilir mi?
Cevap: İbni Âbidîn "rahime-hullahü teâlâ" diyor ki, (Kapalı havalarda, ezan okunsa bile, güneşin battığına kanaat getirmedikçe, iftar etmemelidir. İştibâk-ün-nücûmdan evvel, yani yıldızların çoğu görününceye kadar iftar edince, müstehab olan tacil yapılmış olur. Bir yerde, güneşin gurubunu görerek, iftar edilince, yüksekte, meselâ minarede olan güneşin gurûbunu anlamadıkça, iftar etmez. Sabah namazı ve sahur da böyledir.) Astronomi kitaplarında (Temkin) cetvellerinde de, temkin zamanının miktarı, yüksekliğe göre değişmektedir. Bütün namaz vakitleri hesap edilirken, bir yerdeki en yüksek tepeye göre olan tek bir temkin kullanılmaktadır. Temkin zamanı hesaba katılmadan hazırlanan takvimlerde, gurûb zamanı birkaç dakika evvel yazılıdır. Gurûb vaktinde güneş batmamış görülmektedir. Temkinsiz takvime göre iftar edenlerin oruçları fâsid olmaktadır. (İslâm Âhlâkı s. 305)

***
Sual: Ramazan ayının üstünlüğü nelerdir?
Cevap: İmam-ı Rabbani hazretleri Mektûbât Tercemesi 162. mektupta buyuruyor ki:
Allahü teâlânın zâtının şü'ûnâtından biri, kelâm şânıdır. Bu kelâm şânında, zâtın bütün üstünlükleri ve sıfatların bütün şü'ûnları bulunur. Mübarek Ramazan ayında da, bütün iyilikler, bütün bereketler bulunur. Her iyilik, her bereket, Allahü teâlânın zâtından gelmektedir "teâlâ ve tekaddes" ve Onun şü'ûnlarından hâsıl olmaktadır. Her kusur, her kötülük de, mahlûkların zâtlarından ve sıfatlarından hâsıl olmaktadır. Nisâ sûresinin yetmişsekizinci âyetinde mealen, (Sana gelen her güzel şey, Allahü teâlâdan gelmektedir. Sana gelen her kötülük de, kendindendir) buyuruldu. Bunun için, bu aydaki iyiliklerin, bereketlerin hepsi, Allahü teâlânın zâtındaki üstünlüklerden gelmektedir. Bu üstünlüklerin hepsi de, kelâm şânında bulunmaktadır.

Kur'ân-ı kerim, bu kelâm şânının hakikatinin hepsinden hâsıl olmuştur. Bundan dolayı, bu mübarek ayın, Kur'ân-ı kerim ile tam bağlılığı vardır. Çünkü, Kur'ân-ı kerimde bütün üstünlükler bulunmaktadır. Bu ayda da, o üstünlüklerden hâsıl olan bütün iyilikler bulunmaktadır. Bu bağlılıktan dolayı, Kur'ân-ı kerim bu ayda nazil oldu. Bekara sûresinin yüzseksenbeşinci âyetinde mealen, (Kur'ân-ı kerim, Ramazan ayında indirildi) buyuruldu. Kadir gecesi bu aydadır. Bu ayın özüdür. Kadir gecesi, çekirdeğin içi gibidir. Ramazan ayı da, kabuğu gibidir. Bunun için, bir kimse, bu ayı saygılı, iyi geçirerek bu ayın iyiliklerine, bereketlerine kavuşursa, bu senesi iyi geçerek, hayırlı ve bereketli olur. Allahü teâlâ, hepimizi bu mübarek ayın iyiliklerine, bereketlerine kavuştursun. Her birimize bundan büyük pay versin! (Mektûbât Tercemesi s.198)

****
Sual: Ramazan aklı giden, deli olan oruç tutacak mıdır? Orucu bozup kaza gerektiren durumlar nelerdir?
Cevap: Bir kimseye Ramazanda delilik ârız olup oruc tutamasa, sonradan ifâkat bulması hâlinde, tutamadığı günleri kaza eder. Eğer Ramazanın evvelinden âhırına kadar, hiç ifâkat bulmayıp, deliliği devamlı olur ise, o Ramazanın orucu, sakıt olur.

Ve dahi, bir kimse, oruçlu olduğunu unutarak orucunu bozsa, orucu fâsid olmaz. Eğer, oruçlu olduğunu hatırlayıp savmı fâsid oldu zannederek yemeğe devam etse, kaza lâzım olur. Kefaret lâzım olmaz. Eğer, orucunun bozulmadığını bildiği hâlde, yese, hem kaza ve hem kefaret lâzım olur.

Ve dahi, oruçlu bir kimse terini yutsa, yahut bir kimse boyalı ipliği çiğnese ve boyasını yutsa, veyahut, bir kimsenin tükürüğünü yutsa, veyahut, kendi tükürüğünü, dışarıya çıkardıktan sonra yutsa yahut, dişinin arasındaki taamı yutsa ve yuttuğu şey, nohuttan büyük olsa, yahut cilt altına iğne ile ilaç zerk etse, orucu bozulur ve yalnız kaza lâzım olur.

Ve dahi, bir kimse, kâğıt parçası veya avuç dolusu miktarı tuz yese, çiğ buğday, pirinç tanesi yutsa, orucu bozulur. Lâkin yalnız kaza lâzım olur. Çünkü bir avuç dolusu tuzu ne gıda olarak ve ne ilaç olarak yemek âdet değildir. Bir avuç toprak gibidir. Amma yediği tuz az miktarda olsa, kefaret de lâzım olur. (Eşbâh)da zikir olunmuştur. Çünkü tuz, az miktarda ilaç olarak da, gıda olarak da kullanılmaktadır.

Bir hamile kadın veya süt veren kadın bunalsa da yese, yalnız kaza lâzım olur. Özrü yok iken, Ramazan günü aşikâre yiyen, içen, mürted olur. (Feyziyye).

Ve dahi, bir kimse, susam dânesini yalnız çiğnese, orucu fâsid olmaz. Amma, yutmuş olsa, çiğnemiş olsun olmasın herhâlde, savmı fâsid olur. Ve kazası lâzım olur. (İslâm Âhlâkı s. 303)

Orucun fazileti

Sual: Ramazan orucu, namazdan sonra, diğer ibadetlerden ve başka aylarda tutulan oruçlardan daha mı faziletlidir?

Cevap: Süleymân bin Cezâ'ın, Hanefi mezhebindeki büyük İslâm âlimlerinin kitaplarından derlemiş olduğu ve (Ey Oğul) ismini verdiği ilmihalinde buyruluyor ki: Ramazan-ı şerif ayında oruç tuttuğun zaman bütün azalarınla tut ki, orucun oruç olsun ve orucun faziletine ve derecesine nail olasın. Habîb-i kibriya "sallallahü aleyhi ve sellem" efendimiz buyurdular ki, (Ya Ebâ Hüreyre! Oruç tuttuğun vakit, orucunu erken aç! [Yani akşam olduğu anlaşılınca, hemen iftar eyle.] Benim ümmetimden hayırlı o kimsedir ki, akşam ezanı okunduğu gibi, orucunu açar ve sahur yemeğini geç yer. Zira sahurda çok rahmet ve bereket vardır. Ve benim ümmetim Ramazan-ı şerifin orucunu güzel ve tam olarak tutsa, Hak teâlâ hazretlerinin bayram gecesi vereceği ecr-ü mesûbâtı, inam ve ihsanı, kendi zât-i pakinden başkası bilmez. Hak teâlâ hazretleri, azamet-i şâniyle buyurur ki: "Oruç benim rızam içindir, vereceğim ecri de kendim bilirim.") Bunun içindir ki, kâfirler bütün ibadetlerle puta taptılar. Fakat oruç ile tapmadılar. Ramazan orucu, namaz kılmaktan sonra, bütün ibadetlerden ve başka aylarda tutulan oruçlardan daha çok faziletlidir.

Oruç, insanı hasta yapmaz. Kuvvetlendirir ve zihnini açar. Din düşmanlarının yalanlarına aldanmamalıdır. (İslâm Ahlâkı s. 431)

***

Sual: Ramazan ayında oruç tutanın geçmiş günahlarının af edildiği bildiriliyor, bunun şartları var mıdır, nasıl oluyor?

Cevap: (Sahîh-i Buhârî)deki bir hadîs-i şerifte buyuruldu ki: (Bir kimse, Ramazan ayında oruç tutmağı farz bilir, vazife bilir ve orucun sevabını, Allahü teâlâdan beklerse, geçmiş günahları af olur). Demek ki, orucun Allahın emri olduğuna inanmak ve sevap beklemek lâzımdır. Günün uzun olmasından ve oruç tutmak güç olmasından şikayet etmemek şarttır. Günün uzun olmasını, oruç tutmayanlar arasında güçlükle oruç tutmasını fırsat ve ganimet bilmelidir.

Hâfız [yani hadîs âlimi] Abdül' azîm-i Münzirî, (Ettergîb vetterhîb) kitabında ve hâfız Ahmed Beyhekî (Sünen) kitabında, Cabir bin Abdullah'tan "radıyallahü teâlâ anh" haber verdikleri bir hadîs-i şerifte, (Allahü teâlâ benim ümmetime, Ramazan-ı şerifte beş şey ihsan eder ki, bunları hiçbir Peygambere vermemiştir:

1- Ramazanın birinci gecesi, Allahü teâlâ müminlere rahmet eder. Rahmet ile baktığı kuluna hiç azap etmez.

2- İftar zamanında, oruçlunun ağzı kokusu, Allahü teâlâya, her kokudan daha güzel gelir.

3- Melekler, Ramazanın her gece ve gündüzünde, oruç tutanların af olması için dua eder.

4- Allahü teâlâ, oruç tutanlara, ahirette vermek için, Ramazan-ı şerifte Cennette yer tayin eder.

5- Ramazan-ı şerifin son günü, oruç tutan müminlerin hepsini af eder) buyurdu. (Tam İlmihâl s. 313)